İyi Baslangıç Kitapları (Güncel Liste)
Bu liste neden var?
Kitap okuma alışkanlığı olmayan bir insan, kitap okumaya karar verdiği zaman bir süre ne okuyacağını düşünür. Belki öneriyle belki de tamamen kendisi seçerek bir kitap okumaya başlar. Eğer seçtiği bu ilk kitap doğru kitap değilse, içinde yeni alevlenmiş olan o okuma isteği yanlış kitap seçimiyle yok olacaktır. Bunu önlemek için iyi başlangıç kitapları adlı bir video hazırlamış ve kendi önerilerimi listelemiştim. Bu videoların devamı da gelecek fakat aynı zamanda bu listeyi burada güncel ve sabit bir şekilde tutmak, bunun yanı sıra bu konuda önerisi olan diğer okurların önerilerini buraya dahil etmek istedim. Bu liste bu nedenle var.

İlk videoda yer alan ilk 8 önerim aşağıda. Sizlerde önerilerinizi, iyi başlangıç kitabı olacağını düşündüğünüz kitapları yorum olarak yazarak, listeleye ekletebilirsiniz.

Listeye Eklediklerim:
1) Son Ada - Zülfü Livaneli
2) Erken Kaybedenler - Emrah Serbes
3) Oğullar ve Rencide Ruhlar - Alper Canıgüz
4) Tatlı Rüyalar - Alper Canıgüz
5) Fareler ve İnsanlar - Steinback
6) Martı - Richard Bach
7) Anayurt Oteli - Yusuf Atılgan
8) 10 Küçük Zenci - Agatha Christie




Sizden Gelen Öneriler:
1) Hayvan Çiftliği - George Orwell
2) Çavdar Tarlasında Çocuklar - J. D. Salinger
3) Satranç - Stefan Zweig









Simetroman Bir Reprodüksiyon Edvard Munch Tablosu Gibiyim
Siz hiç aşık oldunuz mu?

Ben oldum... Esasen aşk gibi ne idüğü belirsiz, statik bir çerçeveye sığdırılamayan; tanımlamaya kalkmanın boşa kürek çekmeye eşdeğer olarak tanım kazanacağı ve insanoğluna hissettirdiği hisler sebebiyle sonsuz bir derinliğe sahip olmakla beraber; işte bu soyutluğundan dolayı da içi boş ve yüzeysel kalan bir kavramdan bahsederken ‘evet, ben oldum’ demek, biraz içi boş ve biraz yüzeysel kaçıyor sanırım… Farkındayım. Ama duygu durumlarımın dışavurumu sebebiyle olduğumu varsayıyorum.

“İnsan aşık olduğunu nasıl anlar ki? Yani nasıl fark eder bunu?” diye kendi kendime sormuşluğum da var fakat anlamıştım işte. Çünkü hislerim bir hayli sahiciydi. Hissedilir. Sabah kalkıp, uyku sersemi sendelerken komodinin kenarına çarpılan serçe parmağının acısı ne kadar içten hissediliyorsa, öyle hissediliyordu bu da. Gün batımını seyrederken yudumlanan bir bardak çayın verdiği haz -günümüzde günbatımı yerine betona gözlerimizi dikmek zorunda olmak çok hoş olmasa da- gün batımını seyrederken yudumlanan bir bardak çayın verdiği haz ne kadar içimize işliyorsa aynen öyle içimdeydi bu da. Somut. Hissedilir. Elle tutulur bir şey gibi…

Ve bir noktadan sonra içeride tutulamaz, patlamaya oldukça müsait bir bomba gibi kıvrandırıyordu insanı bu duygu. Çok kıvrandım. İlla ki patlayacaktım. Nitekim patladım da… Ama… Ona… ‘Seni seviyorum’ demedim…

Onun karşısına geçtim. Turgut Uyar’ın ‘senin bu ellerinde ne var bilmiyorum’ dizesinden minik bir esintiyle: “Sende bir şeyler var” dedim. “Ne olduğunu tam olarak kestiremesem de, sanki ben duvara yamuk asılmış, simetroman bir reprodüksiyon Edvard Munch tablosu gibiyim. Çığlık tablosu. Çığlık çığlığa… Ve senin bana dokunmana, bana iyi gelmene, beni düzeltmene ihtiyacım var” dedim sonra. O dokundu. Çığlığım kesildi. Yapraklarım dökülüyordu, o baharım oldu…

Çünkü biliyordum ki bu hislerimin tercümesi bu kadar sıradan, standart bir söylem haline gelen ‘seni seviyorum’ cümlesi olmamalıydı. Aşk, bu kadar basite indirgenerek sıradanlaştırılmayı hak etmiyordu. Tüm bu hislerimin, tercümesinin sıradanlıktan uzakta, biraz marjinal belki ve ona özel olması gerekiyordu bana göre. Bunları anlatıyorum sayın izleyicim, çünkü benim gibi düşünen birini okudum geçenlerde. Gündüz Vassaf. Cehenneme Övgü. Vassaf diyor ki…

“Yapay kategoriler, yaşam deneyimlerinin yerini almış durumda. Tüm duyularımızın toplamından da yoğun kavramlar, her nasılsa sözcüklere teslim ediliyor. Türümüzün en karmaşık ve en zengin deneyimlerinden biri olan aşkta örneğin, ‘seni seviyorum’ sözcükleri, bakıştan, temastan, kokudan ve aşkı ifade eden çeşitli seslerden çok daha büyük önem kazanmıştır.”

Bir düşünelim… Adam haklı! Bu çok net… O halde sayın izleyenler, sevdiğiniz zaman ‘seni seviyorum’ ile yetinmeyin demek istiyorum kendi adıma. Aşk çok daha fazlasını hak ediyor olmalı her daim. Çok daha fazlasına değer, inanın…

Bugün 14 Şubat ve aşkınızı bir seni seviyorumun arkasına saklamaya bırakmaya başlamak için iyi bir gün. O halde soruyorum!


Bu metin BÖİD ikinci sayı için yazdığım ve ardından Dışavurum Bültenleri adlı e-kitabımda yer verdiğim bir metindir.
Bu Adsense Sıktı!


Sorun şu. Google Adsense'e blog üzerinden kayıt olmaya çalıştığımda ki aylardan belki 10 kez başvuruda bulundum, onaylanmıyor. Onaylanmama gerekçesiyse blogda yeteri kadar yazı olmamasıymış.

2011'den beri aktif olarak yazmakta olduğum blogda yeteri kadar yazı yokmuş. Neyse buna yorum yapmayacağım...

Aslında Adsense blog için önemli değil. Reklamlar yayınlayarak blogun okunurluğunu düşürmek zaten istemiyorum. Adsense youtube da kullanmak için istiyorum ben. Fakat youtube üzerinden de adsense başvurusu yapamıyorum.

Tek çare blog üzerinden başvuru yapıp bunun onaylanmasını sağlamak fakat 6 yıllık blogda yeterli yazı olmaması sebebiyle onaylanmamasını şaşırarak kabullenmek...

Bu Adsense çok sinir bozucu olmaya başladı.

Bir iç dökmek istedim.
Bana Ölebileceğim Kadar Zaman Tanı Sevgilim

Gideceksen 
Bana ölebileceğim kadar zaman tanı sevgilim
Tahammül eşiğimizin her an biraz daha tahrip edildiği şu günlerde
Ardında kalarak yaşayamam

Biliyor musun her anı birer parça tesirli bomba gibi
Kucağıma bırakıp da gideceksin
Kazara gülüşün düşecek olsa aklıma
Parçalanacağım
Bilmiyorsun

O yüzden eğer gideceksen
Masamdaki çerçeveleri topla önce öyle git
Çünkü o çerçeveler kalacak olursa ve sen içinden bana bakmaya devam edecek olursan
Gözlerin gözlerime dokunursa oradan
Vurulurum
Ardında bırakacağın her fotoğrafın bir kurşundan farksız olduğunu unutma

Aslında 
Olağan bir şüpheli arıyorum şimdi
Gidişine bir neden uydurmak için
Bu vazgeçişi haklı çıkaracak bir sebep bulmalıyım
Zira adımların aramızdaki mesafeyi açacak yönde hızlandıkça
Çıldıracağımdan korkuyorum

Sana bir şarkı söylemek isterim aslında son sözüm olarak
Bunu bir mahkumun son arzusu farz et
Sadece bir şarkı söylemek istiyorum
Kan Revan İçindeyim diye bağıra bağıra
Cem Adrian’dan

Sevgilim
Sana gitme diyecek halim yok
Gitmek istiyorsan gidersin tabi kapıyı suratıma çarpar gibi çarparak gidersin
Ama gidersen geride tarumar bir adam bırakacağını da bil
Ve
Gideceksen 
Bana ölebileceğim kadar zaman tanı sevgilim
Tahammül eşiğimizin her an biraz daha tahrip edildiği şu günlerde
Ardında kalarak yaşayamam







Bir Maruzatım Var!

Bir takım matematiksel hesaplar yaptım ve edindiğim sonuçlar neticesinde, yolun yarısına bir hayli az kalmış olduğunu irkilerek kabullendim. Hesap gün gibi ortadaydı nitekim... Yine de Pollyannamsı bir bakışla iyi ki doğmuştum...

1 yaşı daha ekledim heybeme.
1 yaşlık yaşanmışlıkları istifledim, 'anılar' diye yaftalayarak üstelik zihnime...

Ve bu güncellemeler sonucunda yeni bir maruzatım var şimdi...

Tanrım, faaliyet konusu yaşamak olan bu bedeni ayakta tutmak adına aldığım nefesler için amortisman ayırmak mümkün mü? Yıllar hızla ilerlerken ve alınan nefeslerin gösterdiği artışa inat, alınacak nefeslerin belirsizliğiyle insan bir yenileme payına ihtiyaç duymuyor değil?

Şimdilik konu bu. Amin.
Bumerang - Yazarkafe