Az Eşya, Az İnsan

Huzur mu istiyorsun? Az eşya, az insan...

Kafka demiş bu sözü. Sırf bu söz için bile saygı duymak lazım bu adama. Çünkü haklı.

İnsanlar birbirlerine zarar veriyorlar. Her anlamda. Madde ve anti-madde ilişkisi misali, bir araya geldikleri anda bir patlama oluyor adeta. Hatta patlayışa neden olanlar kimi zaman en, en ve en yakınlarınızdaki insanlar oluyorlar. Böyle insanların ortak bir mottoları var. Şöyle ki:

"Ben yaşadım, o da yaşasın!"

İş hayatınızda böyle insanlarla karşılaşırsanız:
"Ben çektim, o da çeksin!" diyerek orada geçirdiğiniz zamanı boka bulandırmaya çalışacaklardır. Size çektirmeye çalışarak...

Arkadaş grubunuzda bu düşünceye sahip insanlar varsa, durum daha da kötü çünkü içlerindeki bu art niyetleri kullanabilecekleri alan çok geniş:

"Ben sınıfta kaldım, o da kalsın!"
"Ben o telefonu alamadım, o da almasın!"
"Ben kursa gidemedim, o da gitmesin!"

Her zaman ben neyi yapamadıysam, neyi yaşamadıysam, neyin fırsatını bulamadıysam; O'da aynılarını yaşasın arzusu içindedirler.

Ailede varsa, durum çok daha kötü. Belki de en kötüsü bu... Kendi çocukluklarıyla/gençlikleriyle sizi kıyaslayabilirler.

"Ben gençken bunları yapamadım, o da yapmasın."
"Beni şuraya göndermemişlerdi, o da gitmesin."

Hatta ailede yaşanabilecek en büyük sıkıntı şu temada gerçekleşiyor: Benim ailem benim hayatımın içine etti, bende ona aynısını yapmalıyım.

Böyle olunca da "Aileler daima çocuklarının içine eder zaten" diyen Bay Bacardi*  haklı çıkıyor.

En olmaması gerekeni bu. Neyse ki aile içinde böyle insanlar çok olmuyorlar.

2016'ın son demlerinde çirkin bir takım düşüncelere/olaylara tanık oldum. İnsanların birbirlerine ne kadar zıt olduğunu, birbirlerine zarar vermeyi ne kadar çok istediklerini bir kez daha hissettim.

2017 için, aslında genel olarak her yıl için tek dileğim olan umuda bir temenni daha eklemek istedim bu nedenle. İlave temennim en başta da belirttiğim gibi: Az eşya, az insan...

Selam sana Kafka...

*Bay Bacardi / Ölüm Pornosu - Chuck Palahniuk
Biyografik Bi'seyler!

1991 yılında İstanbul’da doğdu, büyüdü. Var oluşun rutini gereği yaşama ağlayarak başladığından, çocukluk dönemini bir hayli asi geçirdi. Bu asilikle içgüdüsel olarak ilk sisteme karşı tavrını önlüğünün ilk düğmesini iliklemeyi reddederek gösterdi. Keyiflendiğinde gülümsemenin bulaşıcı olduğuna inandığından sırıtıp durdu. Kızdığında bir başına somurttu. Kin tutmak yerine mahalle bakkalında ki yumurtaları kırmayı tercih etti. Allah'ın sopası yok cümlesinin doğruluğunu, annesinin yaptığı üzümlü kek tepsisinden üzüm çalarken çenesini yakarak tecrübe etti. Anaokulunda aşık olduğu kız yüzünden erken yaşta arabeske başladı. İlk azarını sokakta öğrendiği küfrü heyecanlı heyecanlı evde söylediği için annesinden işitti. Bir gün sokakta bilye oynamaktan sıkıldığında düşünmeye başlayarak felsefeye giriş yaptı. O gün bugündür düşünüyor ve büyümenin en çirkin yanının, büyümenin kendisi olduğuna inandığı için bu durumdan hep şikayet ediyor.


Yazıyı bir ifade biçimi olarak seçtiğinden beridir, yazıyor... Çok düşünüyor, bazen konuşuyor da ve yazıyor... İlk kitabı Pesimisyon / Aşk Yasaklı Kelime'yi Bu Şartlar Altında Ölemem adlı e-kitabı izledi. Ardından üçüncü kitabı ve ilk romanı olan Beni Sevmek Zorundasın yayımlandı. Şimdilerde Dışavurum Bültenleri adını verdiği çalışmasını elektronik kitap olarak yayınlama hazırlıklarını yaparken, diğer yandan ikinci romanı üzerine çalışıyor.


- 4 Şubat 91'de merhaba dünya temalı bir ağlayış tutturdu.

- Anadolu Ticaret Lisesi'nde Bilgisayarlı Muhasebe bölümünden mezun oldu.

- İstanbul Üniversitesi Muhave ve Vergi Uygulamaları Ön Lisans programını tamamladı.

- Marmara Üniversitesi Maliye Programına dikey geçiş yaptı ve Lisans öğrenimi devam etmekte.

- Aynı zamanda Anadolu Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Programında da ikinci Lisans öğrenimini sürdürmekte.

- Çeşitli edebiyat platformalarında (blog, site, forum, dergi vs.) yazdıktan sonra,

- 2011'den beri aktif olarak erdikaradeniz.com'da kişisel blogunu tutmakta.

- 2013'te ilk kitabı Pesimisyon'un yayımlamasıyla beraber, blogunu tamemen bir kişisel blog olarak kullanmaya ve günce dışında kalan metinleri kitaplarına saklamaya başladı.

- İkinci kitabını bir elektronik kitap olarak 2014'e yayınladı.

- Bunu 2015'te Beni Sevmek Zorundasın adlı üçüncü kitabı, ilk romanı izledi.

- 2016 Aralık ayında dördüncü kitabı olarak Dışavurum Bültenleri adlı bir elektronik kitap yayınladı.

- Fotoğraf çekerek çıktığı yolda, video ile derdini anlatmaya geçiş yaparak Youtube'a dahil oldu ve Mart 2016'dan beri Youtube'da içerik üretiyor.

- Ve yine bu yılda kendine bir 'henüz yaşarken yapmak istediğim şeyler listesi'ni hazırladı. Liste hızla genişlerken, bu listeyi tamamlamaya gayret ediyor. 

Muhtemelen devam edecek...
Probably to be continued...



Son Güncelleme
31.12.2016 Cumartesi
2016 Yılının Muhteviyatına Bir Göz Atalım

2016 yılında okuduklarımın, izlediklerimin kaydını tuttum ve yıl sonu bilançosuna bir göz atma vakti geldi. 2016 bitiyor... Yeni yılın muhteviyatını da tutacağım, kısmetse...

Neyse bu yıl toplam 32 kitap okudum ben. Çoğunluğu romanlar oluştursa da aralarında öyküler, şiirler vesaire de var. Liste şu şekilde:



1) Sinestezya - Jeffrey Moore
2) Cehenneme Övgü - Gündüz Vassaf
3) On Küçük Zenci - Agatha Christie
4) Dönüşüm - Franz Kafka
5) Ağır Roman - Metin Kaçan
6) Martin Eden - Jack London
7) Düş'mesek mi? - Didem Eyüboğlu
8) Zaman Makinesi - H. G. Wells
9) Son Ada - Zülfü Livaneli
10) Mor Delilik - Buket Konur
11) O.Ç. - Buket Konur
12) Sultanı Öldürmek - Ahmet Ümit
11) Benim Hüzünlü Orospularım - Gabriel Garcia Marquez
12) Benden Duymuş Olma Da | Büşra Nebati
13) Hayal Kahramanları | Sunay Akın
14) Şermin | Tevfik Fikret
15) Memleketi Ben Kurtaracağım | Gülse Birsel
16) Küçük Prens
17) Küçük Prens Tenimde
18) Sahilde Kafka | Haruki Murakami
19) Geyikli Park | Sunay Akın
20) Simyacı | Paulo Coelho
21) Tutunamayanlar | Oğuz Atay
22) Yolcu | John Twelve Hawks
23) Alın Teri | Jack London
24) Yer Altından Notlar | Dostoyevski
25) Tanrıların Masalları | Michael Köhlmeier
26) Bir Köy Hekimi | Franz Kafka
27) Ana Yazım Kılavuzu | Ömer Asım Aksoy ve Ekibi
28) Onlar | Adam Blake
29) Tabula | John Twelve Hawks
30) Ayraç Dergisi (76. Sayı)
31) Cinema 4D

1) 3 (Moonu)
2) The Lobster
3) Incendies | İçimdeki Yangın
4) Django Unchained | Zincirsiz
5) Conspiracy Theory | Komplo Teorisi
6) Rang De Basanti | Onu Sarıya Boya
7) Ağır Roman
8) Black Sea | Karadeniz
9) How To Train Your Dragon 2 | Ejderhanı Nasıl Eğitirsin 2
10) The Revenant | Diriliş
11) Mr. Nobody
12) Kötü Kedi Şerafettin
13) No Escape | Kaçış Yok
14) Deadpool
15) Barfi (Tekrar)
16) Ip Man 3
17) Maze Runner: The Scorch Trials | Labirent: Alev Deneyleri
18) The Signal | Sinyal
19) Spotlight
20) Antman
21) G. I. Joe: Retaliation | G. I. Joe: Misilleme
22) Real Steel | Çelik Yumruklar
23) Captain America: The First Avenger | İlk Yenilmez: Kaptan Amerika
24) Captain America: Civil War | Kaptan Amerika: Kahramanların Savaşı
25) Kocan Kadar Konuş: Diriliş
26) Gods of Egypt | Mısır Tanrıları
27) Niyazi Gül Dörtnala
28) Jason Bourne
29) Gattaca
30) Warcraft: İki Dünyanın İlk Karşılaşması
31) Sully
32) Little Miss Sunshine | Küçük Günışığım
33) The Game | Oyun
34) Contact | Mesaj
35) John Wick
36) Inferno | Cehennem
37) Infiltrator
38) El Cuerpo | Ceset
39) Trumbo
40) The Man from Earth | Dünyalı
41) Babel | Babil
42) Who am I? | Ben Kimim?
43) A Man for All Seasons | Her Devrin Adamı
44) Görümce
45) Arsene Lupin | Arsen Lüpen
46) The Purge | Arınma Gecesi

1) Leyla ile Mecnun (Yeniden - Devam Ediyor)
2) Fringe (Yeniden - Tamamlandı)
3) How I Met Your Mother (Tamamlandı)
4) Narcos (Devam Ediyor)
5) The X Files (2016 Mini Dizi - Tamamlandı)
6) Colony (Devam Ediyor)
7) Sherlock (Devam Ediyor)
8) Person of Interest (Devam Ediyor)
9) Continuum (Devam Ediyor)
10) Supernatural (Devam Ediyor)
11) Game of Thrones (Devam Ediyor)


1) Bütün Kadınların Kafası Karışıktır

2016 yılının Aralık ayından 1 yeni elektronik kitap yayınladım. Bu benim yayınlanan/yayımlanan 4. elektronik kitap olarak yayınlanan ise 2. kitabım oldu. Dışavurum Bültenleri adlı elektronik kitabıma ve diğer kitaplarıma göz atmak isterseniz burayı tıklayabilirsiniz.

1) Dışavurum Bültenleri (EKitap)

2016 yılının Mart ayında ilk içeriğimi yayınladığım youtube'da ise yıl sonuna kadar 45 videoya ulaştım. 45 güzel anı birikmiş... Videolara göz atmak için buraya tıklayabilirsiniz

Son olarak, aslında böyle bir kayıt tutmamıştım ama şu anda aklıma geldiği için baktım: Instagram'da 144 fotoğraf/video paylaşmışım. Bu bilgiyi neden verdim bilmiyorum ama dursun burada...

Sanırım 2016 yılına dair söylemek istediklerim bu kadar.
2016 yılı muhteviyatı bitti.

2017'de neler olacak?
2017 Yılı Muhteviyatı'nı takip etmek için tıkla lütfen.

Okunmayı Bekleyen Kitaplar
Ben, bir hedefe bağlanmakta hep problem yaşayan biri olarak kendime sık sık hatırlatmak zorunda kaldığım bir hedefim var. Sürekli tazeleyip, kendime bunu hatırlatsam da pek başarılı olamıyorum. Şöyle ki...

Kitaplığımdaki okunmayı bekleyen kitaplar bitmeden yeni kitap almayacağım konusunda tembihliyorum kendimi hep. Çünkü kitaplığımda okunmayı bekleyen çok kitap birikti ve dahası çok uzun zamandır bekleyenler de var. 

Sebebi de var tabi ki... Ya kitabı alırken sırf indirimde falan diye kendime hakim olmayıp almışım ve şu an için kitap aslında beni çekmiyor. O yüzden elime alamıyorum. Ya da tam ona sıra geleceği sırada yeni çıkan ya da yeni edindiğim bir kitap araya giriyor ve bu yüzünden onu / onları yine bekletmek zorunda kalıyorum falan...

Şimdi söz konusu bu okumayı hep ertelediğim kitapları belirledim. Liste bir hayli uzun fakat belki bu video kapsamında gaza gelip, hırs yapıp araya başka kitaplar sokmadan ki bu çok zor ama belki bu sefer okurum diye düşündüm.

Kitaplığımdaki okumayı uzun zamandır ertelediğim kitaplardan en azından ilk etapta okumak için 10 kitap belirledim ve bu 10 kitabı 1 Ocak'ta okumaya başlayıp 28 Şubat'ta bitirmeyi hedefliyorum. Bu benim yeni okuma hedefi denemem. Kaba bir hesapla her gün 50 - 60 sayfa okuyarak bu 10 kitabı 28 Şubat'ta tamamlayabileceğim. İki ay gibi bir süre için 10 kitap kimileri için az görünebilir ama benim için bu önemli bir rakkam. 

Özellikle de araya başka bir kitap sokamadan bu 10 kitabı okuma sürekliliğini başarabilecek miyim? Görceğiz. seçtiğim 10 kitap şu şekilde oldu:


Önümüzdeki 2 aylık süreç için 10 kitap demişken, 2017 yılında okumayı hedeflediğim kitap adedini de söyleyeyim. Doğrusu bu çok reel bir hedef olmuyor. Belki çok doğru bir şey de değil böyle hedef belirlemek bilmiyorum ama belki bu tarz mini hedefler, bu tarz uğraşlar okuma motivasyonumu artırır diye umut ediyorum. İşte bir atraksiyon olsun diye birazda... Neyse... 2016'da 50 kitap hedefi belirlemişim vikitapta ve sanırım şu anda 32 tanesini falan okuyabildim. 2017 için, 2016'da tamamlayamadığım bu 50 adetin üzerine 2017'nin 17 sini de ekliyorum ve gelecek yıl için minimum 67 kitap okumayı hedefliyorum. Yıl sonu muhteviyatında tamamlayıp tamamlayamadığımı göreceğiz...

Bu süreçteki gelişmeleri de blogumdaki yılın muhteviyatı kısmında takip edebilirsiniz. İzlediğim filmler, okuduğum kitaplar vesaire orada listeliyorum. 

Şimdilik Bitti...





Can Sıkıntısı Bülteni Gibi Bir Şey Bu!

Dışavurum!

Bir dizi halinde yazmayı hep sevmişimdir. Misal, Başıboş Saçmalıklar diye bir yazı dizim vardı eskiden. Bir süre o saçmalıkları yazdım ve nihayetinde bir kısmı Pesimisyon'da, diğer kısmı Bu Şartlar Altında Ölemem'de yerlerini aldılar. Ve Başıboş Saçmalıklar adını verdiğim yazı dizisi böylece bitmiş oldu.

Ama bu olmadı. Yani bir diziye bağlı olmaksızın yazmayı denedim/sevmedim/sürdüremedim... Bir başka seri ortaya çıktı. Ona da Dışavurum Bültenleri dedim. Bir süre Dışavurum Bültenlerini yazdım. İçimden ve aklımdan geçen hadiseleri bu bültenler aracılığıyla dışavurdum. Bir süre sonra yazmanın yeterli olmadığını hissedip, belki daha fazlasını ya da sadece biraz daha farklısını yapmak istediğimden mütevellit Bir Nevi Radyo başlığı altında Dışavurum Bültenleri adlı radyo kayıtları yapmaya başladım. 4-5 program yaptıktan sonra bu radyo kayıtlarıyla da yetinemedim sanırım... Youtube'a taşıdım bu bültenleri. Dışavurum Bültenleri başlığı altında videolar hazırladım/hazırlıyorum. Geçtiğimiz günlerde bu Dışavurum Bültenleri'ni ve daha fazlasını bir ekitap formatında paylaştım. Böylelikle bir yandan 4. kitabımı, 2. ekitabımı yayınlarken diğer yandan yazı dizisi olarak bir seriyi daha bitirmiş oldum. Dışavurum Bültenleri videoları muhtemelen devam edecek fakat yazı dizisi bitti.

Sonuç!

Bu bir çeşit ritüel gibi bir şey. Mental bir hadise belki ya da... Neyse, dilimin ucundaki benzetmeyi aktaramadım buraya fakat netice itibariyle yeni bir yazı dizisine başlamam gerekiyor... 

Bu kafamdaki soru işaretleri curcunasından yalnızca bir tanesiydi ve ben düşünüp dururken, bu akşam canımın bir parça daha fazla sıkıldığını fark ettim. Tüm bunların üzerine bir de bu can sıkıntısı hali ortaya çıkınca, bir ışık yandı. Bir başka yazı dizimi daha hatırladım. Bir zamanlar Can Sıkıntısı Bültenleri'ni yazardım ben. Hatırladım. Bu yazıyı da sırf o diziyi yad etmek için, tamamen sıkıntıdan yazıyorum sayın okur... 

Bu Can Sıkıntısı Bültenleri'ni anlık gel gitler eşliğinde cereyan eden bu sıkıntılı hallerden arınmak amaçlı yazardım. O anlarda neler yaptığımdan, nelerle uğraştığımdan, gündemimden bahsederdim. Yine aynısını yapacağım...

Ben, bu aralar...
Şimdilik adı konusunda net olmamakla birlikte '36 Saat' olarak düşündüğüm bir roman üzerinde çalışıyorum. Tamamlayabilirsem sanırım en değerlim olacak. Çünkü ümitliyim. Bir roman. Biraz polisiye, gizem, belki biraz dram ve birazda sosyo kültürel meseleler var içinde. Heyecanlıyım...

He, bir de bir ara bir edergi misali bir blog hazırlamıştık. Üç sayı yayınlamıştık. Biz Öyle İnsanlar Değiliz demiştik adına da yazarken... Birkaç arkadaşım yeniden yazmak istediği için yeniden yeni bir sayısını yayınlayacağız Ocak 7'de... Onu hazırlıyoruz bir yandan... (Yazı, öykü, çizim, vs. ile katılmak ister misiniz?)

Tosbağa Kitap'ta var... Mesela ortak bir şeyler olsun istiyorum. Bir öykü ekitabı çıkartalım mesela... Yazıya gönül vermiş, öykü yazmayı sevenlerle mesela bir öykü ekitabı oluştursak... Ortak bir çalışma... Güzel olmaz mı?

Bu aralar, youtube için de bir şeyler hazırlamaya çalışıyorum. Aklımda çok fazla fikir birikti. Yapmak istediğim çok fazla video fikri var ama işte yavaş yavaş oluyor...

Tabi ki hayat sadece bunlardan ibaret değil. Bir de işin sıkıcı kısımları var. Okulun son demleri ve bitmeli artık mesela. Sonrasında askerlik var...

O zamana gelene kadar haftada üç gün gönüllü (bknz. gönüllü) staj yaparak kendimi mesleki anlamda geliştirmek istiyorum fakat böyle bir staj bulmak Türkiye şartlarında neredeyse imkansız. Çünkü tek bir gerekliliği var bu stajın, oda bende yok... (bknz. torpil.)

Bu aralar...
Aslında bu aralardan kastım 2016'nın tamamı oluyor... Sıkıntılıyım. Tüm yıl boyunca kozmik şakacıyla beraber takıldım desem abartmış olmam, inanın. 2016 yılındaki beni tanısaydı eğer Murphy, kanun falan yazmazdı eminim.

Şimdi size 2016'mı özetliyorum.
Birçok işim ters gitti. Birçok şey istediğim gibi olmadı. Birçok şey saçma sapan hale geldi. Bu durumlardan bazılarını farklı şekilde anlatmayı planladığım için burada detay vermiyorum ama 2016 genel olarak meymenetsiz bir yıldı.

He, iyi şeyler olmadı değil, oldu. Ama artılar ve eksiler toplandığında sonuç ekside kalıyorsa, söylenecek bir şey yok demektir.

O yüzden 2016 gidecek diye hiç üzülmüyorum. Ne hali varsa görsün! İşin komik tarafı 2016'ya karşı böyle iyi! dilekler besleyen tek kişi ben değilim. Yakın çevremde benzer durumdan muzdarip başka insanlarda var. Hatta ulusal ve uluslararası yaşanan olaylar da göz önüne alındığında 2016'nın genel olarak ve insanlığa karşı sürdürmüş olduğu bir nemrutluk olduğunu söyleyebilirim.

Neyse, yeni yıla daha çok var. Bu bir yıl sonu kapanış yazısı değildi. Kapanışta da yazacağım hiç şüphesiz.  Bu bir can sıkıntısı bülteniydi ve şimdilik bitti.


Anneler de mi Yalan Söyler?
2013 Yılında yayımlanan ilk kitabım Pesimisyon'da Annelerde mi Yalan Söyler adında bir şiir vardı. Son dönem gündemindeki 'siyah' temalı haberler arttıkça ve bu artan haberler içimi burktukça o şiiri anımsadım. Yeniden okudum. Ve o şiirden yola çıkarak şöyle bir klip ortaya çıktı...

Huzur, nerede huzur? Hani bazen kader gülümserdi insana... Nerede? Bize de gülecek kader nerede?

Hatırlıyorum. Evet, evet hatırlıyorum. Sen demiştin. Bugünler de geçecek demiştin, hatırlıyorum.
Bugünler geçecekti ve adeta gözyaşlarımız mutluluktan akacaktı falan? Şimdi ne oldu?

Ne zaman sitemlerim birikse ve dudaklarımda birer küfre dönüşecek olsa, avuçlarınla yanaklarıma dokunurdun. Bu bir sus deme şeklindi. Susardım ve sen inan bana derdin, inan bana o günler gelecek derdin… Neden hala gelmedi?

Bir dışarıya bak! Dışarıda çığlıklar var duyuyor musun? Ağlayanlar var, canı yananlar var, çaresiz kalanlar var, dışarıda ölenler var! Birilerinin canı yanıyor. Canım yanıyor. Hepimizin canı yanıyor.

Bütün bu pisliğe karşılık umut diyorsun. Umut. Umut güzel şey… Hep böyle derdin. Umut güzel şey… Bana umut etmeyi öğrettin. Ama umutlarım bir bir kırılırken, bu çaresizliğe, bu bekleyişe katlanmayı neden öğretmedin. Hayır. Umut boktan bir şey…

Çok zaman geçti. Birçok değişti ve bir o kadar şeyde değişmedi. Sen mesela… Hala aynısın. Hala aynı şeyleri söylüyorsun. Hala bekle diyorsun. Sabret diyorsun.  Umut diyorsun. Bana hala boş laflar ediyorsun. Hala bomboş ümitler…

Anne… Yoksa… Anneler de mi yalan söyler?

Bir Kitap: Yolcu | John Twelve Hawks

Hikayeye girmeden önce biraz teknik kısımlardan bahsedelim. 2011 yılında Doğan Kitap tarafından 1. Baskısı yapılmış. Sıla Okur çevirisiyle yayımlanan Yolcu, 378 sayfalık bir kitap. Yazarı ise John Twelve Hawks. Doğan kitabın sitesinde okuduğuma göre (fakat bu bilgi güncel olmayabilir. Sonuçta 2011 yılında girilmiş bir bilgi ve artık geçerliliği olmayabilir ama) bu bilgiye göre yazarın ismi gerçek ismi değil, bir takma isim bu. Yazarın editörü dahi kendisiyle yüzyüze görüşmemiş. Röportaj vesaire yapması gerektiğinde bunu e-mail aracılığıyla yapıyormuş. Televizyonu falanda yokmuş. Sistemin tamamen dışında kalmaya çalışan biriymiş. Tıpkı kitaptaki soytarılar gibi… Soytarılara da birazdan değinicem…

Biraz kitabın konusundan bahsedecek olursam. Öncelikle kitapta bizim gibi normal insanların dışında, Yolcular, Soytarılar ve Tabula ya da diğer adları Biraderler olan bir grup var. Hani hep dünyayı yöneten aileler olduğu söylenir. Birçoğunuz bu tarz bilgileri bir şekilde duymuşsunuzdur. Aslında bu kitaptaki Tabula yani Biraderler bir anlamda o aileleri temsil ediyor gibi… Bir ülke değil, tüm dünyayı kontrol altında tutmaya çalışan bir grup… Her yere elleri uzanan bir grup bunlar. Tabulanın yegane amacı tüm insanları kontrol altında tutmak olduğu için hiçbir inşan kendisinden bağımsız olarak hareket etsin istemiyorlar. Tüm kameralar, bütün ATM’ler, her şey onların kontrolünde. İnsanlar farkında olmadan her saniye izleniyorlar aslında. İnsanlar hep bu düzenin içinde kalsın istiyorlar falan…

Diğer bir grup ise Yolcular. Doğuştan başka alemlere geçme yetenekleri olan insanlar. Bana göre, benim şahsi düşünceme göre bunlar aslında Peygamberler, Ermiş kişiler, Bilim adamları , Aydınlar falan olabilir. İnsanların birşeylerin farkına varmasına, gözlerinin açılmasına, gerçeği görmesine neden olan, dolayısıyla Tabula’nın karşısında mücadele eden insanlar… Bu sebepten dolayı da Tabula yüzyıllardan beri Yolcuları aramakta ve infaz etmektedir. Ve tüm yolcuların yok edildiği sanılmaktadır.

Diğer yandan Soytarılar var. Ki kitapla ilgili eleştireceğim bir konu mesela bu ad olabilir. Soytarı adı bence gerek kitabın ruhuna gerek bu karakterlere çok yakışmamış. Daha yakışıklı bir isim takılabilirmiş. Her neyse soytarılarda Yolcuları, Tabuladan korumaya yemin etmiş olan, hayatlarının sonuna kadar bu uğurda mücadele eden savaşma ve tabiki öldürme konusunda çok iyi eğitim almış kişiler. Yolculara gerekirse onlarla birlikte ölecek kadar bağlılar.

Şimdi bu tanıtımı yaptıktan sonra kitabın konusu şöyle. Maya adında normal bir insan gibi yaşamak için geçmişinden kaçmaya çalışan bir soytarımız var. Fakat geçmişten kaçmak her zaman hele ki böyle bir geçmiş söz konusuysa mümkün olmuyor ve bir anda kendini gelişen olayların ortasında buluyor. Büyük olaysa şu: Az önce tüm yolcuların yok edildiğini söylemiştim. Ama hala hayatta iki yolcu kalmış olabileceği ihtimali çıkıyor ortaya. O halde o yolcuların korunması gerekiyor. Peki kim koruyacak tabi ki Maya…

Fakat bu defa bir farklılık var. Tabula bu defa bu yolculara ulaşıp onları öldürmek değil, başka alemlere geçebilme yeteneklerini keşfetmek için onları araştırmak, onları kullanmak istiyor. Bu yüzden öldürmenin değil, onları yakalamanın derdine düşüyorlar. Bu kitapta Tabula, Yolcular ve Soytarılar arasındaki aksiyonu bir an olsun düşmeyen mücadeleyi okudum. 

Kitap hakkında şunları söyleyebilirim ki: kesinlikle popüler olmaya, elden ele dolaşmaya, okunmaya layık bir kitap. Tabir i caizse patlamamış, gözden kaçmış. Son zamanlarda elimden düşüremeden, bir solukta okuduğum kitaplardan biri bu oldu. Ve ben genelde bir sonraki sayfayı merakla çevireceğim, o aksiyonun, hızın kesilmediği kitapları okumayı severim. Bu kitap bu anlamda çok doyurucu bir kitaptı. Daha ilk sayfadan başlayan aksiyon kitabın sonuna kadar devam ediyor. Hani bazen bir polisiye bir gerilim bile okuyor olsanız bazı yerlerde durağanlaşabilir, bazı yerleri sıkıcı olabilir. Bu kitapta bana bu hiç olmadı. Baştan sona kadar sürükleyiciydi. O yüzden elinizde varsa ama henüz okumadıysanız ya da bir sahafta falan rastlarsanız muhakkak edinin ve okuyun derim. Elbette bu göreceli bir durum, herkes aynı şeyi beğenmeyebilir ama bu kitabı bence beğenirsiniz.

Tüm bunları söyleyip, ballandıra ballandıra anlattıktan sonra kötü haber, başta da söylediğim gibi satışı şu anda yok. O yüzden bu bir duyuru olsun aynı zamanda. Olurda bir sahafta yada bir internet sitesinde falan serinin diğer kitapları olan Tabula ve Altın Kenti görürseniz bana bir haber verin lütfen. Çünkü ilk kitabın etkisi hala tazeyken devamını da okumak istiyorum.


Etik, Ahlak ve Değerlerin Canı Cehenneme

Sıkıntılı hallerdeyim. Bundan sebepten direk konuya giriyorum sevgili okur. Eskiden ahlaki değerlere sahip olmak, bu değerlerin gerektirdiği şekilde davranmak pek mühim özelliklerdi.Gerek özel hayatta, insan ilişkilerinde hatta iş hayatında bu değerlere sahip olmak fark yaratıyordu. Sizi bir üst basamağa taşıyacak meziyetlerdi bunlar. Eskiler bilir...

Şimdilerdeyse durum değişti. Bu değerlere sahip olmak bir zaaf olarak yaftalanıyor. Bu yaşamak yolculuğunda ileriye doğru yol alabilmek için bu duruma ayak uydurman gerekiyor. Dürüst olmamalısın. Aptal değilsin ya... Hele iyi niyetli olma cehaletini gösterirsin kafadan kaybediyorsun.

Sahip olman gereken şeyler çok net aslında. İçten pazarlıklı ol. İkili oyna. Yalan söyle. Dürüstlükten uzak dur. Daima art niyetli ol ve bu çizgide hareket et. Göreceksin ki önündeki kapılar bir bir açılacaktır.

Son birkaç yıldır büyük bir istikrar göstererek yerimde sayıyorum ben. Oysa formül çok basit. Çözüm yolu açık, net...

Tek bir soru kalıyor geriye...

Böyle bir değişimi bünyem kaldırabilir mi? Bu seviyeye çoktan atlamış insanlarla bir şekilde iletişim halinde olmak bile midemi bulandırırken, böyle bir insan olmaya kalkmaya midem dayanabilecek mi?

Anlayacağın sevgili okur, kafamda yine dumanlar var. Yine sorular var. Yine sorunlar var. Biraz kendimi yiyip bitireyim ben, sende bunları düşün bir!


Bütün Öğretmenlerin Öğretmenler Gününü Kutlamıyorum!
Bugün 24 Kasım, 1928’te Mustafa Kemal Atatürk’ün Millet Mektepleri’nin başöğretmenliğini kabul edişinden beri öğretmenler günü olarak kutlanan 24 Kasım bugün…

Aslında birkaç ay öncesinden beri bugünle ilgili, bugüne özel bir video hazırlamak için düşünüyordum fakat son günlerdeki yoğunluktan dolayı fırsat bulamadım bunu yapmaya ama yine de öğretmenler günü için, birkaç şey söylemeden edemedim.

Bugün 24 Kasım Öğretmenler günü ve ben bütün öğretmenlerin öğretmenler gününü kutlamıyorum. Bunu yapamam. Eğer bunu yaparsam çok büyük haksızlık etmiş olurum. Çünkü, bakın öncelikle mesleği düşünelim. Öğretmenlik. Toplumda ‘iyi meslek’ olarak bilinen mesleklerden… Tıpkı polislik gibi ya da doktorluk gibi ya da avukatlık gibi…

Ama bence, ne yazık ki öğretmenlik iyi bir meslek değil. Polislikte değil. Doktorluk ya da diğer iyi meslek olarak bilinen mesleklerde iyi meslekler değil.

İyi olan şey, iyi olması gereken şey insanlık… Bizim öğretmenlik mesleğini ‘iyi meslek’ olarak tanımlamamızın nedeni insanlığı iyi olan bireylerin bu mesleği yapmış olmaları ve bizim onların hikayelerini okumamız, duymamız. Hatta böyle insanlara rastlama şansını yakalamamızdır.

Kötü bir insan öğretmen olup kötü şeyler yaptığında, ya da o kötü insan polis olup görevini kötüye kullanıdğında ya da bir doktor ya da diğerleri işte… O mesleğe salt ‘iyi’ diyemeyiz bana göre. Özellikle günümüzde o kadar akıl almaz, o kadar yok artık dedirten haberleri duyarken…

O yüzden bugün 24 Kasım Öğretmenler günü ve ben bütün öğretmenlerin öğretmenler gününü kutlamıyorum. Bunu yapamam. Eğer bunu yaparsam çok büyük haksızlık etmiş olurum.

Bizim öğretmenlik mesleğini ‘iyi meslek’ olarak tanımlayıp, aklımıza bu şekilde kazımamızı sağlayan, önce iyi insan sonra iyi öğretmen olanlara… Filizlere… İlkerlere… Yeşimlere… Fatmalara… Gülnihallere…  Bütün öğretmenlerin değil, böyle öğretmenlerin öğretmenler günü kutlu olmalı bence. İyi ki varlar…


no image
İhtiyacınıza en uygun kredi seçeneklerini, en cazip faiz oranları ile sizlerin karşısına çıkartan Kredi Denizi, gelir ihtiyacının doğduğu son dönemlerde pek çok kişi tarafından rağbet görüyor. Düşük faiz oranları ile müşterilerin ödeme gücünü zorlamayan kredi türlerine siz de artık kolaylıkla Kredi Denizi üzerinden ulaşabilecek ve süreç hakkında detaylı bilgi sahibi olabileceksiniz. Tek tıkla ulaşabilir ve kendinize en uygun ödeme planını hazırlayarak geri sayıma başlayabilirsiniz. Unutmayın online süreçte, size destek olan ve kredi konusunda pratik çözüm önerileri sunan tek danışmanınız Kredi Denizi. Online adres üzerinden buraya tıklayarak gerekli konuda bilgi edinme şansı elde edebilirsiniz. 

Kredi Denizi'nin Sağladığı Katkılar Nelerdir? 

Tüm bankacılık işlemlerini ve kredi alımı aşamasında gereken prosedürü, siz değerli müşterileri için pratik bir şekilde hallederek kolaylık sağlayan Kredi Denizi, bünyesinde geri ödeme imkânları bakımından en esnek şartlara sahip olan kredi seçeneklerine yer veriyor. Üstelik sistem üzerinde devlet desteklerinden hibe ödemelerine, tüketici kredilerinden Mortgage kredilerine kadar daha pek çok detaylı kredi türleri hakkında bilgi elde edebilmek mümkün oluyor. Tek tek bütün bankaların online sitelerini gezerek bilgi elde etmek, karşılaştırmak gibi sizi yorucu ve zaman alıcı işlerden alıkoyan Kredi Denizi ile siz de hemen bankaları kıyaslayarak kendinize en uygun finansal kuruluşu belirleyebilirsiniz. 

Örneğin; Banka çemberi arasından DenizBank'ın sunduğu imkânlardan yararlanmak istediğinizi varsayalım. Bunun için öncelikle DenizBank'a ait tüm ihtiyaç, taşıt ve konut kredilerini karşılaştırabilir ve karşınıza çıkan faiz oranları arasında bir kıyaslamaya gidebilirsiniz. Böylelikle hem ihtiyacınıza yakın kredi türünü belirleyebilecek hem de bütçenize uygun kredi seçeneğine daha kolay şekilde kavuşmuş olacaksınız. Dilerseniz öncelikle bankaya ait taşıt veya konut kredi türlerinden birisini seçtikten sonra, hesaplama yapabilir ve böylelikle ödemeniz gereken anaparanın yanı sıra aylık ve toplu bazda faiz tutarınızı öğrenme imkânı da yakalayabilirsiniz. Kredi Denizi ile tüm ödeme süreçleri online ortamda işlenir. Buraya tıklayarak tüm gelir ihtiyaçlarınız için aklınıza takılan sorulara cevap bulabilir ve böylelikle kredi başvuru sürecine dair daha tedbirli hareket edebilirsiniz.
Bir Ulusun Ağladığını Gördüm

O kasım gününü kovalayan günlerde ne yaptığını, ne yapacağını bilmeyen deliler gibiydik. Mavi boşlukta ışıl ışıl yanan güneş yerini karanlık bir göğe bırakmıştı. Puslu bir sabahın yarı aydınlığında, Atatürk, bir daha dönmemecesine İstanbul'u bırakıyor, Başkente, Ankara'ya gidiyordu. İstanbul, caddeler boyunca onun yoluna dökülmüştü. Yüzler yine solgun, yine bitkin, yine şaşkın, oysa bir çok şeylerle dolu bir bekleyiş içindeydi. İstanbul'lular mutlu geçmişlerinin son gününü yaşıyorlardı. Az sonra Atatürk, çiçeklerle örtülü kocaman bir tabutla geçecek; yüzlerini bir daha görmeyeceği, içlerine bir daha karışmayacağı, aralarında bir daha dolaşmayacağı milyonları ardında bırakarak, son yolculuğuna çıkacaktı.

Çevresini Generallerin sardığı tabut görünür görünmez, o ana kadar acıdan kıvranan insan yığınları, oldukları yerlerde yeniden dondular. Önce, caddeleri, bir duayı, bir yalvarışı, bir sitemi andıran Tanrısal bir mırıltı kapladı. Sonra, tek, kocaman bir hıçkırık, o puslu göğü kavrayan bir gürültüyle tabutun üstüne döküldü. Bir insan, beş insan, bin insan değil bir ulus ağlıyordu. Sarsıla sarsıla, hıçkıra hıçkıra...
O Halde #SenKimsin

Bir gün herkes Fenerbahçeli olursa, Galatasaraylı ya da Beşiktaşlı ya da herhangi X takımlı olursa, birgün herkesin aynı takım taraftarı olduğu bu atmosferde sizin o takımın taraftarı olmanızın bir anlamı kalacak mı?

Youtube'da hazırladığım önceki videolarımdan birinde bu soruyu size sormuştum. Farklı olmanın kötü değil aslında bizim için iyi bir şey, hatta bir ihtiyaç olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Ama daha da öncesine gidersek, ben bu soruyu önce kendime sordum. Kendi içimde bir cevap aradım bu soruya. Ve bu arayış sonucunda da herhangi bir şeyi fanatizm derecesine kadar savunmanın yanlış bir eylem olduğuna karar verip, hayatımdaki her duruma, olguya, kişiye her şeye arada bir mesafe bırakarak ve anlamaya çalışarak yaklaşmaya başladım. Kendime sorduğum bu soru için verdiğim cevaplar, benim gibi düşünmeyen, benim gibi davranmayan, benim gibi olmayan insanlara saygı duyabilmeyi öğretti bana. “Öteki” olarak görüp dışlamanın yanlış olduğunu öğretti.

Dipnot: Ama ne kadar farklılıklara saygı göstermeye çalışsam da ego, menfaat ve art niyetle hareket eden insanları anlayabilmekte zorlanıyorum.

Kendime sorduğum farklı sorularda vardı? Zaman zaman “Ben burada ne yapıyorum” diye sorarım kendime mesela, olduğum yerdeki varoluş amacımı yitirmemek için ya da amacımı yitirdiğimi düşündüğüm anlarda yeni bir amaç belirleyebilmek için…

Ya da bazen, ben kimim diye sorarım kendime. Bugünde bunu yapacağım. Bugünde, ben kimim diye soracağım.

Ben Kimim?

Ben birçok şey yapmak isteyen biriyim. Birçok şeyi merak eden ve bunları öğrenmeye çalışan biriyim. Bu merak ve öğrenmenin bir meyvesi olarak burada sayılırım zaten. Merak ettim. Web site kurmaya başladım. Merak ettim. Fotoğraf çekmeye başladım. Merak ettim ve bir radyo yayını yaparken buldum kendimi. Merak ettim videolar çekmeye, anılar biriktirmeye başladım. Ne gelirse, meraktan geliyordu cidden…

Bir de hep yazdım ben. Aslında ortaya çıkan metnin türünü çok önemsemedim hiçbir zaman. Bir şiir, bir deneme ya da bir öykü olması önemsizdi. Önemli olan o satırlar vesilesiyle bir şeyler anlatabilmiş olmamdı. Blog yazmakta bunun bir uzantısı oldu diyelim. Sonrasında yine merak, öğrenme arzusu, ortaya birşeyler koyabilme çabası yazdıklarımı kitaplar haline getirebilmemi sağladı. Yıllar hızla geçerken, bir şeyler anlatmak için yazmanın yeterli olmadığını hissedip konuşmaya da başladım. Önce radyo benzeri eylemlere girişip ardından soluğu youtube da aldım.

Aslında hobilerimi kategorize edecek olsam, ilk sıraya öğrenmeyi koyardım muhtemelen. Fakat öğrenmenin, kendini eğitmenin içinde bulunduğumuz sistemde, okul sıralarından geçmediğini kavradığımdan beri bu öğrenme ihtiyacımı kendi çabamla, araştırmalarımla karşılamaya çalışıyorum. İstanbul Üniversitesi’nde Ön Lisans’ı tamamladım. Anadolu Üniversitesi ve Marmara Üniversitesinde bu çabayı sürdürüyorum hala. Fakat esas öğrenim, esas eğitim kişinin bizzat kendisine bağlı bunu biliyorum. İnsanların bir şeyler öğrenmesinden korkarak eğitim veren sistemlerin bu amaca hiçbir artı katmayacağını biliyorum.

Her zaman doğru bildiğini söylemeye çalışan biri oldum ya da bir arkadaşımın dediğine göre insanlara duymak istediği şeyleri söylemeyi beceremeyen biriyim. Yani bilirsiniz işte, biri size gelip bir konuda fikir istediğinde aslında sizin onu onaylamanızı bekler. Siz o zarar görmesin diye açıklamalara girişip, bu durumu onaylamazsanız, kötü olursunuz.

Neyse, özetle ben, 25 yaşımdayım. Adımı zaten biliyorsunz. Kendimi bildim bileli ev sahipliğimi yapan şehir İstanbul. Kova burcuyum. Ben insanım. Hatalar yapıyorum. Bunlardan ders alıyorum. Öğreniyorum. Güldüğüm ve ağladığım zamanlar oluyor. Kitap okuyorum. Film izliyorum. Düşünüyorum. Seninle aynı fikirde olabilirim. Seninle aynı şeyleri düşünüyor olabilirim. Ya da seninle iki zıt kutupta olabilirim. Ama bu önemli değil. Ben sana saygı duyuyorum.

Bunları anlatmamın nedeni, seni tanımak istiyor oluşumdu. Beni tanıdın, o halde sen kimsin?



Hasta Ben ve Mim

Son dönemde ortalıkta dolaşan virüsler, epey azılı çıktılar. İyileşememek üzere hastayım. Haliyle blogda ve youtube'da bir es vermek durumunda kaldım. Hoş, fena olmadı. Bunu bir kuluçka olarak değerlendirip, aklımdaki yeni fikirleri, yeni projeleri netleştirme üzerinde çalışma fırsatı buldum.

Henüz tam iyileşemedim ama dahamutluyuz.com blogunun sahibi Yurdagül Hanım bana bir mim gönderince bloga uğrama vakti geldi.

En son mimi ne zaman hazırlamıştım bilmiyorum, uzun zaman sonra iyi oldu bu.

Mim konusu "En Sevdiğim 15 Kitap"

Geçtiğimiz günlerde hatta son videolarımdan biri en beğendiğim 10 kitaptı. Güzel bir tesadüf oldu.

O 10 kitap için aşağıdaki videoya göz atabilirsiniz.
O 10'a kitaba ilave olarak:

1) Yolcu / John Twelve Hawks
2) Zaman Makinesi / H. C. Wells
3) Erken Kaybedenler / Emrah Serbes
4) Oğullar ve Rencide Ruhlar / Alper Canıgüz
5) İki Şehrin Hikayesi / Charles Dickens aklıma gelen ilk 5 kitap oldu.

Bu mimi böyle yapmış olayım. Ben antibiyotiklerimin refakatinde odama kapanmaya gidiyorum şimdilik...
Kitap Okurken Satır Altlarını Çizmek ya da Çizmemek: Bütün Mesele Bu!

Kitap okurken satır altlarını çizer misiniz? Ya da sayfa kenarlarına küçük notlar aldığınız olur mu? Bugün bu konu hakkında konuşmak istiyorum. Çünkü benim, bu konuda biraz kafam karışık…

Sanırım bu konuda okur iki gruba ayrılmış durumda. Bir kısım kesinlikle kitaplara herhangi bir müdahalede bulunmamayı, altını çizmemeyi, notlar almamayı tercih ediyor. Hatta tercih etmekten de öte, kitaba yapılacak her dokunuşun kitaplara zarar vermek olduğu savunuluyor. Not alınmak isteniyorsa, bir not defteri taşımak, post it kullanmak tercih edilmeli onlara göre…

Bir grupta tam tersi düşünceye sahip… Satır altlarını çizmeden ya da kenarlara küçük notlar almadan yapamıyorlar. Hatta altı çizilmeden, notlar alınmadan okunan kitap okunmuş sayılmaz diyenler var…
Ben şu anda Tutunamayanlar’ı okuyorum ve bu kitaptaki karakterlerden Turgut Özben, arkadaşı Selim’den bahsederken şöyle diyor: “kitaplara ithaflar yazmak, beğenilen satırların altını çizmek, sayfaların kenarına düşüncelerini yazmak selim'e, kendini elevermek, insanların ortasında çırılçıplak kalmak gibi geliyordu." Anladığınız üzere Selim’de haz etmezmiş bu durumdan. Peki siz ne düşünüyorsunuz bu konuda…

Benim bu konuda düşüncem, daha doğrusu kafa karışıklığım şu şekilde. Öncelikle kitapların zarar görmesine karşıyım. Bu konuda da biraz hassas olduğumu söyleyebilirim. Yani sayfa kenarlarının kıvrılması, kapağının kırılması, geriye katlayarak okumak… Bunlar beni gerçek anlamda rahatsız eden eylemler. Ki bu yüzden birine ödünç kitap vereceksem –ki artık mümkün olduğunca kimseye ödünç kitap vermemeye çalışıyorum, çünkü giden birçok kitabım geri gelmedi- ama olurda vereceksem de bu konunun altını çize çize veriyorum. Çünkü bu konuda da farklı düşünenler var. Kitabı katlayarak, kıvırarak daha rahat okuyorlar mesela. Ben öyle düşünmüyorum ve bu anlamda kitaplara, en azından kendi kitaplarıma zarar vermeme taraftarıyım.

Altını çizme ya da not alma konusu biraz daha farklı. Son döneme kadar bu konuyla alakalı da bir öncekine benzer şeyler düşünüyordum, kesinlikle karşıydım. Hiçbir kitabımın altını çizmedim. Bu iş için bir defter tutmaya karar verdim birkaç yıl önce. “kitaplardan alıntılar defteri” diye oldukça düz mantık bir isim verdiğim bu defterle aram başlangıçta oldukça iyiydi. Keyif alarak yapıyordum. Aslında bunu sürdürebilmeyi de çok isterdim çünkü bu defteri bu şekilde doldurabilsem, müthiş olurdu. Arada bir alıp bunu okumak bile, okuduğum birçok kitabı yeniden hatırlamaya, o kitapları okurken hissettiklerimi yeniden hissettirmeye yeterdi. Ama bu kolay bir şey değil. Bir süre sonra bu sürdürülemez bir çaba haline geliyor. Sebebi, yanımda bir not defterini sürekli taşıyamayacak olmam. Metroda kitap okurken bir anda defteri açıp not alamayacak olmam. O halde şöyle bir şey yapmayı denedim. Dışarıdayken, deftere yazamayacağım zamanlarda cep telefonuma küçük notlar alıp, eve döndüğümde onları temize çekmeyi denedim bir süre. O da olmadı. Çünkü hem telefonu çıkarıp ona not almayı denemek vakit kaybettiriyodu, kitaptaki konudan kopartıyordu okurken, hem de bunları temize çekecek zaman olmuyordu. Ben kitap okuduğum zamanın %80’inde dışarda oluyorum. Toplu taşımada, kafede, parkta, avmde… Çünkü vakit yok. İş, okul vesaire bunları bir kenara bıraktıktan sonra bana kalan zamanın büyük kısmında uğraştığım bir takım şeyler var. Mesela blog yazıyorum. Üzerinde çalıştığım yeni bir kitap çalışmam var. Yaklaşık 5-6 aydır youtube dayım ve buraya videolar hazırlamaya çalışıyorum. Fotoğraf çekmeye çalışıyorum. Ee tüm bunlardan kalan zamanda özel hayatıma da vakit ayırmam gerekiyor. Şimdi böyle bir kaosun içinde mecburen kitaba vakit yaratmaya çalışmak zorundayım. Daha doğrusu bulduğum her arada, yolda nerede olursa bu boşlukları okumak için kullanmam gerekiyor. Her fırsatı değerlendirmek gerek. Hadi okuyacak zamanı ayarladım. Bir de eve dönüp bunları temize çekçek zaman, imkansız. Kaldı ki ders notlarını bile hiçbir dönem tam olarak temize çekebilmiş biri değilim ben.

İşte bu sebeplerden dolayı, satır altlarını çizmek, kenarlara notlar almak fikrine yavaş yavaş sıcak bakmaya başladım bir süre önce. Çok karşı olmama rağmen, fikrim değişti. Henüz yapmadım. Yani kendi fikrimde bunu legalleştirsem de denemeye yeltenememiştim. Ve bu kararsızlığımdan dolayı da son okuduğum 4-5 kitaptır hiçbir not almadan okuyup geçiyorum. Beğendiğim yerler oluyor. Hatırlamak, dönüp tekrar bakabilmek istiyorum ama not almıyordum.

Sonra geçtiğimiz günlerde bir şey düşündüm. Şu anda kitaplığımda tahmini olarak 250 – 300 kitap olabilir. Bu kitaplar arasından okuduklarımın, hatta okumadıklarımın bile bana kattığı bir şeyler var. Okuduğum ve bana dokunan, bana bir şeyler katan, bende izler bırakan kitaplar var. O kitaplar benim. Öyleyse aramızda bir bağ olmalı. Ama yok… Hiçbir kitap benden bir iz taşımıyor. Bizim aramızda bir bağ da yok bu yüzden. Tek taraflı bu ilişki… Ben öldükten sonra kitaplar el değiştirecek ve kimse bunlar Erdi’nin kitapları demeyecek. O halde neden bir kütüphane oluşturma çabası içine giriyorum ki… Neden yer kaplasın odamda bu kadar kitap. Eğer yer kaplıyorsa, onları düzenlemek için zaman harcıyorsam, onlara hayatımda yer veriyorsam, bana bir şeyler kattıklarını düşünüyorsam, benimde onlarda iz bırakmış olmam gerekmez mi? Bir bağ olması gerekmez mi? Bu bir çeşit sahiplenme arzusu herhalde. 

Ee dediğim gibi kitap ödünç vermeyi artık çok tercih etmediğim için bir başkası okurken, benim aldığım notlar, benim altını çizdiğim kelimeler onun dikkatini dağıtır mı diye bir kaygı da duymuyorum. Çünkü yüksek ihtimalle tek okurları ben olacağım. O halde kitapların altı çizilmeli, notlar alınmalı, öyle değil mi?

Buna karar verdim. Dediğim gibi henüz uygulamadım ama buna karar verdim. Ve şu an okuduğum Tutunamayanları başlangıçtan itibaren çizerek not alarak okumadığım için yine bu şekilde bitireceğim ve bir sonraki okuyacağım kitap itibariyle yanımda bir kurşun kalem ya da renkli bir kalem bulunduracağım.

Merak ettiğim şey, siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Yol yakınken dönmeli miyim bu düşüncemden? Yoksa doğru yolda mıyım?

Bu videoda kitapların altını çizmek, kitap üzerine notlar almak hakkında konuştum biraz. Çok basit bir konu olarak görünebilir özellikle kitaplarla arası çokta iyi olmayan insanlar için basit bir konu olarak görünebilir ama bazılarımız bu konuya kafa yoruyor işte(benim gibi)... Yapacak bir şey yok…


En Beğendiğim 10 Kitap (1)
Arkadaşlar merhaba,

Tavsiye ve Tanıtım Listeleri başlığı altında beğenip tavsiye ettiğim ya da henüz okumadığım sadece tanıtmakla yetineceğim kitaplardan yeni bir liste hazırladım. İlk videoda, ilk tavsiye ve tanıtım listesinde konumuz iyi başlangıç kitaplarıydı. İyi başlangıç kitapları olarak düşündüğüm 9-10 tane kitabı paylaşmıştım. O videoyu izlemek için şurada belirecek bildirime tıklayabilirsiniz. Bu ikinci tavsiye ve tanıtım listesinin odak noktasıysa okuyup çok beğendiğim 10 kitap olacak. Aslında ikinci listeyi blogger kitapları üzerine hazırlayacaktım fakat düzgün bir liste ortaya çıkartabilmek için, biraz daha blogger kitabı edinmek için onu biraz daha erteledim. Şimdi beğendiğim 10 kitaba geçebiliriz. Ama şunun altını çizeyim, ilk videoda olduğu gibi yine şu anda kitaplığımda yer alan kitaplar arasından seçim yapmaya özen gösterdim. Bunun dışında okuyup çok beğendiğim fakat şu an kitaplığımda olmayan kitaplarda var. Şimdilik kitaplığımdaki okuyup çok beğendiklerim arasından ilk gözüme çarpan 10 kitabı göstereceğim… Lafı çok uzatmadan ilk kitabımız…
Sultanı Öldürmek
Ahmet Ümit’in bu okunası kitabıyla ilgili bir inceleme videosu hazırlamıştım zaten. O videoyu izlemek isterseniz eğer yine aynı yolu izleyerek o videoyu izleyebilirsiniz. 

Cehennem
İkinci kitap, Cehennem… Doğrusunu söylemek gerekirse Dan Brown benim favori yazarlarımdan biri ve tüm kitaplarını okudum, beğendim. Kitapları arasında bir sıra yapacak olursam muhtemelen Cehennem 2. sırada olurdu. Ya da ikincilik üçüncülük arasında Da Vinci’nin Şifresiyle çekişirdi. Fakat ilk sırada Melekler ve Şeytanlar var… Ama dediğim gibi Dan Brown’ın genel anlamda kötü kitabı yok bana göre… Tabi ki şunu da söylemekte yarar var. Dan Brown’ı ve kitaplarını eleştirenlerde var. Mason diyenler, illuminati diyenler falan… Bildiğim kadarıyla zaten bu bağlantılarını inkar etmiyor kendisi de ama burada konu onun bu ilişkileri değil. Kitapları… Dan Brown kitaplarını benim için bu kadar beğenilir kılan tek kelimeyle kurgu diyebilirim. Ve bir yazar bir kitabında bu kadar güzel bir kurgu ortaya koyabiliyorsa beni hem bir okur hem de yazmakla alakalı biri olarak o ilgilendirir.

Vincent Konağı
Vincent Konağı, aslında blogger kitaplarıyla ilgili hazırlayacağım listede yer alacaktı bu kitap, buraya eklemeye de karar verdim. Çünkü beğenmiştim. Bu bir blogger arkadaşımın ilk romanıydı. Blogunu takip ettiğim, kalemi iyi olan bir arkadaşımdı. İyi bir kitap okuyacağımı tahmin ediyordum ama çok yüksek bir beklentimde yoktu. Belkide bu yüzden ben kitabı beğenmiştim. Bir ilk kitap için oldukça tatmin ediciydi. Sıkılmadan okumuştum.

Sahilde Kafka
Sahilde Kafka… Çok fazla söze gerek yok bence… Belki de son dönemde okuduğum kitaplar arasında beni en çok zorlayan kitap. Zorlanmak eylemini burada olumlu bir anlamda kullanıyorum. Çünkü kitap çok fazla sorgulamanızı, düşünmenizi, hikayedeki kişi ve olayları hatta zaman zaman kendi yaşamınızı didik dikit etmenize neden olabiliyor. Murakami’nin Sahilde Kafka’sı ile ilgili de bir inceleme videosu hazırlamıştım. Onunda bildirimi yukarıda…

Cehenneme Övgü
Ben düşünmeyi, böyle uzun uzun düşünmeyi seven biriyim ve beni böyle uzun uzun düşündürebilen metinleri okumayı seviyorum. Gündüz Vassaf’ın bu kitabı benim bu ihtiyacımı fazlasıyla karşılamıştı. Okudukça birçok konuda benzer fikirlere sahip olduğumuzu görmüş ve daha bir keyifle okumuştum. Belki herkese hitap etmeyebilir, herkes beğenmeyebilir en azından ama ben beğenmiştim. 

Martin Eden
Jack London’un Martin Eden’i benim için çok ayrı bir kitap. Benim için çok fazla anlamı olan bir kitap. Çünkü bu kitabı okuduğum dönemde, Martin Eden’in yaşadıklarına benzer şeyler yaşıyor ve benzer şeyler hissediyordum. Hikayenin geçtiği dönem ve benim içinde bulunduğum dönem birbirinden çok farklıydı. Fakat ortak, hissedilir şeyler, bir takım ortak duygular vardı. O yüzden Martin Eden benim için çok değerli bir kitap olarak kalacak. Hatta yeniden okumak istediğim kitaplar arasında…

Kardeşlik
Migros’ta zaman zaman indirimli kitaplar olur. Koca koca kitaplar 5 tl den satılır. Öyle bir dönemde birçok kitapla beraber Kardeşliği de almıştım. Oldukça kalın bir kitap olmasına rağmen, beni kendine bağlamış bir kitaptı. Böyle Tapınak Şövalyeri falan zaten ilgi duyuduğum okumaktan keyif aldığım bir konudur. Bu kitap bunu çok iyi işlemişti. 700 küsür sayfa ne ara bitti anlamamıştım. Ben bu kitabı iki yıl kadar önce okudum, şimdi okusam aynı etki olur mu bilmem ama o zaman bir hayli beğenmiştim. Aslında kitabın devamı da olacaktı ama olmadı. Yazar devamını yazmadı mı, yoksa Artemis yayınları ikincisini basmadı mı bilmiyorum? O zamanlar internetten edindiğim bilgiye göre bir ikinci kitap söz konusuydu ama… Son durum ne oldu bilmiyorum.

Arı Kovanına Çomak Sokan Kız
Stieg Larsson… Bu yazarın trajik bir hikayesi var… Bir üçleme kaleme alıp, yayınladığı bu kitaplar döneminin popüler kitapları arasına girsin, ama yazar kitaplarının bu başarısını göremesin… Kötü bir durum. Yanlış hatırlamıyorsam trafik kazası sonucu hayatını kaybeden yazarın, 3 kitaptan oluşan serisi genel olarak hoşuma gitmişti aslında. Şu an elimde 3. kitabı olduğu için bunu gösterdim sadece… Ayrıca serinin  devamı niteliğinde başka bir yazar tarafından 4. kitapta yayınlandı geçtiğimiz günlerde. Henüz okumadım ama okuyanlar, olumlu yorumlar yapıyorlar.

Korkma Ben Varım
Murat Menteş, çok alengirli bir anlatıma sahip. Ve bu anlatım başlangıçta biraz başınızı döndürse de adapte olduğunuz zaman bu anlatımı seviyorsunuz. Murat Menteş’in bu kitap dışında okuduğum iki kitabı daha var. Dublörün Dilamması ve Ruhi Mücerret… Üçünüde beğendim fakat favorim Korkma Ben Varım. Belkide ilk tanıştığım kitap bu olduğu için favorim budur. Çünkü diğerleride güzeldi. Bilmiyorum.

Ölüm Pornosu
Aslında Dövüş Kulübünü okumaya niyetlendiğim bir dönemde, takip ettiğim bloglardan birinde bu kitabın yasaklandığı ve toplatıldığına dair bir yazı okumuştum. Ve merak etmiştim. Sonrasında aynı blogda yasağın kalktığı ve kitabı okuduğunu beğendiğini yazmıştı yine o blogger arkadaşım. Ki Chuck Palahniuk sanırım onun favori yazarlarındandı. Yazarın adını doğru telaffuz edebildim mi acaba? Neyse, bende o merakla edinip okumuştum ve değişik bir hikayeyle karşı karşıya kalmıştım. Ve iyiydi bence. Herkese göre değil bu kitap. Adından da anlayacağınız üzere konusu herkese uygun olmayabilir. Ama güzeldi.




Alternatif Pozitif Tutum - Farkında Olmak

Bana bir dakikanızı ayırın. Çünkü yaşamımın epey vaktini alan, yıllanmış tecrübelerimi biriktirdiğim süreç neticesinde vardığım bir takım sonuçlar var. Bu bir çeşit gerçeğin farkına varma durumu gibi… Şöyle ki; her şeyin başı yalnızlık!

Yani farkına varıldığı takdirde yalnızlık yeni bir yaşamın kapısını aralayabiliyor bize. Burada ki bahsin mevzusu fiilen yalnız, kimsesiz, bir başına olmak değil aslında. Bir tanım vardır ya, bir kalabalığın içinde ki yalnızlıktan söz edilir hep, o misal. Tıklım tıklım insanlarla dolu olsa da çevreniz kendinizi yalnız hissetme durumundan bahsediyorum ben. Birçok sebepten ötürü gerçekleşebilir bu durum. Mühim olan bunu kabullenmek, mühim olan bunun kötü olmadığını fark edip karalar bağlamamak, mühim olan bunu lehimize çevirebilmek…

Çünkü gerçek şu ki –hayatta mutlak bir gerçek varsa eğer- yalnızlık her insanın ortak paydası. Ve tüm bu insanların büyük kısmının korkulu rüyası da aynı zamanda… İnsan yalnız gezmekten çekinir, yalnızım demekten utanır, yalnız ölmekten korkak… Hep birileri olsun ister etrafında, paylaşmak ister. Güvenmek ister. Tüm bunların sonucunda da nur topu gibi beklentiler belirir içimizde… Beklenti beistir. Şüpheye mahal vermeksizin; berbattır. Nitekim, her beklentinin finalinde hayal kırıklıkları olacaktır. Hayal kırıklıkları can yakar. Soğutur. Kalp sağlığını sağlıksız şekilde etkiler. Tüm bu sonuçlar neticesinde rahat bir nefes alma reçetesinin ilk maddesi beklentilerden kurtulmak olarak tanımlı zannımca. Beklentilerden kurtulmaksa, beklentilere karşılık vermemek olarak tanımlanabilir. Yalnızlık ise beklentilerine karşılık vermediğiniz insanlar tarafından yalnız bırakılacağınız anlamını taşır. İşte mesele burada… Bu sebeplerden insanları sizi yalnız bıraktığında, sizi yalnız bırakmadıklarının, aslında sizi rahat bıraktıklarının farkına varmanız gerekiyor. 

Farkına varın sayın izleyicim. Varlıklarıyla hayatınıza anlam katamadıkları gibi varlıklarıyla size negatif dokunan insanlara karşı takınabileceğiniz alternatif pozitif tutum hayatınızı onlardan arındırmak olacaktır. Böyle işte…


Yetişkin Olmaya Gerçekten Hazır mıyım?
Son birkaç saatimi bir siteyi didikleyerek geçirdim desem, yalan olmayacak. Haber ve başka başka şeyler yazmışlar en başa… Cidden öyle. Başka başka bir sürü şey var site içeriğinde... Ama en çok ilgimi çeken kısım testler oldu. Bu testleri cevaplamaktan ayrıca keyif aldım. “Tam bir internet bağımlısı çıktım” bir testte. Bir diğerindeyse tehlikeli biri olmadığımı öğrendim. Gerçi bunu söylerken “Ya yerim seni. Senin şu hayattaki en tehlikeli tepkin Bedaş’a olan kızgınlığından tüm ışıkları kapatıp karanlıkta oturman olur” diyerek ufaktan bir ima, bir laf sokması hissetmedim değil! Ama neyse… Olay çıkartmıyorum.

Esas hoşuma giden test yetişkin olmaya gerçekten hazır olup, olmadığımı sorgulayan test oldu. 


En büyük kabahati, bir an önce büyüme düşleri kurarak işledim ben. Pişmanım. Biri azarlasın şimdi beni. Biri cezalandırsın. Bu durum, sonuçları berbat bir eylemin gerçekleştirilmesine gönüllü katılımdan başka bir şey değil” diye devam eden bir yazı yazmıştım yıllar yıllar önce. Bu yazının ortaya çıkış sebebi, artık büyüdüğümü ve ne yaparsam yapayım bunu geri çeviremeyeceğimi, çocukluğumu yitirdiğimi ve bu duruma ayak uydurmak zorunda olduğumu kabullenmiş olmamdı. Yani istesem de istemesem de; evet, yetişkin olmaya hazırdım.


İşte bahsettiğim bu testin sonucu da bunu doğrular nitelikte olunca, beni bir geçmişe götürüp, getirdi bu site. Siteyi iki kelimeyle anlatacak olsam, ‘sıkmayan haber sitesi’ derdim ya da ‘eğlenceli haber sitesi’ olabilirdi. Üç kelime oldu gerçi ama neyse… 

Ben uzun zamandır haberleri takip etmemeyi tercih ediyorum. Çünkü her bir haber bir parça şiddet, şehit, kaos, şehit, trajedi, şehit gibi iç burkan konuları işlediği için negatif biri yapıyor beni. Sağdan soldan duyduğum gündeme dair konular arasında ilgili çeken bir konu olursa, onun araştırırım ve onun dışında haberleri pek takip etmem. Haber sitelerine genel olarak pek katlanamam. Bunu da maalesef bir eksiklik olarak görüyorum. Çünkü hoşuma gitsin ya da gitmesin haberdar olmak zorunda olduğumuz dönemlerde yaşıyoruz. Gündemde neler olup bittiğinden haberdar olmam gerekiyor. Bu anlamda NeoTempo’yu sevdim. Birkaç haber okuyup ferahlamak için bir iki test çözebilir sonra birkaç video izleyerek, birkaç haber daha okuyacak enerjiyi toplayabilirim. Belki bende böylece gündemi takip edebilirim.

Öyle işte sevgili okur. Günlük yazmayı da pek beceremem ben ama sen bunu bir günlük say, öyle bir iç dökmesi, öylesine bir paylaşım gibi… Ben şimdi “Sevgilinin niyeti ciddi mi, değil mi?” testini çözmeye gidiyorum. Mesele ciddi…
Sinema'nın Sosyal Medya Uygulaması: Sinemia
İnternet dünyasında sinema ile ilgilenen site sayısı her geçen gün artıyor. Bu artış sektör ve sinemaseverler için oldukça olumlu bir gelişme olsa da site kalabalığı arasında hangi kaynağın gerçekten zaman ayırmaya değer olduğuna karar vermek de bir o kadar zorlaşıyor.

Son zamanlarda hiç tanımadığım ama sosyal medyada sık sık karşılaştığım bir site dikkatimi çekiyordu. Kendisi, özel bir sinema kulübünün sosyal ayağı olarak konumlanmış olsa da bu yazının konusu o kulübün özellikleri ya da sağladığı olanaklar değil. Bu yazı kendisini kulüpten tamamen soyutlamayı başarmış, tek başına var olmanın hakkını tamamen veren bir uygulama ile ilgili: Sinemia.

Sinemia.com ilk bakışta yeni nesil liste sitelerden biri gibi görünüyor. Tabii ki en büyük özelliği isminden de anlaşılabileceği gibi içeriklerinin sadece sinema üzerine oluşturulmuş olması. Sinema dediysem aklınıza sadece vizyona girecek filmlerin tarihlerini, filmin afişi ile sunan standart siteler gelmesin. Yo hayır, konu ile alakasız, yanıltıcı veya reklam yorumlar dolu sitelerden de bahsetmiyorum. Gerçek, yaşayan bir aktüel sinema sitesi. Hatta sadece siteden bahsetmek doğru olmaz, aynı zamanda uygulaması da mevcut! Resmen sinemanın sosyal medyası haline gelmiş bir uygulama bu. Linkleri de şurada:


Peki, gerçek yaşayan bir sinema uygulaması derken ne demek istiyorum? Sinemia, sinemayı sadece hafta sonu eğlencesi olarak görmekten bir adım ileride duruyor. Tanışma fırsatım olmadı ama belli ki içeriklerini üretenler (belki bu vesile ile bir tanışma fırsatı da yakalarım) hem güncel filmleri yakından takip eden hem de sinema tarihi hakkında detaylı bilgiye sahip olan insanlar. Bunların üzerine bir de sitenin eğlenceli ve pratik dili eklenince site gerçekten bambaşka bir hava yakalamış. Uzun süredir takip ettiğim yeni nesil sitelerin arasına hızlı bir giriş yaptılar.

Malum yeni dünya… Hiçbirimizin internette oyalanacak öyle uzun uzun vakti olmuyor. Bu sebeple bir müddettir liste sitelerini tercih etmeye başlamıştım. Eğlence ile bilgiyi yan yana getiren bu siteler çoğu zaman hayat kurtarıcı oluyor. Sinemia da bu anlayışı sinema dünyası üzerinde uygulamış ve önemli bir boşluğu doldurmuş. Oyuncular, türler ve dönemler hakkında çok kısa zamanda çok ilginç şeyler öğrenmeyi mümkün kılmış. “İlk Bilim Kurgu Filmlerinde Gördüğümüz 11 İcat” ve “Gülmeden Duramayacağınız, Neye Güldüğünüzü Anlamayacağınız, Saçmalığın Doruklarında Gezen 20 Absürt Komedi Filmi” listeleri, sanırım biraz da konularından dolayı benim için ayrı bir yere sahip oldular.

Üstelik site sadece liste formatında da ilerlemiyor. Sinema dünyasına dair birçok haberi de sıcağı sıcağına almak mümkün. Haberleri yazan kişilerin eğlenceli dili ve konuları Türkiye’den bakarak ele almaları, işi biraz daha keyifli kılıyor. Eee ne de olsa her toplumun farklı merakları var. Benim meraklarıma daha fazla değinen bir sitenin olması gerçekten güzel bir his.

Bu eğlenceli sinema haberlerinin yanında bir de “5 Dakika Film Arası” isimli bir bölümleri daha var. Özellikle dünya ve Türkiye gündemini yakından takip etmeye çalışanlar için sunulan bu bölüm, günün haberlerini site takipçilerine sunuyor. Sinemaya dalıp dünyanın gelişmelerinden kopmamak için oldukça verimli bir uygulama. İsmini de gerçekten zekice bulduğumu da itiraf etmeliyim. Gerçekten kısa bir film arası gibi oluyor.

İçerikler ile ilgili son bir şey daha söylemek isterim ki o da uygulamanın film müziklerini unutmamış olması beni çok mutlu etti. Öyle film müzikleri var ki neredeyse filmin kendisi kadar iyi. Çoğunuz gibi benim müzik listelerimde de hiç izlemediğim filmlerin bile şarkıları var.

Sinemia, bu konuda derdimi çok iyi anlatacak bir örneğe sahip. Sanırım herkes o masalsı filmleri kadar Wes Anderson’un müzik seçiminin de hayranıdır. O lezzetli hikâyelerine ustaca yerleştirdiği müzikler gerçekten filmlerine ayrı bir keyif katıyor. Sinemia da “Wes Anderson Filmlerinden Unutulmaz Müzikler” listesi ile benim gönlümü bir kez daha çelmeyi başarıyor. Umarım bu listelerin sayısı git gide artar.

Sitenin sahip olduğu bazı teknik özellikler var ki birini es geçmek gerçekten mümkün değil. Uygulama menüsünde yer alan “Seanslar” butonu ile şaşırtıcı derecede iyi çalışan bir film, sinema salonu ve seans arama motoruna giriyorsunuz. Yaşadığınız şehir ve ilçe bilgilerini girerek sinema salonlarına ulaşabiliyor ya da seçtiğiniz bir salonun seans bilgilerini kolaylıkla öğrenebiliyorsunuz. Benim gibi bir filme gitmeden birden fazla sinema salonunu kontrol etmek zorunda kalan kişiler için inanılmaz bir kolaylık.

Daha önce tüm sinema salonlarının sitelerine tek tek girip, bilgileri alıp öyle karşılaştırmam gerekiyordu. Şimdi bütün bu bilgilerin tek bir site altında üstelik çok hızlı çalışan bir arama motoru ile toplanmasına gerçekten inanamadım. Açık konuşmak gerekirse arama motoru üzerinde biraz kötü niyetli testler de (seans bilgisi doğruluğu kontrolü, tüm sinema salonlarının gerçekten yer alıp almadığının sağlaması vb.) yaptım ama şahsen bir eksiklik bulamadım. Türkiye’deki bütün sinema salonlarını “eksiksiz” olarak ağlarına eklediklerini iddia eden bu site, bir içerik sitesinden çok daha fazlası olduğunu kanıtlamaya çalışıyor gibi. Bu ayrıcalıkta arka planlarında duran sinema kulübünün büyük desteğinin olduğunu da unutmamak gerekiyor tabii. Site bu desteği doğru zamanlarda ustaca kullanabilmeyi başarmış.

Detaylı ve kullanışlı seans arama hizmetinin yanında fragman ve vizyon tarihleri hizmetini de veren Sinemia uygulaması eski nesil sinema sitelerinin dönemini kapatacağa benziyor. Kim bilir belki de artık yeni bir döneme geçme vakti gelmiştir. Sinema sektörü inanılmaz bir hızla gelişiyor. Tekniği, sinematografisi, hikâyeleri ve hatta lansmanları bile git gide gelişen bir sektörün, Türkiye’de de bir anlayış farkı yaratması kaçınılmazdı. Bu hareketlilik içerisinde kimler uzun süre kalmaya devam edecek, hangi sanatçı ve oyuncular bu değişime ayak uydurabilecek, hangi haber kaynakları değişen izleyici beklentisini karşılayabilecek belli olmaz. Ama şu bir gerçek ki Sinemia, geleceğin önemli aktörlerinden biri olma konusunda oldukça iddialı. Bu iddiayı dirsek temasında bulunduğu Sinemia özel sinema kulübü ile ne kadar kuvvetlendirir ya da bu heyecanlarını ne kadar sürdürürler tahmin etmek imkânsız tabii. Bana soracak olursanız bu sitenin havasını daha yeni yakaladığını ve çok daha şaşırtıcı ve kaliteli projelerle karşımıza çıkacağına inanıyorum.

Şahsen ben, hem beklentilerimin hem de kuşkularımın büyüklüğünden olacak, gözlerim üzerlerinde, yaptıklarını yakından takip ediyorum. Ama siz şimdilik benim kadar meraklanmamışsanız, Sinemia’yı sosyal medyadan da takip edebilirsiniz. Twitter, Instagram ve tabii ki Facebook sayfaları mevcut.

Herkese iyi takipler ve iyi seyirler dilerim.
F Klavye, On Parmak ve İhsan Yener

Bildiğiniz üzere iki farklı klavye diziliminden sıklıkla bahsedilir. Biri Q klavye, diğeri F klavye… Bugün F klavyenin hikayesinden bahsedeceğim.

Yıl 1947.

Genç bir öğretmen, piyasadaki birbirinden farklı klavye düzenleri var olduğu sürece, müfredata dahil edilen daktilografi eğitimlerinin hiçbir işe yaramayacağını, bu eğitimi alan öğrencilerin, piyasada eğitimini aldığı düzenden çok farklı düzenlerle karşılaştığı için başarısız olduğunu ve bu nedenle de Türkiye’de standart ve milli bir klavye düzeninin kabul edilmesi gerektiğini dile getirmiştir.

O eğitimci İhsan Yener. Bir başka deyişle F klavyenin mucidi. İhsan Yener’den önce de birçok eğitimci milli klavye için mücadele vermiş fakat bu bir şekilde hayata geçmemişti. İhsan Yener girişilen bu mücadele de başarıya ulaşan isim oldu ve nitekim bugün, onu F klavyenin mucidi olarak anıyoruz.

Milli bir klavye çalışmaları başladıktan sonra elbette bir sonuca varmak kolay olmayacaktı. Kullanışlı bir klavye dizilimi için en sık kullanılan kelimelerden oluşan bir istatistik ele alınarak, bu dizilim gerçekleştirilse şüphesiz daha iyi olurdu. O halde A harfi nereye konmalıydı? E, B, C… Bunların hepsi ayrı ayrı, detaylı bir şekilde düşünülmeliydi. Dahası, bu bir ekip işiydi ve ne yazık ki her kafadan bir ses çıkması da olağandı. Birçok öneri, birçok klavye dizilimi ortaya atıldı, düşünüldü, denendi…

Ve sonuç olarak 1955 yılının mart ayında, bugünkü F klavyenin son hali ortaya çıkmış oldu.

Peki Neden F Klavye?

Bilgisayar birçoğumuz için artık ayrılmaz bir parça haline geldi. Elbette tabletler ve akıllı telefonlar bilgisayarlara olan bağlığın kuvvetini biraz azalttılar belki ama hala birçok işi yapabilmek için bilgisayar kullanımı daha elverişli bir halde. Okulda bilgisayarlar, iş yerinde bilgisayarlar, evde bilgisayarlar, bulunduğunuz farklı ortamlarda kullanacağınız bilgisayarlar…

İşte F klavyenin çıkış noktası burada. Sadece milliyetçi düşüncelerle bizimde bir klavyemiz olsun diyerek ortaya atılmış bir şey değil. Bunun yanı sıra klavye hakimiyetini arttırmak ve sürekliliği sağlamak için ortaya çıkmış bir şey bu. Çünkü özellikle F klavyenin ortaya çıktığı o yıllarda, piyasadaki çok farklı klavyeler sebebiyle, hakim olduğunuz kendi klavyenizin başından kalkıp bir başka makineye geçtiğinizde, kalıyordunuz. Kendi klavyenizde belki dakikada yüz vuruş yaparken, bir başka klavye ye geçtiğinizde on parmak yerine iki parmak kullanarak yazmaya çalışıyordunuz. Oysaki standart bir klavyenin yaygınlaşması demek hangi klavyenin başında olursanız olun, hakimiyetinizin devam edeceği anlamına gelir.

On parmak yazmaktan bahsediyorum aslında hakimiyet derken. On parmağınızı kullanarak klavyeye hiç bakmadan, süratle yazabilmekten… Düşünün 10 sayfalık bir metni bilgisayara aktarmanız gerekiyor. İki parmağınızı kullanarak, bir kağıda, bir klavyeye bakmak suretiyle bunu yazmaya çalışmanız örneğin 1 saatinizi alıyor olsun. Aynı metni, klavyeye hiç bakmadan, on parmakla yazarak bilgisayara aktarmanız herhalde 20 dakikada falan yazarsınız. Belki daha az bile olabilir. Çünkü bu metotla dakikada 600-700 hatta daha fazla harf yazabilenler var. Ben yanlış hatırlamıyorsam dakikada 500-600 harf yazabiliyordum.

Evet, benim F klavye maceramdan bahsedecek olursam, herhalde 2010 da falandı, ilk yarışlara katılışım. Türkiye ve Dünya yarışlarından çok önemsenecek kadar olmasa da ufak tefek derecelere girmiştim. Liseden sonra bu yarışlara hiç katılmadım fakat hala F klavye kullanarak yazıyorum. Daha doğrusu kendi klavyem Q düzeninde. Çünkü kullanmak istediğim klavye mause setinin F klavye versiyonu yoktu. Fakat işletim sistemi üzerinden Q klavyeyi F klavyeye çevirebiliyorsunuz. Ve zaten on parmak yazarken klavyeye bakmadığınız için klavyenin üzerinden hangi harfin nerede olduğu pek önemli olmuyor.

F klavyenin hikayesine çok kısaca değindim ben ve bu bilgiyi interstenoturk.org adresinden edindim. Daha detaylı hikayeyi, F klavye hakkında daha fazla bilgiyi ve F klavyenin mucidi İhsan Yener hakkında daha fazla bilgiyi bu siteden edinebilirsiniz.

İhsan Yener, 2 Eylül 2016 günü 91 yaşında vefat etti. Kendisini saygı ve rahmetle anıyorum.

Çok uzun zamandı klavye hızımı test etmemiştim. Bu video vesilesiyle bende bir deneme yapayım. Bakalım sonuç ne olacak… 


Bumerang - Yazarkafe