Kitap Okurken Satır Altlarını Çizmek ya da Çizmemek: Bütün Mesele Bu!

Kitap okurken satır altlarını çizer misiniz? Ya da sayfa kenarlarına küçük notlar aldığınız olur mu? Bugün bu konu hakkında konuşmak istiyorum. Çünkü benim, bu konuda biraz kafam karışık…

Sanırım bu konuda okur iki gruba ayrılmış durumda. Bir kısım kesinlikle kitaplara herhangi bir müdahalede bulunmamayı, altını çizmemeyi, notlar almamayı tercih ediyor. Hatta tercih etmekten de öte, kitaba yapılacak her dokunuşun kitaplara zarar vermek olduğu savunuluyor. Not alınmak isteniyorsa, bir not defteri taşımak, post it kullanmak tercih edilmeli onlara göre…

Bir grupta tam tersi düşünceye sahip… Satır altlarını çizmeden ya da kenarlara küçük notlar almadan yapamıyorlar. Hatta altı çizilmeden, notlar alınmadan okunan kitap okunmuş sayılmaz diyenler var…
Ben şu anda Tutunamayanlar’ı okuyorum ve bu kitaptaki karakterlerden Turgut Özben, arkadaşı Selim’den bahsederken şöyle diyor: “kitaplara ithaflar yazmak, beğenilen satırların altını çizmek, sayfaların kenarına düşüncelerini yazmak selim'e, kendini elevermek, insanların ortasında çırılçıplak kalmak gibi geliyordu." Anladığınız üzere Selim’de haz etmezmiş bu durumdan. Peki siz ne düşünüyorsunuz bu konuda…

Benim bu konuda düşüncem, daha doğrusu kafa karışıklığım şu şekilde. Öncelikle kitapların zarar görmesine karşıyım. Bu konuda da biraz hassas olduğumu söyleyebilirim. Yani sayfa kenarlarının kıvrılması, kapağının kırılması, geriye katlayarak okumak… Bunlar beni gerçek anlamda rahatsız eden eylemler. Ki bu yüzden birine ödünç kitap vereceksem –ki artık mümkün olduğunca kimseye ödünç kitap vermemeye çalışıyorum, çünkü giden birçok kitabım geri gelmedi- ama olurda vereceksem de bu konunun altını çize çize veriyorum. Çünkü bu konuda da farklı düşünenler var. Kitabı katlayarak, kıvırarak daha rahat okuyorlar mesela. Ben öyle düşünmüyorum ve bu anlamda kitaplara, en azından kendi kitaplarıma zarar vermeme taraftarıyım.

Altını çizme ya da not alma konusu biraz daha farklı. Son döneme kadar bu konuyla alakalı da bir öncekine benzer şeyler düşünüyordum, kesinlikle karşıydım. Hiçbir kitabımın altını çizmedim. Bu iş için bir defter tutmaya karar verdim birkaç yıl önce. “kitaplardan alıntılar defteri” diye oldukça düz mantık bir isim verdiğim bu defterle aram başlangıçta oldukça iyiydi. Keyif alarak yapıyordum. Aslında bunu sürdürebilmeyi de çok isterdim çünkü bu defteri bu şekilde doldurabilsem, müthiş olurdu. Arada bir alıp bunu okumak bile, okuduğum birçok kitabı yeniden hatırlamaya, o kitapları okurken hissettiklerimi yeniden hissettirmeye yeterdi. Ama bu kolay bir şey değil. Bir süre sonra bu sürdürülemez bir çaba haline geliyor. Sebebi, yanımda bir not defterini sürekli taşıyamayacak olmam. Metroda kitap okurken bir anda defteri açıp not alamayacak olmam. O halde şöyle bir şey yapmayı denedim. Dışarıdayken, deftere yazamayacağım zamanlarda cep telefonuma küçük notlar alıp, eve döndüğümde onları temize çekmeyi denedim bir süre. O da olmadı. Çünkü hem telefonu çıkarıp ona not almayı denemek vakit kaybettiriyodu, kitaptaki konudan kopartıyordu okurken, hem de bunları temize çekecek zaman olmuyordu. Ben kitap okuduğum zamanın %80’inde dışarda oluyorum. Toplu taşımada, kafede, parkta, avmde… Çünkü vakit yok. İş, okul vesaire bunları bir kenara bıraktıktan sonra bana kalan zamanın büyük kısmında uğraştığım bir takım şeyler var. Mesela blog yazıyorum. Üzerinde çalıştığım yeni bir kitap çalışmam var. Yaklaşık 5-6 aydır youtube dayım ve buraya videolar hazırlamaya çalışıyorum. Fotoğraf çekmeye çalışıyorum. Ee tüm bunlardan kalan zamanda özel hayatıma da vakit ayırmam gerekiyor. Şimdi böyle bir kaosun içinde mecburen kitaba vakit yaratmaya çalışmak zorundayım. Daha doğrusu bulduğum her arada, yolda nerede olursa bu boşlukları okumak için kullanmam gerekiyor. Her fırsatı değerlendirmek gerek. Hadi okuyacak zamanı ayarladım. Bir de eve dönüp bunları temize çekçek zaman, imkansız. Kaldı ki ders notlarını bile hiçbir dönem tam olarak temize çekebilmiş biri değilim ben.

İşte bu sebeplerden dolayı, satır altlarını çizmek, kenarlara notlar almak fikrine yavaş yavaş sıcak bakmaya başladım bir süre önce. Çok karşı olmama rağmen, fikrim değişti. Henüz yapmadım. Yani kendi fikrimde bunu legalleştirsem de denemeye yeltenememiştim. Ve bu kararsızlığımdan dolayı da son okuduğum 4-5 kitaptır hiçbir not almadan okuyup geçiyorum. Beğendiğim yerler oluyor. Hatırlamak, dönüp tekrar bakabilmek istiyorum ama not almıyordum.

Sonra geçtiğimiz günlerde bir şey düşündüm. Şu anda kitaplığımda tahmini olarak 250 – 300 kitap olabilir. Bu kitaplar arasından okuduklarımın, hatta okumadıklarımın bile bana kattığı bir şeyler var. Okuduğum ve bana dokunan, bana bir şeyler katan, bende izler bırakan kitaplar var. O kitaplar benim. Öyleyse aramızda bir bağ olmalı. Ama yok… Hiçbir kitap benden bir iz taşımıyor. Bizim aramızda bir bağ da yok bu yüzden. Tek taraflı bu ilişki… Ben öldükten sonra kitaplar el değiştirecek ve kimse bunlar Erdi’nin kitapları demeyecek. O halde neden bir kütüphane oluşturma çabası içine giriyorum ki… Neden yer kaplasın odamda bu kadar kitap. Eğer yer kaplıyorsa, onları düzenlemek için zaman harcıyorsam, onlara hayatımda yer veriyorsam, bana bir şeyler kattıklarını düşünüyorsam, benimde onlarda iz bırakmış olmam gerekmez mi? Bir bağ olması gerekmez mi? Bu bir çeşit sahiplenme arzusu herhalde. 

Ee dediğim gibi kitap ödünç vermeyi artık çok tercih etmediğim için bir başkası okurken, benim aldığım notlar, benim altını çizdiğim kelimeler onun dikkatini dağıtır mı diye bir kaygı da duymuyorum. Çünkü yüksek ihtimalle tek okurları ben olacağım. O halde kitapların altı çizilmeli, notlar alınmalı, öyle değil mi?

Buna karar verdim. Dediğim gibi henüz uygulamadım ama buna karar verdim. Ve şu an okuduğum Tutunamayanları başlangıçtan itibaren çizerek not alarak okumadığım için yine bu şekilde bitireceğim ve bir sonraki okuyacağım kitap itibariyle yanımda bir kurşun kalem ya da renkli bir kalem bulunduracağım.

Merak ettiğim şey, siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Yol yakınken dönmeli miyim bu düşüncemden? Yoksa doğru yolda mıyım?

Bu videoda kitapların altını çizmek, kitap üzerine notlar almak hakkında konuştum biraz. Çok basit bir konu olarak görünebilir özellikle kitaplarla arası çokta iyi olmayan insanlar için basit bir konu olarak görünebilir ama bazılarımız bu konuya kafa yoruyor işte(benim gibi)... Yapacak bir şey yok…


En Beğendiğim 10 Kitap (1)
Arkadaşlar merhaba,

Tavsiye ve Tanıtım Listeleri başlığı altında beğenip tavsiye ettiğim ya da henüz okumadığım sadece tanıtmakla yetineceğim kitaplardan yeni bir liste hazırladım. İlk videoda, ilk tavsiye ve tanıtım listesinde konumuz iyi başlangıç kitaplarıydı. İyi başlangıç kitapları olarak düşündüğüm 9-10 tane kitabı paylaşmıştım. O videoyu izlemek için şurada belirecek bildirime tıklayabilirsiniz. Bu ikinci tavsiye ve tanıtım listesinin odak noktasıysa okuyup çok beğendiğim 10 kitap olacak. Aslında ikinci listeyi blogger kitapları üzerine hazırlayacaktım fakat düzgün bir liste ortaya çıkartabilmek için, biraz daha blogger kitabı edinmek için onu biraz daha erteledim. Şimdi beğendiğim 10 kitaba geçebiliriz. Ama şunun altını çizeyim, ilk videoda olduğu gibi yine şu anda kitaplığımda yer alan kitaplar arasından seçim yapmaya özen gösterdim. Bunun dışında okuyup çok beğendiğim fakat şu an kitaplığımda olmayan kitaplarda var. Şimdilik kitaplığımdaki okuyup çok beğendiklerim arasından ilk gözüme çarpan 10 kitabı göstereceğim… Lafı çok uzatmadan ilk kitabımız…
Sultanı Öldürmek
Ahmet Ümit’in bu okunası kitabıyla ilgili bir inceleme videosu hazırlamıştım zaten. O videoyu izlemek isterseniz eğer yine aynı yolu izleyerek o videoyu izleyebilirsiniz. 

Cehennem
İkinci kitap, Cehennem… Doğrusunu söylemek gerekirse Dan Brown benim favori yazarlarımdan biri ve tüm kitaplarını okudum, beğendim. Kitapları arasında bir sıra yapacak olursam muhtemelen Cehennem 2. sırada olurdu. Ya da ikincilik üçüncülük arasında Da Vinci’nin Şifresiyle çekişirdi. Fakat ilk sırada Melekler ve Şeytanlar var… Ama dediğim gibi Dan Brown’ın genel anlamda kötü kitabı yok bana göre… Tabi ki şunu da söylemekte yarar var. Dan Brown’ı ve kitaplarını eleştirenlerde var. Mason diyenler, illuminati diyenler falan… Bildiğim kadarıyla zaten bu bağlantılarını inkar etmiyor kendisi de ama burada konu onun bu ilişkileri değil. Kitapları… Dan Brown kitaplarını benim için bu kadar beğenilir kılan tek kelimeyle kurgu diyebilirim. Ve bir yazar bir kitabında bu kadar güzel bir kurgu ortaya koyabiliyorsa beni hem bir okur hem de yazmakla alakalı biri olarak o ilgilendirir.

Vincent Konağı
Vincent Konağı, aslında blogger kitaplarıyla ilgili hazırlayacağım listede yer alacaktı bu kitap, buraya eklemeye de karar verdim. Çünkü beğenmiştim. Bu bir blogger arkadaşımın ilk romanıydı. Blogunu takip ettiğim, kalemi iyi olan bir arkadaşımdı. İyi bir kitap okuyacağımı tahmin ediyordum ama çok yüksek bir beklentimde yoktu. Belkide bu yüzden ben kitabı beğenmiştim. Bir ilk kitap için oldukça tatmin ediciydi. Sıkılmadan okumuştum.

Sahilde Kafka
Sahilde Kafka… Çok fazla söze gerek yok bence… Belki de son dönemde okuduğum kitaplar arasında beni en çok zorlayan kitap. Zorlanmak eylemini burada olumlu bir anlamda kullanıyorum. Çünkü kitap çok fazla sorgulamanızı, düşünmenizi, hikayedeki kişi ve olayları hatta zaman zaman kendi yaşamınızı didik dikit etmenize neden olabiliyor. Murakami’nin Sahilde Kafka’sı ile ilgili de bir inceleme videosu hazırlamıştım. Onunda bildirimi yukarıda…

Cehenneme Övgü
Ben düşünmeyi, böyle uzun uzun düşünmeyi seven biriyim ve beni böyle uzun uzun düşündürebilen metinleri okumayı seviyorum. Gündüz Vassaf’ın bu kitabı benim bu ihtiyacımı fazlasıyla karşılamıştı. Okudukça birçok konuda benzer fikirlere sahip olduğumuzu görmüş ve daha bir keyifle okumuştum. Belki herkese hitap etmeyebilir, herkes beğenmeyebilir en azından ama ben beğenmiştim. 

Martin Eden
Jack London’un Martin Eden’i benim için çok ayrı bir kitap. Benim için çok fazla anlamı olan bir kitap. Çünkü bu kitabı okuduğum dönemde, Martin Eden’in yaşadıklarına benzer şeyler yaşıyor ve benzer şeyler hissediyordum. Hikayenin geçtiği dönem ve benim içinde bulunduğum dönem birbirinden çok farklıydı. Fakat ortak, hissedilir şeyler, bir takım ortak duygular vardı. O yüzden Martin Eden benim için çok değerli bir kitap olarak kalacak. Hatta yeniden okumak istediğim kitaplar arasında…

Kardeşlik
Migros’ta zaman zaman indirimli kitaplar olur. Koca koca kitaplar 5 tl den satılır. Öyle bir dönemde birçok kitapla beraber Kardeşliği de almıştım. Oldukça kalın bir kitap olmasına rağmen, beni kendine bağlamış bir kitaptı. Böyle Tapınak Şövalyeri falan zaten ilgi duyuduğum okumaktan keyif aldığım bir konudur. Bu kitap bunu çok iyi işlemişti. 700 küsür sayfa ne ara bitti anlamamıştım. Ben bu kitabı iki yıl kadar önce okudum, şimdi okusam aynı etki olur mu bilmem ama o zaman bir hayli beğenmiştim. Aslında kitabın devamı da olacaktı ama olmadı. Yazar devamını yazmadı mı, yoksa Artemis yayınları ikincisini basmadı mı bilmiyorum? O zamanlar internetten edindiğim bilgiye göre bir ikinci kitap söz konusuydu ama… Son durum ne oldu bilmiyorum.

Arı Kovanına Çomak Sokan Kız
Stieg Larsson… Bu yazarın trajik bir hikayesi var… Bir üçleme kaleme alıp, yayınladığı bu kitaplar döneminin popüler kitapları arasına girsin, ama yazar kitaplarının bu başarısını göremesin… Kötü bir durum. Yanlış hatırlamıyorsam trafik kazası sonucu hayatını kaybeden yazarın, 3 kitaptan oluşan serisi genel olarak hoşuma gitmişti aslında. Şu an elimde 3. kitabı olduğu için bunu gösterdim sadece… Ayrıca serinin  devamı niteliğinde başka bir yazar tarafından 4. kitapta yayınlandı geçtiğimiz günlerde. Henüz okumadım ama okuyanlar, olumlu yorumlar yapıyorlar.

Korkma Ben Varım
Murat Menteş, çok alengirli bir anlatıma sahip. Ve bu anlatım başlangıçta biraz başınızı döndürse de adapte olduğunuz zaman bu anlatımı seviyorsunuz. Murat Menteş’in bu kitap dışında okuduğum iki kitabı daha var. Dublörün Dilamması ve Ruhi Mücerret… Üçünüde beğendim fakat favorim Korkma Ben Varım. Belkide ilk tanıştığım kitap bu olduğu için favorim budur. Çünkü diğerleride güzeldi. Bilmiyorum.

Ölüm Pornosu
Aslında Dövüş Kulübünü okumaya niyetlendiğim bir dönemde, takip ettiğim bloglardan birinde bu kitabın yasaklandığı ve toplatıldığına dair bir yazı okumuştum. Ve merak etmiştim. Sonrasında aynı blogda yasağın kalktığı ve kitabı okuduğunu beğendiğini yazmıştı yine o blogger arkadaşım. Ki Chuck Palahniuk sanırım onun favori yazarlarındandı. Yazarın adını doğru telaffuz edebildim mi acaba? Neyse, bende o merakla edinip okumuştum ve değişik bir hikayeyle karşı karşıya kalmıştım. Ve iyiydi bence. Herkese göre değil bu kitap. Adından da anlayacağınız üzere konusu herkese uygun olmayabilir. Ama güzeldi.




Alternatif Pozitif Tutum - Farkında Olmak

Bana bir dakikanızı ayırın. Çünkü yaşamımın epey vaktini alan, yıllanmış tecrübelerimi biriktirdiğim süreç neticesinde vardığım bir takım sonuçlar var. Bu bir çeşit gerçeğin farkına varma durumu gibi… Şöyle ki; her şeyin başı yalnızlık!

Yani farkına varıldığı takdirde yalnızlık yeni bir yaşamın kapısını aralayabiliyor bize. Burada ki bahsin mevzusu fiilen yalnız, kimsesiz, bir başına olmak değil aslında. Bir tanım vardır ya, bir kalabalığın içinde ki yalnızlıktan söz edilir hep, o misal. Tıklım tıklım insanlarla dolu olsa da çevreniz kendinizi yalnız hissetme durumundan bahsediyorum ben. Birçok sebepten ötürü gerçekleşebilir bu durum. Mühim olan bunu kabullenmek, mühim olan bunun kötü olmadığını fark edip karalar bağlamamak, mühim olan bunu lehimize çevirebilmek…

Çünkü gerçek şu ki –hayatta mutlak bir gerçek varsa eğer- yalnızlık her insanın ortak paydası. Ve tüm bu insanların büyük kısmının korkulu rüyası da aynı zamanda… İnsan yalnız gezmekten çekinir, yalnızım demekten utanır, yalnız ölmekten korkak… Hep birileri olsun ister etrafında, paylaşmak ister. Güvenmek ister. Tüm bunların sonucunda da nur topu gibi beklentiler belirir içimizde… Beklenti beistir. Şüpheye mahal vermeksizin; berbattır. Nitekim, her beklentinin finalinde hayal kırıklıkları olacaktır. Hayal kırıklıkları can yakar. Soğutur. Kalp sağlığını sağlıksız şekilde etkiler. Tüm bu sonuçlar neticesinde rahat bir nefes alma reçetesinin ilk maddesi beklentilerden kurtulmak olarak tanımlı zannımca. Beklentilerden kurtulmaksa, beklentilere karşılık vermemek olarak tanımlanabilir. Yalnızlık ise beklentilerine karşılık vermediğiniz insanlar tarafından yalnız bırakılacağınız anlamını taşır. İşte mesele burada… Bu sebeplerden insanları sizi yalnız bıraktığında, sizi yalnız bırakmadıklarının, aslında sizi rahat bıraktıklarının farkına varmanız gerekiyor. 

Farkına varın sayın izleyicim. Varlıklarıyla hayatınıza anlam katamadıkları gibi varlıklarıyla size negatif dokunan insanlara karşı takınabileceğiniz alternatif pozitif tutum hayatınızı onlardan arındırmak olacaktır. Böyle işte…


Yetişkin Olmaya Gerçekten Hazır mıyım?
Son birkaç saatimi bir siteyi didikleyerek geçirdim desem, yalan olmayacak. Haber ve başka başka şeyler yazmışlar en başa… Cidden öyle. Başka başka bir sürü şey var site içeriğinde... Ama en çok ilgimi çeken kısım testler oldu. Bu testleri cevaplamaktan ayrıca keyif aldım. “Tam bir internet bağımlısı çıktım” bir testte. Bir diğerindeyse tehlikeli biri olmadığımı öğrendim. Gerçi bunu söylerken “Ya yerim seni. Senin şu hayattaki en tehlikeli tepkin Bedaş’a olan kızgınlığından tüm ışıkları kapatıp karanlıkta oturman olur” diyerek ufaktan bir ima, bir laf sokması hissetmedim değil! Ama neyse… Olay çıkartmıyorum.

Esas hoşuma giden test yetişkin olmaya gerçekten hazır olup, olmadığımı sorgulayan test oldu. 


En büyük kabahati, bir an önce büyüme düşleri kurarak işledim ben. Pişmanım. Biri azarlasın şimdi beni. Biri cezalandırsın. Bu durum, sonuçları berbat bir eylemin gerçekleştirilmesine gönüllü katılımdan başka bir şey değil” diye devam eden bir yazı yazmıştım yıllar yıllar önce. Bu yazının ortaya çıkış sebebi, artık büyüdüğümü ve ne yaparsam yapayım bunu geri çeviremeyeceğimi, çocukluğumu yitirdiğimi ve bu duruma ayak uydurmak zorunda olduğumu kabullenmiş olmamdı. Yani istesem de istemesem de; evet, yetişkin olmaya hazırdım.


İşte bahsettiğim bu testin sonucu da bunu doğrular nitelikte olunca, beni bir geçmişe götürüp, getirdi bu site. Siteyi iki kelimeyle anlatacak olsam, ‘sıkmayan haber sitesi’ derdim ya da ‘eğlenceli haber sitesi’ olabilirdi. Üç kelime oldu gerçi ama neyse… 

Ben uzun zamandır haberleri takip etmemeyi tercih ediyorum. Çünkü her bir haber bir parça şiddet, şehit, kaos, şehit, trajedi, şehit gibi iç burkan konuları işlediği için negatif biri yapıyor beni. Sağdan soldan duyduğum gündeme dair konular arasında ilgili çeken bir konu olursa, onun araştırırım ve onun dışında haberleri pek takip etmem. Haber sitelerine genel olarak pek katlanamam. Bunu da maalesef bir eksiklik olarak görüyorum. Çünkü hoşuma gitsin ya da gitmesin haberdar olmak zorunda olduğumuz dönemlerde yaşıyoruz. Gündemde neler olup bittiğinden haberdar olmam gerekiyor. Bu anlamda NeoTempo’yu sevdim. Birkaç haber okuyup ferahlamak için bir iki test çözebilir sonra birkaç video izleyerek, birkaç haber daha okuyacak enerjiyi toplayabilirim. Belki bende böylece gündemi takip edebilirim.

Öyle işte sevgili okur. Günlük yazmayı da pek beceremem ben ama sen bunu bir günlük say, öyle bir iç dökmesi, öylesine bir paylaşım gibi… Ben şimdi “Sevgilinin niyeti ciddi mi, değil mi?” testini çözmeye gidiyorum. Mesele ciddi…
Sinema'nın Sosyal Medya Uygulaması: Sinemia
İnternet dünyasında sinema ile ilgilenen site sayısı her geçen gün artıyor. Bu artış sektör ve sinemaseverler için oldukça olumlu bir gelişme olsa da site kalabalığı arasında hangi kaynağın gerçekten zaman ayırmaya değer olduğuna karar vermek de bir o kadar zorlaşıyor.

Son zamanlarda hiç tanımadığım ama sosyal medyada sık sık karşılaştığım bir site dikkatimi çekiyordu. Kendisi, özel bir sinema kulübünün sosyal ayağı olarak konumlanmış olsa da bu yazının konusu o kulübün özellikleri ya da sağladığı olanaklar değil. Bu yazı kendisini kulüpten tamamen soyutlamayı başarmış, tek başına var olmanın hakkını tamamen veren bir uygulama ile ilgili: Sinemia.

Sinemia.com ilk bakışta yeni nesil liste sitelerden biri gibi görünüyor. Tabii ki en büyük özelliği isminden de anlaşılabileceği gibi içeriklerinin sadece sinema üzerine oluşturulmuş olması. Sinema dediysem aklınıza sadece vizyona girecek filmlerin tarihlerini, filmin afişi ile sunan standart siteler gelmesin. Yo hayır, konu ile alakasız, yanıltıcı veya reklam yorumlar dolu sitelerden de bahsetmiyorum. Gerçek, yaşayan bir aktüel sinema sitesi. Hatta sadece siteden bahsetmek doğru olmaz, aynı zamanda uygulaması da mevcut! Resmen sinemanın sosyal medyası haline gelmiş bir uygulama bu. Linkleri de şurada:


Peki, gerçek yaşayan bir sinema uygulaması derken ne demek istiyorum? Sinemia, sinemayı sadece hafta sonu eğlencesi olarak görmekten bir adım ileride duruyor. Tanışma fırsatım olmadı ama belli ki içeriklerini üretenler (belki bu vesile ile bir tanışma fırsatı da yakalarım) hem güncel filmleri yakından takip eden hem de sinema tarihi hakkında detaylı bilgiye sahip olan insanlar. Bunların üzerine bir de sitenin eğlenceli ve pratik dili eklenince site gerçekten bambaşka bir hava yakalamış. Uzun süredir takip ettiğim yeni nesil sitelerin arasına hızlı bir giriş yaptılar.

Malum yeni dünya… Hiçbirimizin internette oyalanacak öyle uzun uzun vakti olmuyor. Bu sebeple bir müddettir liste sitelerini tercih etmeye başlamıştım. Eğlence ile bilgiyi yan yana getiren bu siteler çoğu zaman hayat kurtarıcı oluyor. Sinemia da bu anlayışı sinema dünyası üzerinde uygulamış ve önemli bir boşluğu doldurmuş. Oyuncular, türler ve dönemler hakkında çok kısa zamanda çok ilginç şeyler öğrenmeyi mümkün kılmış. “İlk Bilim Kurgu Filmlerinde Gördüğümüz 11 İcat” ve “Gülmeden Duramayacağınız, Neye Güldüğünüzü Anlamayacağınız, Saçmalığın Doruklarında Gezen 20 Absürt Komedi Filmi” listeleri, sanırım biraz da konularından dolayı benim için ayrı bir yere sahip oldular.

Üstelik site sadece liste formatında da ilerlemiyor. Sinema dünyasına dair birçok haberi de sıcağı sıcağına almak mümkün. Haberleri yazan kişilerin eğlenceli dili ve konuları Türkiye’den bakarak ele almaları, işi biraz daha keyifli kılıyor. Eee ne de olsa her toplumun farklı merakları var. Benim meraklarıma daha fazla değinen bir sitenin olması gerçekten güzel bir his.

Bu eğlenceli sinema haberlerinin yanında bir de “5 Dakika Film Arası” isimli bir bölümleri daha var. Özellikle dünya ve Türkiye gündemini yakından takip etmeye çalışanlar için sunulan bu bölüm, günün haberlerini site takipçilerine sunuyor. Sinemaya dalıp dünyanın gelişmelerinden kopmamak için oldukça verimli bir uygulama. İsmini de gerçekten zekice bulduğumu da itiraf etmeliyim. Gerçekten kısa bir film arası gibi oluyor.

İçerikler ile ilgili son bir şey daha söylemek isterim ki o da uygulamanın film müziklerini unutmamış olması beni çok mutlu etti. Öyle film müzikleri var ki neredeyse filmin kendisi kadar iyi. Çoğunuz gibi benim müzik listelerimde de hiç izlemediğim filmlerin bile şarkıları var.

Sinemia, bu konuda derdimi çok iyi anlatacak bir örneğe sahip. Sanırım herkes o masalsı filmleri kadar Wes Anderson’un müzik seçiminin de hayranıdır. O lezzetli hikâyelerine ustaca yerleştirdiği müzikler gerçekten filmlerine ayrı bir keyif katıyor. Sinemia da “Wes Anderson Filmlerinden Unutulmaz Müzikler” listesi ile benim gönlümü bir kez daha çelmeyi başarıyor. Umarım bu listelerin sayısı git gide artar.

Sitenin sahip olduğu bazı teknik özellikler var ki birini es geçmek gerçekten mümkün değil. Uygulama menüsünde yer alan “Seanslar” butonu ile şaşırtıcı derecede iyi çalışan bir film, sinema salonu ve seans arama motoruna giriyorsunuz. Yaşadığınız şehir ve ilçe bilgilerini girerek sinema salonlarına ulaşabiliyor ya da seçtiğiniz bir salonun seans bilgilerini kolaylıkla öğrenebiliyorsunuz. Benim gibi bir filme gitmeden birden fazla sinema salonunu kontrol etmek zorunda kalan kişiler için inanılmaz bir kolaylık.

Daha önce tüm sinema salonlarının sitelerine tek tek girip, bilgileri alıp öyle karşılaştırmam gerekiyordu. Şimdi bütün bu bilgilerin tek bir site altında üstelik çok hızlı çalışan bir arama motoru ile toplanmasına gerçekten inanamadım. Açık konuşmak gerekirse arama motoru üzerinde biraz kötü niyetli testler de (seans bilgisi doğruluğu kontrolü, tüm sinema salonlarının gerçekten yer alıp almadığının sağlaması vb.) yaptım ama şahsen bir eksiklik bulamadım. Türkiye’deki bütün sinema salonlarını “eksiksiz” olarak ağlarına eklediklerini iddia eden bu site, bir içerik sitesinden çok daha fazlası olduğunu kanıtlamaya çalışıyor gibi. Bu ayrıcalıkta arka planlarında duran sinema kulübünün büyük desteğinin olduğunu da unutmamak gerekiyor tabii. Site bu desteği doğru zamanlarda ustaca kullanabilmeyi başarmış.

Detaylı ve kullanışlı seans arama hizmetinin yanında fragman ve vizyon tarihleri hizmetini de veren Sinemia uygulaması eski nesil sinema sitelerinin dönemini kapatacağa benziyor. Kim bilir belki de artık yeni bir döneme geçme vakti gelmiştir. Sinema sektörü inanılmaz bir hızla gelişiyor. Tekniği, sinematografisi, hikâyeleri ve hatta lansmanları bile git gide gelişen bir sektörün, Türkiye’de de bir anlayış farkı yaratması kaçınılmazdı. Bu hareketlilik içerisinde kimler uzun süre kalmaya devam edecek, hangi sanatçı ve oyuncular bu değişime ayak uydurabilecek, hangi haber kaynakları değişen izleyici beklentisini karşılayabilecek belli olmaz. Ama şu bir gerçek ki Sinemia, geleceğin önemli aktörlerinden biri olma konusunda oldukça iddialı. Bu iddiayı dirsek temasında bulunduğu Sinemia özel sinema kulübü ile ne kadar kuvvetlendirir ya da bu heyecanlarını ne kadar sürdürürler tahmin etmek imkânsız tabii. Bana soracak olursanız bu sitenin havasını daha yeni yakaladığını ve çok daha şaşırtıcı ve kaliteli projelerle karşımıza çıkacağına inanıyorum.

Şahsen ben, hem beklentilerimin hem de kuşkularımın büyüklüğünden olacak, gözlerim üzerlerinde, yaptıklarını yakından takip ediyorum. Ama siz şimdilik benim kadar meraklanmamışsanız, Sinemia’yı sosyal medyadan da takip edebilirsiniz. Twitter, Instagram ve tabii ki Facebook sayfaları mevcut.

Herkese iyi takipler ve iyi seyirler dilerim.
F Klavye, On Parmak ve İhsan Yener

Bildiğiniz üzere iki farklı klavye diziliminden sıklıkla bahsedilir. Biri Q klavye, diğeri F klavye… Bugün F klavyenin hikayesinden bahsedeceğim.

Yıl 1947.

Genç bir öğretmen, piyasadaki birbirinden farklı klavye düzenleri var olduğu sürece, müfredata dahil edilen daktilografi eğitimlerinin hiçbir işe yaramayacağını, bu eğitimi alan öğrencilerin, piyasada eğitimini aldığı düzenden çok farklı düzenlerle karşılaştığı için başarısız olduğunu ve bu nedenle de Türkiye’de standart ve milli bir klavye düzeninin kabul edilmesi gerektiğini dile getirmiştir.

O eğitimci İhsan Yener. Bir başka deyişle F klavyenin mucidi. İhsan Yener’den önce de birçok eğitimci milli klavye için mücadele vermiş fakat bu bir şekilde hayata geçmemişti. İhsan Yener girişilen bu mücadele de başarıya ulaşan isim oldu ve nitekim bugün, onu F klavyenin mucidi olarak anıyoruz.

Milli bir klavye çalışmaları başladıktan sonra elbette bir sonuca varmak kolay olmayacaktı. Kullanışlı bir klavye dizilimi için en sık kullanılan kelimelerden oluşan bir istatistik ele alınarak, bu dizilim gerçekleştirilse şüphesiz daha iyi olurdu. O halde A harfi nereye konmalıydı? E, B, C… Bunların hepsi ayrı ayrı, detaylı bir şekilde düşünülmeliydi. Dahası, bu bir ekip işiydi ve ne yazık ki her kafadan bir ses çıkması da olağandı. Birçok öneri, birçok klavye dizilimi ortaya atıldı, düşünüldü, denendi…

Ve sonuç olarak 1955 yılının mart ayında, bugünkü F klavyenin son hali ortaya çıkmış oldu.

Peki Neden F Klavye?

Bilgisayar birçoğumuz için artık ayrılmaz bir parça haline geldi. Elbette tabletler ve akıllı telefonlar bilgisayarlara olan bağlığın kuvvetini biraz azalttılar belki ama hala birçok işi yapabilmek için bilgisayar kullanımı daha elverişli bir halde. Okulda bilgisayarlar, iş yerinde bilgisayarlar, evde bilgisayarlar, bulunduğunuz farklı ortamlarda kullanacağınız bilgisayarlar…

İşte F klavyenin çıkış noktası burada. Sadece milliyetçi düşüncelerle bizimde bir klavyemiz olsun diyerek ortaya atılmış bir şey değil. Bunun yanı sıra klavye hakimiyetini arttırmak ve sürekliliği sağlamak için ortaya çıkmış bir şey bu. Çünkü özellikle F klavyenin ortaya çıktığı o yıllarda, piyasadaki çok farklı klavyeler sebebiyle, hakim olduğunuz kendi klavyenizin başından kalkıp bir başka makineye geçtiğinizde, kalıyordunuz. Kendi klavyenizde belki dakikada yüz vuruş yaparken, bir başka klavye ye geçtiğinizde on parmak yerine iki parmak kullanarak yazmaya çalışıyordunuz. Oysaki standart bir klavyenin yaygınlaşması demek hangi klavyenin başında olursanız olun, hakimiyetinizin devam edeceği anlamına gelir.

On parmak yazmaktan bahsediyorum aslında hakimiyet derken. On parmağınızı kullanarak klavyeye hiç bakmadan, süratle yazabilmekten… Düşünün 10 sayfalık bir metni bilgisayara aktarmanız gerekiyor. İki parmağınızı kullanarak, bir kağıda, bir klavyeye bakmak suretiyle bunu yazmaya çalışmanız örneğin 1 saatinizi alıyor olsun. Aynı metni, klavyeye hiç bakmadan, on parmakla yazarak bilgisayara aktarmanız herhalde 20 dakikada falan yazarsınız. Belki daha az bile olabilir. Çünkü bu metotla dakikada 600-700 hatta daha fazla harf yazabilenler var. Ben yanlış hatırlamıyorsam dakikada 500-600 harf yazabiliyordum.

Evet, benim F klavye maceramdan bahsedecek olursam, herhalde 2010 da falandı, ilk yarışlara katılışım. Türkiye ve Dünya yarışlarından çok önemsenecek kadar olmasa da ufak tefek derecelere girmiştim. Liseden sonra bu yarışlara hiç katılmadım fakat hala F klavye kullanarak yazıyorum. Daha doğrusu kendi klavyem Q düzeninde. Çünkü kullanmak istediğim klavye mause setinin F klavye versiyonu yoktu. Fakat işletim sistemi üzerinden Q klavyeyi F klavyeye çevirebiliyorsunuz. Ve zaten on parmak yazarken klavyeye bakmadığınız için klavyenin üzerinden hangi harfin nerede olduğu pek önemli olmuyor.

F klavyenin hikayesine çok kısaca değindim ben ve bu bilgiyi interstenoturk.org adresinden edindim. Daha detaylı hikayeyi, F klavye hakkında daha fazla bilgiyi ve F klavyenin mucidi İhsan Yener hakkında daha fazla bilgiyi bu siteden edinebilirsiniz.

İhsan Yener, 2 Eylül 2016 günü 91 yaşında vefat etti. Kendisini saygı ve rahmetle anıyorum.

Çok uzun zamandı klavye hızımı test etmemiştim. Bu video vesilesiyle bende bir deneme yapayım. Bakalım sonuç ne olacak… 


Eylül ve 1 Eylül Dünya Barış Günü
Arkadaşlar merhaba, bugün 1 eylül. Bu videoda bu ay hakkında ve bugün hakkında konuşacağız biraz. Çünkü bugün 1 Eylül ve 1 Eylül dünya barış günü…

Eylül birçok insan için önemli bir ay. Özellikle yazmayı seven insanlar daha çok seviyorlar sanırım. Bloglar eylül hakkında yazılanlarla dolup taşıyor. Eylül için bugüne kadar yazılmış birçok şiir var mesela. Açıkçası Eylül’ü bu denli özel kılan şey ne bilmiyorum. Ama bir şey var ve Eylül, özel… Yazın bitişinin, kışın başlangıcının habercisi olan bu ayın biraz hüzünlü bir yanı var gibi… Ya da bir tarafım yazmakla alakadar olduğu için ben Eylül’ün o yanını görmeyi seviyorum. Bana göre edebiyat en çok hüzünden besleniyor çünkü. Her neyse… Eylül herkes için çok farklı anlamlar ifade edebilir, sizde sizin için Eylül tanımı neyse daha doğrusu eylülün hissettirdiği neyse, aşağıya yorum olarak yazabilirsiniz.

Bugün bir başka konu için başka bir şey yapmak istiyorum. Eylül özel bir ay. Tamam. Ama 1 Eylül ekstra özel. Neden? Çünkü bugün, dünya barış günü. 2. Dünya Savaşı’nın 50. Yıldönümünde 1 Eylül günü Dünya Barış günü olarak ilan edilmiş. Daha sonra Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı dağılınca, Birleşmiş Milletler bugünü 21 Eylül’de kutlamaya başlamış. Türkiye ise hala 1 Eylül’de kutlanmaya devam eden ülkelerden.

1 Eylül 1939 yılında, Nazi ordularının Polonya’ya saldırmasıyla, ikinci dünya savaşı başlamış oldu. 8 Mayıs 1945 yılına yani Nazilerin teslim oluşuna kadar, 50 milyondan fazla insan savaşta hayatını kaybetmiş. Korkunç bir rakam bu… Bu nedenle böylesine çarpıcı bir rakamla sonlanan bu savaşın başlangıç günü olan 1 Eylül, Dünya Barış günü olarak kutlanmaya başlamıştı. Biraz tezatlık var gibi ama yine de güzel bir düşünce… Ama insan ne istiyor biliyor musunuz? Keşke bu barış, sözde kalmasa, bir güne sıkıştırılmasa… Her yerde ve her daim olsa… Ama ne yazık ki bu mümkün değil. Dünyanın herhalde dörtte üçünde hakim olan bir kaos var. Her yerde savaşlar var. Kahrolasıca terör var. Dahili ve harici bedhahlarımız var. Rant uğruna, menfaat uğruna hiçe sayılan insan hayatları var. Çok fazla şey var… Bunlara takılıp keyfimi ve keyfinizi kaçırmak istemem… Biz bu hakikati görmezden gelelim ve 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü beraber kutlayalım istedim sadece. Dünya barışı ile ilgili, barışla ilgili bugüne kadar söylenmiş güzel sözler var. Barış için benim söylemek istediğim şeyler var. Birşeyler söylemek isteyen insanlar var.

Bugün 1 Eylül. Eylül’ün başladığı gün bugün… Bu başlangıç gününün tüm dünya ve tüm insanlık için barışın ve iyi şeylerin başlangıcı olmasını diliyorum, kendi adıma…  Ve şunu da eklemeliyim: Ben yalnız barışsever değil bir barış savaşçısıyım. İnsanlar savaşa savaş açmadıkları sürece hiçbir şey savaşları ortadan kaldırmayacaktır. Albert Einstein



Şunlara da göz atın:



Bumerang - Yazarkafe