Simetroman Bir Reprodüksiyon Edvard Munch Tablosu Gibiyim

Siz hiç aşık oldunuz mu?

Ben oldum... Esasen aşk gibi ne idüğü belirsiz, statik bir çerçeveye sığdırılamayan; tanımlamaya kalkmanın boşa kürek çekmeye eşdeğer olarak tanım kazanacağı ve insanoğluna hissettirdiği hisler sebebiyle sonsuz bir derinliğe sahip olmakla beraber; işte bu soyutluğundan dolayı da içi boş ve yüzeysel kalan bir kavramdan bahsederken ‘evet, ben oldum’ demek, biraz içi boş ve biraz yüzeysel kaçıyor sanırım… Farkındayım. Ama duygu durumlarımın dışavurumu sebebiyle olduğumu varsayıyorum.

“İnsan aşık olduğunu nasıl anlar ki? Yani nasıl fark eder bunu?” diye kendi kendime sormuşluğum da var fakat anlamıştım işte. Çünkü hislerim bir hayli sahiciydi. Hissedilir. Sabah kalkıp, uyku sersemi sendelerken komodinin kenarına çarpılan serçe parmağının acısı ne kadar içten hissediliyorsa, öyle hissediliyordu bu da. Gün batımını seyrederken yudumlanan bir bardak çayın verdiği haz -günümüzde günbatımı yerine betona gözlerimizi dikmek zorunda olmak çok hoş olmasa da- gün batımını seyrederken yudumlanan bir bardak çayın verdiği haz ne kadar içimize işliyorsa aynen öyle içimdeydi bu da. Somut. Hissedilir. Elle tutulur bir şey gibi…

Ve bir noktadan sonra içeride tutulamaz, patlamaya oldukça müsait bir bomba gibi kıvrandırıyordu insanı bu duygu. Çok kıvrandım. İlla ki patlayacaktım. Nitekim patladım da… Ama… Ona… ‘Seni seviyorum’ demedim…

Onun karşısına geçtim. Turgut Uyar’ın ‘senin bu ellerinde ne var bilmiyorum’ dizesinden minik bir esintiyle: “Sende bir şeyler var” dedim. “Ne olduğunu tam olarak kestiremesem de, sanki ben duvara yamuk asılmış, simetroman bir reprodüksiyon Edvard Munch tablosu gibiyim. Çığlık tablosu. Çığlık çığlığa… Ve senin bana dokunmana, bana iyi gelmene, beni düzeltmene ihtiyacım var” dedim sonra. O dokundu. Çığlığım kesildi. Yapraklarım dökülüyordu, o baharım oldu…

Çünkü biliyordum ki bu hislerimin tercümesi bu kadar sıradan, standart bir söylem haline gelen ‘seni seviyorum’ cümlesi olmamalıydı. Aşk, bu kadar basite indirgenerek sıradanlaştırılmayı hak etmiyordu. Tüm bu hislerimin, tercümesinin sıradanlıktan uzakta, biraz marjinal belki ve ona özel olması gerekiyordu bana göre. Bunları anlatıyorum sayın izleyicim, çünkü benim gibi düşünen birini okudum geçenlerde. Gündüz Vassaf. Cehenneme Övgü. Vassaf diyor ki…

“Yapay kategoriler, yaşam deneyimlerinin yerini almış durumda. Tüm duyularımızın toplamından da yoğun kavramlar, her nasılsa sözcüklere teslim ediliyor. Türümüzün en karmaşık ve en zengin deneyimlerinden biri olan aşkta örneğin, ‘seni seviyorum’ sözcükleri, bakıştan, temastan, kokudan ve aşkı ifade eden çeşitli seslerden çok daha büyük önem kazanmıştır.”

Bir düşünelim… Adam haklı! Bu çok net… O halde sayın izleyenler, sevdiğiniz zaman ‘seni seviyorum’ ile yetinmeyin demek istiyorum kendi adıma. Aşk çok daha fazlasını hak ediyor olmalı her daim. Çok daha fazlasına değer, inanın…

Bugün 14 Şubat ve aşkınızı bir seni seviyorumun arkasına saklamaya bırakmaya başlamak için iyi bir gün. O halde soruyorum!


Bu metin BÖİD ikinci sayı için yazdığım ve ardından Dışavurum Bültenleri adlı e-kitabımda yer verdiğim bir metindir.

2 yorum:

  1. Yalnızlık bakış açısı da Aşkı yorumlaman çok güzelmiş. Bu kadar güzel yorumlayabildiğine göre bu kadın hala hayatında. İşte bu da seni şanslı yapıyor! Doya doya yaşa.. Bi de bize de yaşat.. Yaşadıklarını hissettiklerini, hatta aşkın için "seni seviyorum" dan fazla yaptıklarını anlat.. Biz bizeyiz şurda. Bence hiç durma ;))

    YanıtlaSil

Blogger tarafından desteklenmektedir.