no image
Her yerden uzak eski bir koltukta otururken fark ettim yaşamadığımı. Yetmişlerinin ortasındaki Fatma teyzenin sessizce çay dolduruşu, muhtemelen 70'li yıllarda alınmış eski, kırık saatin tik­takları, dışarıdan gelen hanımeli ve leylak karışımı o muhteşem koku, saçlarımdaki hafif esinti...

24 yıldır ölü olduğumu düşündüm her yerden uzak, Tanrının bile unuttuğu küçük bahçeli bir evde...

"Zamanla yarışma yavrum, yaşamaya çalış" dedi Fatma teyze çayını içerken. Fark ettim ki hiç yaşamaya çalışmamışım ben. Hep bir yere yetişme telaşı, işi zamanında bitirme uğraşları sebebiyle görmezden geldiğim baharlar, yakalayamadığım mutluluklar... Fatma teyzenin buğulu gözlerindeki acı yalnızlıkları, yaşadıkları ve elbetteki var olan bir kaç iyi anının yanına istiflediği dağ gibi kötü anıları... O anlattıkça ben düşündüm, kendi hayatımı film şeridi yaptım gözlerimin önünden, aktı gitti bir türlü silemediğim kötü anılarım. Kabuk bağlayan yaralarım, yaralarımın altında mütemadiyen sızlayan acılarım, yalnızlıklarım... Fark ettim ki hiç bir şeyi bitirmemişim ben kendimden başka. Hep zamana bırakmışım yaralarımı, iyileşir zamanla demişim hep. Ne düşündüğümü anlar gibi elime dokunup:

"Zamanla iyileşmiyor hiç bir şey" dedi fısıltıyla Fatma teyze.

"Alışıyorsun sadece" diye ekledi bir süre sonra. Sustuk öylece..

Zamanın karşılaştırdığı iki tuhaf kadın, köşedeki eski saatin nefesi, bahçeden gelen esinti, acılar, kaybolmuşluklar, alışmışlıklar...Zamana bırakıp iyileşmeyen, hissizleşen iki kadın, iki hikaye...



Konuk Yazar
Cemre Üçek
Yazmayı seviyor.
Bugüne kadar yazdıklarını çekmecesinde sakladı durdu.
Ama artık saklamıyor. 

Bir Kitap: Son Ada

Son Ada, Zülfü Livaneli'nin 2008 yılında yayımladığı bir kitap. Vikipedia verilerine göre 2009 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı' nı kazanmıştır. "Toplumsal sorunlara gerçekçi yaklaşımını fantastik bir anlatımla yansıtmadaki başarısı nedeniyle" ödüle layık görüldüğü dile getirilmişitr.

Zengin bir adam şehrin kargaşasından kaçmak, biraz rahat nefes almak, dinlenmek için bir ada satın alır. Bir süre sonra yalnızlıktan da sıkılacağı için, tandığı insanları adaya davet eder ve adadaki hane sayısı 40'a ulaştığında bu alım sonlanır.

Bu 40 hane kendi kendilerine yetmekte ve mutlu bir hayat sürmektedir. İnsan arasındaki sürtüşmeler, anlaşmazlıklar ve diğer çatışmalar hep şehirde kalmış gibi problemsiz bir şekilde hayatlarını sürdürmektedirler.

Fakat bu güzel günler darbeci bir devlet başkanının adaya yerleşmesiyle son bulacaktır.

Son Ada, benim okuduğum ilk Zülfü Livaneli kitabıydı ve benden geçer not aldı. Livaneli'nin diğer kitaplarını da okurum. Son Ada'yı beğendim. En çok beğendiğim yanı ise finali oldu. Çünkü 'Mutlu Son' ya da 'Mutsuz Son' değildi oldukça gerçekçi bir sondu. Kitabı kapattığımda tüylerimin diken diken olduğunu hatırlıyorum. Hep kötüler mi kazanıyordu? Belki kaybettikleri de oluyordu ama ne olursa olsun her halükarda iyiler zarar görüyordu.

Son Ada kitabının yazarı Zülfü Livaneli yazar kimliğinin yanı sıra bir müzisyen, senarist, yönetmen, politikacı. Hemen hemen yirminin üzerinde kitabı var. Bugüne kadar Son Ada, Mutluluk, Bir Kedi / Bir Ada / Bir Ölüm ve Engereğin Gözündeki Kamaşma adlı kitaplarıyla ödül aldı. Bunların yanı sıra sinema alanında da birçok ödüle aday oldu, büyük çoğunluğunu kazandı.

Sistem Yetenekleri Heba Ediyor

"Gidip arkasında bir yerde dikildim.

“Yakup Abi sen bu arabayı yıkıyorsun ama beş dakika sonra yağmur yağacak yine...”

“Yağsın, bir daha yıkarız.” dedi bakkal ermişçe.

O zaman anladım ki, böyle bir olasılık onu endişelendirmek şöyle dursun, mutlu ediyordu. O doğuştan araba yıkayıcısıydı. Ne var ki hayat onu bakkallığa mahkum etmişti; pek çok müthiş kabzımalı milletvekilliğine mahkum ettiği gibi.

Sistem yetenekleri heba ediyordu."
Dolunayları Saymak
"Kaç yaşındasın demek kaç dolunay boyunca yaşadığın anlamına gelir. Oysa dolunayları saymak, bunun hesabının peşine düşmek pek tehlikelidir. Kişi buna dikkat ederse ve yeterince dolunay geçmişse 'artık yakında öleceğim' demeye başlar. Ondan sonrada ne keyfi kalır ne de başka bir şeyi ve kısa bir süre sonrada gerçekten ölür."

Kızılderili bunları söylediğinde Erich Schuermann da dolunayları saydığı için pişman olmuş muydu acaba? Ya da bu kadar hızlı yaşayıp da her şeye geç kaldığını düşünmüş müydü?

Bunları sorgularken yatağımda şöyle bir doğruldum. Kitabımı ilaç şişleriyle dolu komodinin üzerine bırakırken saatin 5’e geldiğini gördüm. Güneş doğmaya başlamış olmalıydı. Perdelerin kapalı olmasına üzüldüm. Yavaşça çekmeceyi açtım yıpranmış, yırtılmış eski zarfı çıkardım. Daha da yırtmamaya özen göstererek o iki değerli parçayı elime aldım.

Yeni yaşımın mumlarını üfleyen bana baktım, altı ya da yedi yaşındaydım. Sadece annem ve ben vardık ve birde elleriyle donattığı kocaman bir masa. Masanın üzerinde en sevdiğim çörekler, kurabiyeler… Geç saatte gelmiş olmasına rağmen hiçbir şeyimi eksik etmemişti yine, kırmızı fiyonklu hediye paketime kadar her şeyim tamdı. Zaten kendi boynunu büker de benimkine dokundurtmazdı. Avrupa’ya gideceğimi söylediğimde gecelerce ağlamış, yasımı tutmuş ama buna rağmen;

"Hayat koca bir çınardır sende kendi ağacını yetiştireceksin" demişti, tüm güçlülüğüyle. Sana orada tek tük yazmış hep bir iş hep bir bahane ile ziyaretine hiç gelmemiştim. Öldüğünü duyduğum vakit bile seni uğurlamamıştım. O zorlu veda da seni yalnız bıraktığım için beni affedebildin mi acaba? Sesin hala kulaklarımda çınlıyor, duvarlara çarpıyor ve sözlerindeki o anlam beni sarıp sarmalıyor. Haklıydın anne. Hayatım koca bir çınardı, dalları vardı. Birbiriyle kesişmeyen farklı gökyüzlerine çıkardı. Tırmandım durdum, kimi zaman yoruldum… Gökyüzüne hiç ulaşamadım. Belki de hep gökyüzündeydim de farkına varamadım. Bir damla yaşın eşliğinde fotoğrafı zarfa geri koydum.

Ve o hafif çekik gözlerinle yine bana bir şeyler anlatmaya çalışan seninle buluştum. Bense yine dalıp gitmiştim o gözlerde… Omuzlarına doğru kıvrılan siyah saçların yüzünü çevrelemişti. Her an sağ elinle kulağının arkasına itecek gibiydin. Güzel gülen genç kadına, çok geç tanıdığımı çok erken kaybettiğimi bildiğim o gülüşe, tekrar baktım. İlk tanıştığımızda yine aynı gülümseme ile 'merhaba' demiştin bana. Hayata küçük adımlar attığım oysa büyük işler başardığımı sandığım yıllardı. Zamanın bana gelmesini beklemez onu yakalamak için koşardım peşinden. Sürekli bir acelem vardı, nereye olduğunu bile bilmediğim bir yetişme çabası… Bu hengamenin içinde tanımıştım seni. Hep aynı sokaklardan geçer, hep aynı dükkanlardan alışveriş yapardın. Karşılıklı çaylarımızı içer, uzun uzun sohbet ederdik. Hep bekledim, seni sevdiğimi söylemek için. Önce okul bitsin dedim sonra iş bulalım, birazda rayına otursun derken aşık oldun birine ve gittin… Geç kalmışlığıma yandım içtim de içtim…

Bir tek aşka mı geç kalmıştım?

Oysa daha neler neler kaçırmıştım. Ama yaşamıştım işte öyle ya da böyle… Hep çok vaktim varmış gibi düşünür bazense hiç olmadığına üzülürdüm. Şimdi ise biliyorum, çok az zamanım kaldı. Hem de bir dolunay daha sayamayacak kadar az.


Konuk Yazar
Ayşe Öztürk

Diğer Yazıları

Beni Sevmek Zorundasın
- bu sayfa sürekli güncellenecektir -
son güncelleme tarihi: 28 Mart 2016
Beni Sevmek Zorundasın
(roman)


Arka Kapak Yazısı
Ve şimdi yüreğim, tüm organlarım tarafından, toplumun huzurunu bozan bir asi, ahlaki kuralları hiçe sayan bir serseri gibi dışlanıyordu. Bugün ne yapıyorum ben diyemediğim için, yarın ne yaptım ben demek zorunda kalabilirdim. Ama gel gör ki bugün daha çok ilgimi çekiyordu.
Korkut

Kaderin iyi niyetine geldiğimi düşünüyordum, evet. Fakat şimdi kapısında durduğum odada Zeynep var. Bir üst katta ise Miray… Bu hastanenin koridorunda dikilirken şunu çok iyi anladım. Bu kaderin niyeti bozuk…
Ümit

Ben, Miray’ın olduğumu sandığı kişi değildim. Gördüğüm kadarıyla Korkut’ta benim olduğunu sandığım kişi değilmiş. Hayatın bizi umursamadığının bir kanıtı da bu işte; hayatımızdaki hiç kimse olduğunu sandığımız gibi olmuyor…
Tunç

Yaptığım ve bunun sonucunda yaşamak zorunda kaldığım şey tek kelimeyle berbattı. Ama ölmedim. Ölmedim ve nefes alıyorum. Bunun için ne kadar utansam az. İyi yapmaya çalıştığım, telafi etmek için uğraştığım her şeyi elime yüzüme bulaştırıyorum. Tecrübelerime dayanarak söylüyorum ki hayatta hiçbir şeyin telafisi yoktur. Bir hata yaptıysanız, yapmışsınızdır.
Zeynep

İnsan hatalarının bedelini öder. İnsan hatalarının bedelini muhakkak öder. Bu bir hata mıydı? Emin değilim. Ama bedelini çok ağır ödedim.
Miray


Sipariş Adresleri
İdefix | d&r | kitapyurdu

Sipariş Notu
Eğer D&R şubelerinde bulamazsanız henüz dağıtımı gerçekleşmemiş, ulaşmamış ya da tükenmiş olabilir. Fakat sizin için getirmelerini isteyebilirsiniz. Ayrıca kitap satan bütün internet sitelerinden kitabı sipariş edebilirsiniz.


Beni Sevmek Zorundasın
Nisan 2015
Yaşam Gecenin Konusudur


“Gece, uyku zamanı olduğu gibi, düş görme zamanıdır da. Gördüklerimizi, işittiklerimizi, kokladıklarımızı ve düşündüklerimizi sınırlayan diller, formlar, davranış biçimleri ve algısal paradigmalar, kendine özgü bir biçimi ve dili olan düşlerin yapısına aykırıdır. Düşlerde renkler, görüntüler, insanlar, duygular ve düşünceler özgürce birbirine karışır ve benzersiz bileşimler yaratırlar. Öylesine özgürdür ki düşler, onları söze dökmekte güçlük çekeriz – insan zihnini gün boyunca biçimlendiren o katı yapılar düşlerimizi dillendirmeye yetmez, hatta engel olur.

Uyuyamayan, uykusuzluk hastalığı çeken kişiler, karanlığın getirdiği sınırsız özgürlük ve gerçeklikle baş edemeyen kişilerdir aynı zamanda. Bu insanlar, gün boyunca, her şeyi izlemekle oyalanırlar. Oysa gece artık izlenecek bir şey yoktur. Sadece, yaşamın o belirgin sesi duyulur içten içe. Gündüzden soyutlanıp, kurtulmuş olan anlamsızlık, artık saklı değildir. Hayatta olma bilinci kendini daha güçlü bir şekilde hissettirir geceleri, ölümün varlığı da öyle. ‘Yaşamın anlamı’ gece duyumsanır ve sorgulanır. Kimse bunu öğle yemeği sırasında tartışmaz. Yaşam, gecenin konusudur.”
Bir Kitap: Martin Eden


Umulanın aksine, koşulan, uğruna çaba sarf edilen, mücadele edilen hedef bir yanılsama çıkabilir. Bir boşluktur. Bir balondur; patlamıştır…

Martin’in hikayesinin özeti bu işte. Olduğunu sandığı ve ona ulaşmak için mücadele verdiği, uğruna uykuyu dahi zaman kaybı görecek şekilde her an çalışıp didinerek koşturduğu hedefi bir boşluktu. Sonuç hayal kırıklığı…

Martin Eden bir gemi işçisidir. Yabanidir. Şimdilerde filmlerde bir klişe unsuru olarak görülen sınıf ayrımları, zengin kız fakir oğlan durumlarının en çarpıcı şekilde yaşandığı bir dönemde yaşamaktadır ve burjuva sınıfına ayak uyduramayacak kadar uzaktır o ortamdan. Acemidir. Nasıl davranacağını bilmez. Fakat bunun yanı sıra sorgulayan biridir o. Sürekli düşünen biridir… Topluma sunulan kalıplaşmış düşünceleri olduğu gibi kabul etmeyen, karşı duran biridir. Menfaat gözetmeden düşündüklerini cesurca söyleyebilir.

Ve Martin, Ruth’u görür… Zengin ve güzel bir melektir Ruth onun için. Ruth’un yaşadığı hayat, Martin’in yaşama biçiminden oldukça üst seviyededir. Her şeyin paraya, üne, gösterişe endeksli olduğu bir sınıfa aittir Ruth… Elbiseleri gibi, görüşleri de hazır alınmış olan bir sınıftı Martin’e göre ve o bir anda kendini o insanların arasında bir melek gibi parlayan Ruth’a kapılmış, ona aşık olmuş olarak buldu.

Onun ne düşündüğünün sevilebilirliği ile hiçbir ilgisi yok diyordu ama yine de kendini onu sevmeye layık kılabilmek, onun tarafından kabul edilebilmek için Ruth’un kabul edeceği gibi biri olmak için mücadele edecekti. Zaten romanın konusu biraz da buydu.

Martin Eden, okumaya başlar. Kütüphaneden çıkmamaya, sürekli araştırmaya, öğrenmeye başlar. Ruth tarafından kabul edilebilir olmak için ait olduğu işçi sınıfından burjuva sınıfına yükselmesi gerekiyordur. Gece gündüz demeden okur, çalışır. Öyle ki uyku onun için zaman kaybından başka bir şey değildir artık. Geceleri de sabahlara kadar okur ve yazar. Gün geçtikçe bambaşka biri olur Martin Eden. Duruşu, konuşması, düşünceleri gelişmektedir. Aynı zamanda yazar yönüyle de her geçen gün daha iyi şeyler ortaya koymaktadır. Fakat yazdığı ve çeşitli mecralara gönderdiği metinleri hep red edilecektir. Fakat azimlidir. Hırslıdır. Bir yandan kendini ileriye taşımak, entelektüel bir çevreye dahil olmak için yeni arayışlara, yeni çabalara girerken diğer yandan sudan çıkmış balık gibi Ruth’a ulaşmak için, içine daldığı bu yeni sınıfın yapaylığını ve samimiyetsizliğine bir türlü alışamıyordu. Karşılaşmış olduğu bu avukatlar, subaylar, işadamları ve banka veznedarları ile tanımış olduğu işçi sınıfları arasındaki farkın; yedikleri yiyeceklerin, giydikleri elbiselerin, yaşadıkları semtlerin farkından başka bir şey olmadığını biliyordu Martin Eden. Bir süre sonra o eski yabani Martin gidip yerine Ruth’un sınıfı tarafından kabul edilecek kadar modern, centilmen bir Martin gelse de; içine daldığı çevre tarafından sürekli doğru düzgün bir işe girip çalışması para kazanması yönünde baskıya maruz kalacaktır.


...daha sonra Ruth, prenses’ten bölümler okurken kızın dudaklarındaki kiraz lekesi gözüne martin’in gözüne çarptı. bi an için Ruth’un tanrısallığı paramparça oldu. o da topraktan yapılmıştı. toprağın yasaları, herkes için olduğu gibi onun için de geçerliydi. dudakları kendisininki gibi ettendi. kirazlar, tıpkı kendi dudaklarını boyadıkları gibi, onun dudaklarını da boyuyorlardı. bir kadındı o, tıpkı ötekiler gibi bir kadın. bütün bunlar birdenbire oldu ve onu sersemletti. sanki güneşin gökyüzünden düştüğünü ya da tapılan bir tanrısallığın kirlendiğini görmüştü...

Martin her geçen gün hedefine doğru ilerlerken, her geçen gün hedef diye önüne koyduklarına ulaştıkça hayal kırıklıklarıyla tanışmaya da başlar Martin…

Martin Eden, bir mücadele öyküsü. Kesinlikle okunması gereken bir roman… Her insanın kendinden bir şeyler bulabileceği, etkileneceği; özellikle yazan, yazma hevesi olan insanları daha da fazla etkileyebilecek bir roman.

“ hayat iyi kartlara sahip olmak değil
bazen kötü bir eli iyi oynama meselesidir”
Hamiyet Akan Söyleşisi
Göçebe Şehrin Efendisi adlı şiir kitabını okurla buluşturan blogger Hamiyet Akan ile Mayıs 2015'te yayınladığımız bir dijital dergi için bir söyleşi yapmıştım. Söyleşinin üzerinde biraz zaman geçti fakat daha fazla kişiye ulaşması adına burada da durmasını istedim.
*

Akan ile yazmak üzerine, şiir ve günümüz gelişmelerinin edebiyata ve şiire katkıları üzerine konuştuk.

Öncelikle sizi tanıyalım. Hamiyet Akan kimdir?

Ben 1977 yılında İzmit’in şirin bir sahil kasabasında dünyaya gelmişim. Aslen anne ve baba tarafından Sinop’luyum lakin ailem, babamın denizcilik işletmesindeki görevi nedeniyle 1960 yılında gelip İzmit’e yerleşmişler. Bu sayede ben bir deniz sarhoşu olarak İzmit’te gözlerimi dünyaya açmışım.

Henüz yedi yaşındayken eğitim için anne ve babamdan ayrılarak İstanbul’a ablamın yanına yerleştim. İlkokulu ablamın, ortaokulu ağabeyimin yanında İstanbul Üsküdar’da bitirdim. Bu yıllar arasında annemden ayrı kalmak beni duygusallığa sürükledi. İlk şiirimi ilkokul sıralarında anne özlemi ile yazdım. Ortaokulda ve daha sonra ki yıllarda yine şiir yazmaya devam ettim. Ama esas tam anlamıyla yazmaya başlamam 2005 yılına rastlar.

1995 yılının kasım ayında, on sekiz yaşındayken evlendim. İki yıl sonra şubat ayının on yedinci gecesi ömrümü adayacağım ve güzel olan her bir şeyim diyeceğim, dünyalar güzeli bir kızım oldu. Onu en güzel şekilde büyütmek için elimden geleni yapmaya çalıştım.

Ayrıca kızımı büyütürken hem kendi işimizde çalışıyor, hem de açıktan liseye devam ediyordum. Liseyi başarılı bir şekilde bitirmiştim ve üniversiteyi de okumak istiyordum. Üniversite hayali içimde her geçen gün alevleniyordu fakat üniversiteyi kızım on üç yaşına gelene dek erteledim. Açık öğretimden üniversiteyi okuyabilirdim lakin idealim örgün öğretimdi ama kızımı da kimseye emanet etmek istemiyordum. Bu nedenle benden önce yavrum gelir diyerek büyümesini bekledim.

2010 yılında üniversite sınavına girdim ve Namık Kemal Üniversitesi Turizm ve Otel İşletmeciliği bölümünü kazandım. Eğitimim için her gün Tekirdağ’a servisle gidip geldim. Her sabah dörtte okul yoluna düşüp her akşamın zifiri karanlığında evime gelip gece yarılarına kadar evdeki işlerimi yaptım. Birkaç saatlik uyku ile her gün kilometrelerce yol kat ettim. Servis yolculuğunu, ders aralarını kendime ders çalışma zamanı ilan ettim ve bu özverili çalışmamın karşılığını 2012 yılında 4 üzerinden 3.48 not ortalaması ile okulu bitirerek aldım. Şu an ise açık öğretim fakültesinde lisans tamamlamaktayım ve son senemdeyim.

2012 yılının eylül ayında Yeditepe Üniversitesinden gelen bir teklif üzerine iş hayatına atıldım. İş hayatına başladıktan kısa bir süre sonra aynı yıl içinde, ekim ayında annemi hazin bir şekilde beyin kanaması nedeniyle kaybettim. Küçüklüğümden beri yaşadığım anne hasreti o günden sonra daha da baş edilemez boyuta ulaştı. Uzun bir süre annemin ölümüne alışamadım, kabullenmem oldukça zor oldu.

Üniversitenin kız yurdunda, yurt idaresinde 2014’ün Kasım ayına kadar görev aldım. Lakin 2014 yılında kanserin başlangıç evresiyle tanıştım. Bu nedenle tedavi ve kontrol sürecine girdim. Bununla birlikte iş hayatımı sağlık nedenlerinden ötürü sonlandırmak zorunda kaldım. Hayata bağlılığım sebebiyle şu an bedenimdeki hücre anormalliklerini yendim ama tekrarlama riskine karşın kontrollerim halen devam etmekte. Üst üste yaşadığım ameliyatlar ve hayatın zorlukları karşısında hep şiirlerime sığındım.

Başınız sağolsun. Ve çok geçmiş olsun. Sağlık önemli o yüzden hepimiz için sağlıklı günler diliyorum.

Çok teşekkür ederim. Allah herkese sağlık nasip etsin ve tabi ki ardından huzur. Bu ikisinin olduğu yer bana göre cennetin kendisidir.

Bu arada sürpriz… Hemşeri çıktık :) Yalnız ben bu üniversite aşkınıza hem imrendim hem bu özverinizi kıskandım. Oldukça zor bir süreç olmuştur hiç şüphesiz. Tüm bu zorluğuna rağmen bu süreci göze almanızın özel bir nedeni var mıydı?

Aaa.. Benim için bu gerçekten bir sürpriz oldu ve çok sevindim hemşerim olmanıza :)

Çok zor bir süreç geçirdim. Size kısa bir anımı anlatayım: üniversitenin ilk günü, okulun neresine gideceğini bilmeyen hala yüreği çocuk olan bu kadın listeye baktı sınıfı öğrendi ama sınıf boş ve kimse yoktu. Hocayı bulmak için odasına gittim, kapıyı tıklayıp içeriye girdim. “Fazilet hocam, ben öğrenciniz Hamiyet yeni kayıtla okulunuza geldim. Bugün listede dersimizin olduğu yazılı lakin sınıfta kimse yok. Acaba ders ip tal mi?” dedim. Aramızda geçen kısa konuşma sonrasında dersin iptal olduğunu ve ertesi gün yapılacağını öğrenip oradan ayrıldım.

Ertesi gün hocam konferans salonundaki derste kendimi tanıtmamı istedi. Benim İstanbul’dan hem de Anadolu yakasından her gün servisle gelip gideceğimi, aynı zamanda evimle kızımla ilgileneceğimi duyduğunda, biraz üzgün ve biraz da hayretle:

“Kızım sen nasıl başaracaksın bunu!” dedi. Ben de: “Hocam, karınca kâbe aşkından yanıp tutuşurmuş ve bir gün karar vermiş, düşmüş kâbe yoluna. Onu görenler demişler ki: “Bu küçücük boyunla sen nasıl gidersin onca yolu!” Demiş ki: “ Gidemesem de bu yolda ölürüm ya, o bana yeter.” Bende düştüm bir yola bu büyük aşk sayesinde. Başarır mıyım, başaramaz mıyım, biter mi bu okul bilmem ama başaramazsam bari derim ki ben bu yolu yürüdüm, ben o sıralara oturdum, ben üniversitenin havasını ciğerlerimin her köşesine soludum.”

O gün hocamın gözleri dolu dolu odu ve sınıfa dönerek bu kadına not konusunda yardım etmeyeni gebertirim dedi ama gelin görün ki sonra ki günlerde tüm okulun soru bankası ben olmuştum. Sınavlardan önce yüzden fazla soru çıkartıyordum ve neredeyse çıkardığım tüm sorular sınavlarda birebir çıkıyordu. Artık benim tanımadığım öğrenciler bile beni bulup not alır olmuştu.

Bir süre önce okula hocalarımı ziyarete gittim ve her gün nasıl gelip gittiğime gerçekten şaşırdım :)

Şimdi bunca sıkıntıya neden katlandığımı sanırım anlayabilmişsinizdir. Aşk, bunun adı aşk. Okuma aşkı tüm damarlarıma yayılmıştı ve engel olamıyordum. Şuna inanıyorum, insan isterse her zoru başarabiliyor, yeter ki içinde o pıt pıt atan şeye inansın ve kendine güvensin.

Peki bugüne dönersek, bir blog açma fikri nereden geldi? Nasıl oldu bu iş?

Yazmaya dediğim gibi yıllar önce okul sıralarında başlamıştım ama onlar hep acemice yazdığım şiirler idi. Yıllar geçtikçe şiirlerim şekillenmeye ve birikmeye başlayınca kendime bir internet sayfası açmaya ve insanlarla paylaşmaya karar verdim. 2005 yılında Blogcu ile karşılaştım ve orada yazmaya başladım. İki yıl kadar orada yazı, öykü ve şiirlerimle paylaşımlarda bulundum. Lakin Blogcu’nun ilk başlardaki çizgisinden ayrılması ve aşırı reklam içeriklerine yer vermesi nedeniyle oradaki sayfamı kapatarak Blogger’a geçiş yaptım.

Peki ya şiir? Şiirin hayatınızda ki yeri nedir?

Şiir, benim dünyamda nefes almanın diğer adı. Gece demem, gündüz demem her şeyden üryan olup şiiri giydiririm ruhuma ve bedenime. Kadehime kelimeleri doldurur içerim, geceleri yorgan misali örterim üstüme. Penceremi açtığımda şiirce gülümserim güneşe, ağladığımda şiir dökülür gözlerimden mendilime. Yeri gelir yol olur kaybolduğumda, yeri gelir kayboluşum resmi olur sayfalarda. Yeri gelir aş olur acıktığımda, yeri gelir aşık olur yüreğimin el değmemiş kıyılarına ve ne zaman nefessiz kalsam nefes olur bana şu küçücük dünyamda.

Oldukça şiirsel ve güzel bir cevapla cevabımı almış bulunuyorum :) Peki biraz teknik olarak bakacak olursak şiir sizce nedir? Ya da neler şiirdir, şiirin bir tanımı var mı? Bir metnin şiir olarak tanımlanabilmesi için ihtiyacı olan şey nedir?

Gözünüzün görebildiği, yüreğinizin hissedebildiği her şey şiirdir aslında. Bir çiçek renk renk açarken, güneş ılık ılık teninize değerken, denizin maviliği gözlerinizin rengiyle buluşurken şiirleşir dünya. Yağmurda, bir kumsalda yürürken, ayak parmaklarınızın arasını kum tanecikleri okşarken şiirleşir dünya. Sevdiğinizin sesinden en güzel besteyi dinlerken, gülümseyişiyle ruhunuz doyarken şiirleşir dünya. Evladınızı kucağınıza alıp, içinize kokusunu çektiğinizde şiirleşir dünya. Bu liste böyle uzar gider çünkü şiirin değmediği hiçbir şey, hiçbir canlı ve hiçbir varlık yoktur.

Bir metnin şiir olarak tanımlanabilmesi için bir bütünlük, samimiyet, akıcılık, estetik ve hissiyat içinde olması gerekir. Yahya Kemal Beyatlı, şiir için der ki: “Şiir, nesirden bambaşka bir kimliktedir. Musikiden başka türlü bir musikidir.”

Tüm bunlar ne kadar da doğru... Dediğiniz gibi şiir her şeyde… Şiirle ilk tanışmanızın erken yaşlarda anne hasretiyle olduğunu söylediniz peki bunun sonrasında şiirin peşinden gitmenizi, şiirin sularında sürüklenmenizi sağlayan neydi?

Hayat öyle bir deniz ki sizi mutlaka bir yerlere sürüklüyor ve beni de şiirin kıyılarına sürükleyen hatta bazen girdabına çeken bir şeyler var ama bunun ne olduğunu tam olarak şu yaşıma kadar öğrenemedim. Çoğu zaman yabancı kalıyorum bu dünyaya çünkü benim içimde yaşattığım dünya ile bu dünya birbirini asla tutmuyor. Tutmadığını gördükçe de kendi iç dünyama çekiliyorum ve şiire sığınıyorum. José Ortega y Gasset şöyle der: “İnsanı kuraldışı yapan şey herhalde içinden taşmaya başlayan ve kendisine bir ‘iç dünyası’ yaratan, o hayal ve düş bolluğu olmuştur.” Beni de şiire sürükleyen bir hayal dünyası ve düş bolluğu demek, sanırım daha doğru olacak.
Ne güzel. O düş bolluğuna hepimizin ihtiyacı var. Şiire hepimizin ihtiyacı var. Siz şiirlerinizi yazarken nelerden etkileniyorsunuz? İlham kaynağınız nedir?

Ansızın gelir şiir, yeri ve zamanı yok. Gözümün gördüğü, yüreğimin hissettiği her şey ilham kaynağım olabiliyor. Çoğu zaman bir hayale yazar kalemim. Bazen de birinin acısı, birinin sevinci etkiler beni, yazarım.

Eskiden insanların bir bölümü şiirle ilgilenirken, şimdilerde sosyal medyanın da etkisiyle her insan bir şekilde şiire dokunuyor. Günümüzde şiir kavramı bir popülerlik kazandı sanki. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Bence iyi ki de her insan dokunuyor şiire çünkü şiire dokundukça dünya güzelleşecek ben buna inanıyorum. Bazı kesimler herkesin dokunmasıyla şiirin sıradanlaştırıldığı görüşünde, ben buna katılmıyorum. Hele genç neslin şiirle haşır neşir olması beni çok mutlu ediyor ve umutlandırıyor. Şiire dokunan bir gençlik bence siyaha dokunmaz, kire bulanmaz.

Yeşili bu denli sömürdüğümüz bir dünya düzeninde en azından yaşamı yeşertmek şiirle mümkün diyebiliriz o halde. :) Yine hayatımızda büyük önem kazanan sosyal medya araçları sayesinde aslında çevremizde birçok şair olduğunu keşfettik. Yani herkes şiir yazıyor ya da bir şekilde şiirle ilgili. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yeşili, maviyi ve hatta tüm güzel renkleri sömürüyoruz. Aynen öyle, biraz şiir ve mutlaka sevgi inanıyorum ki tüm karanlıkları silecektir hayatlarımızdan. Sosyal medyanın işte bu yanını çok seviyorum. Birçok bilinmeyen yazar ve şairi gün yüzüne çıkarıyor. Eskiden defterlerde kalan şiirler şimdi insanlarla buluşuyor, bundan güzel ne olabilir…

Kesinlikle insanlar artık yazdıklarını çekmecelerinde saklamak zorunda değiller. Ve böylelikle sadece çok satanlar listelerinde görebileceğimiz yazarlarla ya da tanınmış simalarla sınırlı değiliz. Peki, bu şekilde bloglar ya da sosyal medya araçları aracılığıyla şiirini insanlara ulaştırmaya çalışan insanlar arasında takip ettiğiniz, okuduğunuz birileri var mı?

Elbette, bloglar da çok kuvvetli kalemler var. Onları tek tek ayırmam imkânsız ama şöyle söyleyeyim hisleriyle yazan her kalemi takip eder ve okurum.

Örnek aldığınız, belki ilham aldığınız, okumaktan keyif aldığınız şair/ler var mı?

Tüm şairleri okumaktan keyif alırım ve her biri bana bu yolda kat etmem gereken daha çok fazla yolum olduğunu söyler satırlarıyla.

Beni henüz çocukken en çok ve ilk etkileyen iki şairi hemen söylemek isterim; biri Ümit Yaşar Oğuzcan, diğeri ise Necip Fazıl Kısakürek’tir. Ümit Yaşar’ın sevda şiirleri, Necip Fazıl’ın maneviyat dolu şiirleri ruhumu sarıp sarmalamıştır. Necip Fazıl sizi iki satırla bambaşka alemlere götürür, Ümit Yaşar’sa soluk soluğa aşkı doldurur kanınıza.

Birçok şairin şiirlerinden keyif alırım. Hangi birini söyleyeyim ki; Mehmet Akif Ersoy, Nazım Hikmet, Ataol Behramoğlu, Atilla İlhan, Orhan Veli Kanık, Aragon, Sunay Akın, Can Yücel, Pablo Neruda, Ömer Hayyam, Fuzuli, Faruk Nafiz Çamlıbel, Turgut Uyar, Şükrü Erbaş şu an ilk aklıma gelen şairler bunlar.

Şiir dünyanız oldukça geniş. Peki, tüm bu isimlerin eserleri arasından en sevdiğiniz şiir hangisi? Çok beğendiğiniz, ilk sırada tuttuğunuz bir şiir var mı?

Şiiri bir şehir olarak düşünürsek, bu şehrin içinde birçok yol vardır. Her birinden geçmeniz gerekir o şehri tanımanız için. İşte ancak bu şekilde şiirin büyülü dünyasına ulaşabilirsiniz. Tek bir yoldan gideyim derseniz çıkmaz bir sokak çıkar karşınıza ve kalakalırsınız. Şairler şiir şehrinin yollarıdır sizi en iyiye ulaştıracak olan.

En sevdiğim şiir Ümit Yaşar’ın ‘Unutma ki’ adlı şiiridir. Bu şiiri ne vakit okusam bana güç verir.

Bir şiir kitabınızda yayımlandı. Şimdi biraz da kitabınızdan bahsedelim. Göçebe Şehrin Efendisi... Bu isim nereden geliyor, anlamı nedir?

Kitabımın ismi, yine kitabımda aynı adla yer alan şiirimden geliyor. Anlamına gelecek olursak, bedenimizde göçebe bir şehir gibidir yüreklerimiz; bazen sevince göç eder, bazen hüzne, bazen aşka, bazen ayrılığa ve bir gün gelecek, sonsuza göç edecek. İşte bu nedenle kitabımın ismi, Göçebe Şehrin Efendisi…

Kitabınızın adı dahi böylesi bir anlam taşıyor, bu harika! Peki, kitapta ki şiirlerde ağırlıklı olan tema nedir? Bir şiir sever kitabınızı okuduğunda nasıl bir duyguya kapılır?

Kitabım bir sevda kitabı ve sevdaya dahil olan tüm duygulara sahip. Bu kitap aşk, tutku, acı, özlem, ayrılık teması üzerine kurulu. İçinde birçok duyguyu barındırdığı için herkeste farklı hisler uyandıracağını düşünüyorum.

Kitabınızda ki şiirlerden sizin en beğendiğiniz hangisi? Neden?

Cennet Gülüm isimli şiirimin ben de ayrı bir önemi vardır. Kızımı kollarıma aldığımda yazdığım bir şiirdir. Manevi değeri oldukça büyüktür.

Okur Göçebe Şehrin Efendisi’ni neden okumalı? Bu kitap okura ne vaat ediyor?

Yolunun sevdaya çıkmasını isteyen herkes okumalı çünkü sevdanın her haline bürünüyor kitabımdaki şiirler. Kitabım hakkında benim şunu vaat ediyor demem doğru olmaz, buna okur karar verir ve yorumlar.

Peki, şiir okumak... Bu soruya bir şiir sever olarak cevap verecek olursanız, şiir nasıl okunmalı?

Şiir, hissederek okunmalı. Hissedilmeden okunan şiir tıpkı tadı tuzu olmayan bir yemek gibidir; yersiniz karnınız doyar ama lezzet alamazsınız. Şiiri öyle okumalısınız ki, her cümlesinde duygularınız bir nehir gibi akmalı karşınızdakine ama her şeyden önce şiiri okuyan kişi, şiiri anlamalı çünkü size anlattığını anlamadığınız bir şiiri hissedemez ve okuyamazsınız.

Haklısınız… Hep şiir üzerine konuştuk. Biraz farklı türlere geçelim. Bugün elimizde Göçebe Şehrin Efendisi, şiir kitabınızı tutuyoruz. Bir sonra ki kitabınızın farklı bir türde olması ihtimali var mı? Yoksa bu şiirsel yoldan yürümeye devam mı edeceksiniz?

Son günlerde babamın anılarını ve tarihsel olayları içeren bir roman üzerinde çalışıyorum. Bu kitap yakın bir zamanda çıkacak bir kitap değil, oldukça fazla tarihsel araştırma yapmam ve babamla yapmış olduğum röportajları düzenlemem gerekiyor. Ama yakında yine bir şiir kitabıyla karşınızda olma ihtimalim yüksek. Tabi ki sağlık ve imkânlarım el verirse…

Bu harika bir haber… Yeni şiirlerinizi ve yeni kitaplarınızı bekliyor olacağız. Söyleşimizi noktalamadan önce şunu da soralım. Hamiyet Akan ne okur? Hangi yazarlar favorileriniz arasında?

Teşekkür ederim. Yazı, şiir, öykü, roman her şeyi okurum. Dünya klasiklerini çok severim. Özellikle Frances Hodgson Burnett’in Gizli Bahçe ve Balzac’ın Vadide ki Zambak isimli kitapları favorimdir.

En çok okuduklarımdan bazıları; Danielle Steel, Canan Tan, Ayşe Kulin, Nazan Bekiroğlu, Elif Şafak, Susanna Tamaro, İskender Pala, Jojo Moyes sayılabilir.

Benim için keyifli bir sohbet oldu. Çok teşekkür ederim. Bundan sonra ki yaşamınızda ve yazın hayatınızda başarılar diliyorum. Takipçinizim :)

Bilmukabele benim içinde öyle oldu. Bana vakit ayırıp böyle kaliteli sorular hazırladığınız için ve güzel dilekleriniz için teşekkür ederim...

*
Bu söyleşi Mayıs 2015'te BÖİD dijital dergisi için yapılmıştır.
Erdi Karadeniz
Hamiyet Akan ile Söyleşi
Söyleşi - Röportaj
Fakat, Allah Kahretsin

Fakat, Allah kahretsin, insan anlatmak istiyor albayım; böyle budalaca bir özleme kapılıyor. Bir yandan da hiç konuşmak istemiyor. Tıpkı oyunlardaki gibi çelişik duyguların altında eziliyor. Fakat benim de sevmeye hakkım yok mu albayım?

"Yok."

Peki albayım. Ben de susarım o zaman. Gecekondumda oturur, anlaşılmayı beklerim. Fakat albayım, adresimi bilmeden beni nasıl bulup anlayacaklar? Sorarım size: Nasıl? Kim bilecek benim insanlardan kaçtığımı? Ben ölmek istiyorum sayın albayım, ölmek. Bir yandan da göz ucuyla ölümümün nasıl karşılanacağını seyretmek istiyorum. Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan, bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor. Küçük oyunlar istemiyorum albayım.

Kelimeler...

Kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor.

no image
Uzun zamandır vizyondaki filmleri güncel olarak takip etmek ve düzenli olarak sinemanın yollarını aşındırmak, güncel filmleri izlemek üzerine planlar içerisindeydik fakat muvaffak olamıyorduk, maalesef...

Yan Gel Yat Üniversitesinden edindiğim örnekle bu gidişata bir dur demek için harekete geçtim ve bu sayede vizyondaki filmleri yakından takip ederek güncel bir izlenecekler listesi hazırladım.

Sık sık ilaveler yapacak ve izlediğim filmleri şuraya taşıyacağım.

İzlenecek Filmler
Ertuğrul 1890
Kocan Kadar Konuş 
Creed: Efsanenin Doğuşu
Büyük Açık
The Hateful Eight
Diren!
Bizans Oyunları
Dedemin Fişi
Yalan Labirenti
Spotlight
İftarlık Gazoz
Zor Saatler
Carol
Danimarkalı Kız
Dünyanın En Güzel Kokusu
Aşkın Seçimi
Gizli Dünya
Saul'un Oğlu
Mısır Tanrıları
Senarist



Bir Kitap: Ağır Roman

Metin Kaçan'ın 90'lı yıllarda yayımlanan eseri Ağır Roman 125 sayfalık (Everest Yayınları) kendisi küçük fakat vermeye çalıştığı, anlattığı, duygusu, heyecanı büyük bir eser. İlk olarak Metis Yayınlarından çıkan kitabın sonraları Can Yayınları, Gendaş Yayınları, Yapı Kredi Yayınları ve Everest Yayınları tarafından da tıpkı basımları yapılmış.

Hikaye, İstanbul'un saklı kalmış ya da bile bile saklı bırakılmış, göz ardı edilmiş, itilmiş, ötekileştirilmiş insanlarının yaşam mücadelesi verdiği, resmi kayıtlarda Tayyare Sokak olarak geçse de onlara göre Kolera olarak anılan bir semti anlatıyor. Bitirimlerin, fahişelerin, hapçıların ve diğerlerinin kelle koltukta yaşamaya çalıştığı bir semt Kolera...

Ağır Roman, Gıli Gıli Salih, Reco, Berber Ali ve İmine'nin oluşturduğu bir çekirdek ailenin hikayesi gibi görünse da olaya dahil olan bir çok karakter var. Gaftici Fethi, Fil Hamit, Tilki Orhan, Tıbı, Reis, Tina, Puma Zehra ve Kolera'da yaşamaya çalışan diğerleri... Fakat tüm bu karakter renkliliğine rağmen ana karakterimiz Gıli Gıli Salih...

Mahallenin harbi kabadayılarından Arap Sado'nun, pusuya düşürülüp Berber Ali'nin mekanının önünde öldürülmesinden sonra Gıli Gıli, Sado'nun çakısını aşırmasının yanı sıra, onun gibi kabadayılığı da soyunacaktır. Sonra aşıkta olan Gıli Gıli Salih'in bu yolda ilerleyişini, yaşadıklarını, başına gelenleri, Gıli Gıli lakabını nasıl aldığını okuyoruz. Tüm bunlar olurken Salih'in çekirdek ailesinin parçalanmasına da tanık oluyoruz.

Her bir satırında hüzün, kan hissedeceğiniz adı gibi ağır bir roman. Elbette bu ağırlığın sebepleri arasında anlatımında kullanılan argonun da altını çizmemiz gerekiyor. Metin Kaçan bu hikayeyi kaleme alırken, Kolera'nın ruhunu gerçeğe uygun yansıtmak için sadece karakterlerini argo konuşturmamış, hikayedeki anlatıcı ses de bu argodan nasibini almış. Bu yüzden his olarak, hissettirdikleri olarak ağır gelen bu roman, okunma durumu bakımından da biraz ağır ilerliyor. O argodan uzak olunca birçok bilmediğiniz kelimeyle karşılaşıyorsunuz ve durup durup kelime öğrenme ihtiyacı içine giriyorsunuz. Mesela mitra, kadın demekmiş bu argoya göre... Bundan dolayı bu argoya hakim olmayan ya da argoyu genel olarak sevmeyen okurun okumakta zorlanacağı şüphesiz bir gerçek. Ama diğer yandan böyle bir hikayenin düzgün bir Türkçe'yle, güzel bir üslupla anlatıyor olmasını da düşünemiyorum. Çok yapay ve samimiyetsiz kalırdı herhalde.

Metin Kaçan'ın birçok kitabı var yayımlanan ve Ağır Roman yayımlanan ilk kitaplarından biri. Heredot Cevdet karakteriyle tanıdığımız Hasan Kaçan'ın kardeşi olan Metin Kaçan, 2013 yılında Boğaz Köprüsünden atlayarak yaşamına son vermişti. Ağır Roman, yazarın yayımlanan ilk kitaplarından biri. Diğerlerinden bazılarıysa şöyle:


- İstedikleri Yere Gidenler
- Fındık Sekiz
- Harman Kaplan
- Adalara Vapur
- Cervantesin Yeğeni

Yazarın tüm bu eserleri arasında en çok ses getireni hiç şüphesiz Ağır Roman oldu. Bunda, hikayenin 97 yılında Mustafa Altıoklar tarafından sinemaya aktarılmasının etkisi yadsınamaz.

Son söz olarak, Ağır Roman'ı tavsiye eder miyim? Ederim. Fakat zor bir kitapla karşı karşıya olduğunuzu bilin derim.

Kitaptan Alıntılar

Kulağınızı dört açın ve beni dinleyin leylekler. Ben ki Profesör Gaftici Fethi olarak Kolera Açıkhava Üniversitesinin Seksoloji Profesörüyüm. Bugün sizlere manitalar hakkında çok önemli bir tüyo vereceğim. Beni dikkatle dinleyin. Efendim, manita “seni seviyorum, evlenelim” ayakları yaparsa önce yüz mumluk ampule yarım metre mesafeden bakın sonra gözlerinizi ampulden ayırıp manitanın gözlerinin içine dikin. Eğer hâla cıvırın gözlerini görüyorsanız onunla hemen evlenin.

Güzelleş be oğlum, şimdilik ölümüne kadar hayattasın..

Reco, Kolera’nın sınırından ayrılmadan kahveci Orso’nun söylediği ”Şu hayattan zevk almadan bir günümün geçtiğini anlarsam o akşam kendimi düşünerek öldürürüm,” deyişini beynine kazıyıp yırtık sokaklardan şehre düştü.
Çeyrek Asrın Muhteviyatı


Saat 00:00' geçti ve gün itibariyle, çeyrek bir asrın finaline ulaşmak üzereyim. İnsanın tam olarak ne hissetmesi gerektiğini kestiremediği bu günde, kendimi şöyle fiyakalı bir kahve yaparak ödüllendirdim. Masanın bir köşesinde durup üzerime müstehcen bakışlarını yönelten, bir terapi aracı olarak kullanım alanı bulan karanfil yüklü kara pakete aldırış etmedim. Bakışlarımı diğer yöne çevirdim. Başka türlü bakışlarla üzerime yönelen bu kez bir fotoğraf oldu ve hemen yanında kitaplar. İşte bu iyiydi. Buna değerdi.


Duygu durumlarımın bir tercümesi olarak seçtiğim şarkının startını verdim. Düş sokağının güzide sakinleri, karşımdaki fotoğrafa hitaben etrafa yaydığım hislerime tercüme olarak "Aşktır ölümden güzel olan; bak ve gör yaşam düşlerdedir..." diye feryat ettiler.

Beni Sevmek Zorundasın ile Pesimisyon'u bininci kez inceledikten sonra Kafka'nın, Dante'nin, Agatha'nın ve diğerlerinin yanına koydum onları. Henüz tamamlanmamış notlara da bir göz attım. Şu çeyrek asırlık zaman diliminde en büyük kazanımım bu üretme çabamdan başka bir şey değildi. Utanmalı mıyım bu durumdan bunu bilmiyorum fakat biliyorum, hep biliyordum. Maddenin bu kadar önem arz ettiği günümüz şartlarında bu mental hadiseler beş para etmezdi. Etmese de, memnundum.

Yaptığım kahvenin son yudumunu da mideye gönderdikten sonra fincan tabağını fincanın üzerine kapatıp kendime doğru 'hayırlısı olsun' dileğiyle ters çevirerek geleceği öğrenme hevesiyle, kaderin değişmeyeceği gerçeğini bir saniye üzerinde bir araya getirdim.

Şu çeyrek asırlık zaman diliminde erişebildiğim bir başka ve en önemli kazanım bir fotoğrafın içinden bana bakmaya devam ederken mesaj kutuma düşen bir video ekini başlatarak güne devam edeceğim.


Kahvem bitti. Şarkıda bitti. Günde biter bu gidişle. Gidiyorum o halde...
Rang De Basanti | Onu Sarıya Boya
Biraz Film İzledim | 19
Rang De Basanti | Onu Sarıya Boya


2006 yılı Hindistan yapımı ve orjinal adı Rang De Basanti olan filmin oyuncu kadrosunda ve yapımcıları arasında Aamir Khan'ı görüyoruz. Çeşitli sinema sitelerinde sekiz üstü puana layık görülen film, genel olarak izleyenlerin beğenisini kazanmış görünüyor.

Zaten Aamir Khan dendiğinde bir çok sinema sever ortaya kötü bir şey çıkmayacağını artık öğrenmiş durumdu. 

Sue adında bir ingiliz kadın, dedesinin günlüğünde okuduğu, Hindistan'ın özgürlüğüyle ilgili bilgiler ışığında bir belgesel çekmeye karar verir ve bu amaçla Hindistan'a gelir. Belgeselde rol alacak oyuncu seçmeye çalışan Sue ve kendisine yardımcı olan Hintli arkadaşı Sonia epey uğraştıktan sonra bir grup oluşturmayı başarırlar. Başlangıçta kendilerini bir türlü hikayeye veremeyen oyuncu adayları, aşama kaydedildikçe bilinçlenmeye, kendilerini olayın içinde hissetmeye başlarlar. Arkadaşlar 1920 yıllarında cereyan Özgürlük hareketinin içine düşer ve bir anda bunun bir parçası olarak şekillenen olayların içinde kendilerini bulacaklardır.

Genel olarak Aamir Khan filmlerini severim, bir çok sinema sever gibi. Bu filmide beğendim. Fakat filmin ilk yarısında biraz sıkıldığımı söylemeliyim. Fazla durağan, nereye bağlanacağı belli olmayan bir bölümdü. Aamir Khan'da bu ilk bölümde biraz Adana Merkez Patlıyor Herkes modunda takılıyordu doğrusu. Fakat filmin diğer yarısında işler değişiyor. Nereye bağlanacağını anlayamadığınız her konu bir yere bağlanıyor ve izlediklerinize bir anlam vermeye başlıyorsunuz. Finalde güzel olunca iyi bir puanı hak ediyor ve dolayısıyla tavsiye edebileceğim bir başka Aamir Khan filmi olarak kayda geçmiş oluyor bu filmde.

Oyuncu kadrosu arasında Aamir Khan'la beraber diğer filmlerden de aşina olduğumuz Sharman Joshi, Anupan Kher, Kiron Kher, Kunal Kapoor, Madhavan ve Om Puri gibi isimler yer alıyor.

Filmin yönetmenliğini üstlenen isim ise Dehhi 6, Koş Milkha Koş, gibi filmleri seyirciyle buluşturan Rakeysh Omprakash Mehra.

Dünyada iki tür nsan olduğu düşüncesini taşırdım öteden beri. Ölüme feryat figan gidenler ve ölüme sessiz sedasız gidenler. Sonra bir üçüncüsüyle tanıştım. 


Bumerang - Yazarkafe