Bir Ulusun Ağladığını Gördüm


O kasım gününü kovalayan günlerde ne yaptığını, ne yapacağını bilmeyen deliler gibiydik. Mavi boşlukta ışıl ışıl yanan güneş yerini karanlık bir göğe bırakmıştı. Puslu bir sabahın yarı aydınlığında, Atatürk, bir daha dönmemecesine İstanbul'u bırakıyor, Başkente, Ankara'ya gidiyordu. İstanbul, caddeler boyunca onun yoluna dökülmüştü. Yüzler yine solgun, yine bitkin, yine şaşkın, oysa bir çok şeylerle dolu bir bekleyiş içindeydi. İstanbul'lular mutlu geçmişlerinin son gününü yaşıyorlardı. Az sonra Atatürk, çiçeklerle örtülü kocaman bir tabutla geçecek; yüzlerini bir daha görmeyeceği, içlerine bir daha karışmayacağı, aralarında bir daha dolaşmayacağı milyonları ardında bırakarak, son yolculuğuna çıkacaktı.

Çevresini Generallerin sardığı tabut görünür görünmez, o ana kadar acıdan kıvranan insan yığınları, oldukları yerlerde yeniden dondular. Önce, caddeleri, bir duayı, bir yalvarışı, bir sitemi andıran Tanrısal bir mırıltı kapladı. Sonra, tek, kocaman bir hıçkırık, o puslu göğü kavrayan bir gürültüyle tabutun üstüne döküldü. Bir insan, beş insan, bin insan değil bir ulus ağlıyordu. Sarsıla sarsıla, hıçkıra hıçkıra...

3 yorum:

Blogger tarafından desteklenmektedir.