İki Bin On Altı
Dün gece bir haber bülteninde izledim, Türkiye en mutsuz ülkeler sıralamasında sonlardayken, umut konusunda daha istikrarlı bir duruş sergiliyormuş. Bu halk genel olarak mutsuz ama umutlu. Umudu elden bırakmıyor. Umut fakirin ekmeğidir atasözünü belki de bu yüzden bu millet bu kadar benimsedi.

Bu güzel bir şey. Umut etmek güzel bir şey. Aksi takdirde her şey çok daha kötü olabilirdi. İnsanın yaşamı borsa gibi inişler ve çıkışlarla dolu neticede. Yüksekteyken sıkıntı yok ama kimi zaman öyle diplere düşer ki insan; öyle karanlıkların içine gömülür ki nefes alamaz, yaşıyor olmak haz vermez, sıkılır. O dibe vurduğu anlarda yaşama tutunabilmesi için umut şarttır. Umut olmazsa olmazdır.

Bu sebeple ikibinonbeşin kapanış işlemlerini yapıp, kar kalemine bir çizgi çekip, zarar heybemizi yüklenerek kendimizi ikibinonaltıya devrederken; gelecek olan yeni yıldan hiç bir şey dilemiyorum. Çünkü ikibinonbeşten, ondörtten, onüçten ve dahi diğerlerinden dilenenlerin kaçı gerçekleşti ki? İkibinonbeş ne getirmiş ki ikibinonaltı ne getirecekmiş?

Tüm bunlar doğrultusunda bence yeni yıldan ya da yıldan bağımsız olarak genel olarak hayattan talep edilecek tek şey umut. Umarım hangi yeni yıla erersek erelim umut edebilme yeteneğimizi kaybetmeyiz.

İhtiyacımız olan en temel şey o.
Umut.

Bu şartla ikibinonaltı hoş gelebilir.
Benim için problem yok.
Bir Kitap: Baharda Yine Geliriz

Hiç okumadığım fakat okumak istediğim yazarlardan biriydi Barış Bıçakçı...

İlk karşılaşmamızı Baharda Yine Bekleriz kitabıyla yaptık. Çok duru, sade bir kitap. Öykü sevenlerin sevebileceği türden. Bende sevdim ama belki de Barış Bıçakçı okumaya başlamak için seçilebilecek ilk kitap bu olmayabilirdi diye düşünüyorum.

Hangi kitabını okumalıyım?

Kitaptan Alıntılar

Kendi içini göremeyen orada ne rezil şeyler olduğunu bilmeyen, kendi içinden çıkamaz.

İnsanın geçmişi peşinden uysal bir köpek gibi gelse, tamam! Ama biz insanların zamanla tedirgin bir kediye dönüşme olasılığı da var. Sırtı kabarık, durmadan arkasına bakan bir kedi.

Manav, elmalı tarttıktan sonra yıkayıp bize uzatmıştı. Tam mevsimiydi. Sokaklarda dolaşıyorduk. O da bana aşık mı, bilmiyordum.

Bir kitap yazmak istediğimi söylemiştim. İçinde öyle bir cümle olsun istiyorum ki, kitabı okuyan biri o cümleye geldiğinde kitabı birden kapatıp sımsıkı göğsüne bastırsın.

Güzel bir kitap okumak ve ömrümün geri kalanını o kitabı okuduğum yerde geçirmek istiyorum demişti o. Sonra da bana dönüp sormuştu: insan güzel bir kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?

"Kendimi pek iyi hissetmiyorum. Bana bir şey olursa... Akşam iş dönüşü eve girer bakarsın," diyerek uzattığı anahtarları alırsam ona gerçekten bir şey olacakmış gibi geldi, bu yüzden almadım. Bir elim kapı kolundaydı, diğeriyle çantamı tutuyordum. Anahtarları almamak için iki geçerli neden. Üçüncü bir elim olsun istemiştim o an. Böylece üç nedenim olacaktı onu reddetmek için. Ama yaşlı dostum çok kararlıydı. Şaşırtıcı bir çeviklikle paltomun cebine bırakıvermişti anahtarları birden.
Sonra akşama kadar ikimiz de doğudan gelecek Ruslardan korkar gibi korkmuştuk ölümden.


no image
155 apart daireli The House Residence ve 51 odalı The House Hotel, 2016 yaz döneminde Bomonti’de kapılarını açmaya hazırlanıyor. 
Yenigün İnşaat yatırımı, The House Collection markası ve FYP’nin dizayn, marka ve konsept planlaması ile Bomonti’de hayat bulan The House Residence’da ince işler hızlı bir şekilde devam ediyor. Özel dizayn tasarımları ile hazırlanan örnek daireler, bugünden The House Residence tasarım anlayışını ve Bomonti’deki yaşamı keşfetmeniz için sizi bekliyor…
Modern yaşam, sanat ve dizayn ile zenginleşen The House Residence’ta yaşam stüdyo, 1+1 ve 2+1 dairelerde çok özel ödeme planları ile yatırım fiyatı 230 Bin Dolar’dan başlayan fiyatlarla sunuluyor. Dairelerin yatırım planlama ve uzun/kısa dönem kiralama hizmetlerini ise daha ilk günden FYP sizin için yapıyor… 
Dinamik, sosyalleşmeye açık ve konforlu bir yaşamın kodlarıyla şekillenen The House Residence Bomonti’de, 1+0’dan 2+1 ve penthouse’lara kadar 44 m2 ile 199 m2 arasında değişen, özel tasarıma sahip 155 adet apart daire seçenekleri sunuluyor. Yaşama renk katan detaylar ise projenin lounge, dining room, spor kulübü, club ofisi, kafeleri, peyzaj alanları ve teras gibi alanlarında odaklanmış durumda. Yaşamı ortak alanlara taşıyan The House Residence, servis zenginliğini ve kalitesini aynı binada bulunan 51 odalı The House Hotel’den alacak.
The House Residence’da dairenin yatırım planlaması daha ilk günden senin adına yapılıyor, detaylar seni yormuyor. Bütün dairelerin kısa, uzun dönem kiralama hizmetleri The House Residence yönetimi ve FYP tarafından, uluslararası zincirlerin işbirliğiyle gerçekleştiriliyor. The House Residence, her detayı özenle planlamaya dayanan modern tasarım anlayışını evinize de taşıyor. Dilerseniz tüm yaşam alanlarınızı sizin seçimlerinizle güzelleştiriyor. Taşınmaya hazır, zevkle döşenmiş, titizlikle hazırlanmış bir otele gelir gibi bavulunuzu alın, gelin ve yaşamaya başlayın.
Bomonti’ye tasarım dokununca
Piramit Mimarlık Turgut Toydemir tarafından projelendirilen The House Residence’ın yaşam konsepti ve iç mimari planlaması FYP Proje Geliştirme’den Tony Phillipson’ın İngiliz Conran  + Partners ile gerçekleştirdiği özel işbirliğiyle hayat buldu. Peyzaj ve cevre düzenlemesinde ise Hyland Edgar Driver imzası var. Geleneksel ve modern endüstriyel alanların yansımaları, modern mimari ve yaşam tarzı kodlarını harmanlayan tasarım New York Soho, Londra Covent Garden ve Paris L’es Halles gibi örneklerle de organik bağa sahip. Ortaya çıkan sonuç ise, ana yaklaşım olarak modern mimari, life style konsept ile geleneksel ve modern endüstriyel tasarımı birleştiren yepyeni bir konsept.
7/24 hayat, hizmet, mutluluk
The House Residence Bomonti, The House Hotel, The Residence Lounge, The Dining Room, The Cafe, The Club Fitness, The Club Office, The Garden Terrace ve The Services gibi mekan ve hizmetleri aynı binada, aynı çatı altında bir araya getiriyor. The House Residence’da kişiye özel servisler, Bomonti’nin ilk dizayn oteli The House Hotel işletmesi ile sunuluyor. The Services olarak tanımlanan sınırsız hizmetler ile, iki farklı noktada 2 farklı resepsiyon ve özel asistan, housekeeeping, vale, teknik servis, güvenlik ve ev sahibi kullanımına hazır laundry alanı, apart daire sahiplerine ev ortamında da otel konforu sunmayı hedefliyor.
Evler sakin, ortak alanlar yaşamla dolu
Konut, hotel, sosyal yaşam alanları, spor kulübü ve service ofis alanı ile bir yaşam merkezi olarak hayata geçen The House Residence, eğlence, yaşam, iş ve spor keyfini birlikte sunuyor. 2016 yazında tüm sosyal alanları ile hayata geçecek olan The House Residence sakinleri The Dining Room’da dilerlerse hazırladıkları yemeklerle dilerlerse özel asistanın yardımıyla davetlerini verebilecekler. Sabah 7:00 – gece 24:00 saatleri arasında kişiye özel hizmet veren The Residence Lounge, size özel bir mekan olarak tasarlandı. The Club Fitness sağlıklı bir yaşam sunarken, giriş terasında yer alan The Cafe’ler de ise Nişantaşı, Galata ve Karaköy’ün gözde mekanlarını sizlerle buluşturacak.
Daha ayrıntılı bilgi almak için tıklayınız.

Bir boomads advertorial içeriğidir.
Bir Kitap: Gece Uçuşu

Küçük Prens'in yazarı Antoine de Saint Exupery'nin bir başka kitabı olan Gece Uçuşu; aynı zamanda bir pilot olan ve II. Dünya Savaşı'nda da görev başında olan yazarın anılarından oluşmakta. Yazarın Küçük Prens'ten sonra okuduğum ikinci kitabı oldu bu kitap.
Güzeldi. Eh'ti... Fena değildi.

Arka Kapak
Küçük Prens'in yazarı Saint-Exupéry külliyatından ilginç bir parça, Gece Uçuşu. Roman, 1931 yılı Femina Ödülünü aldıktan sonra, 1939 yılında sinemaya uyarlandı. Sivil havacılığın kuruluş dönemi serüvenlerinden birini anlatan bu yapıt, başarılı karakter analizleri, yoğun bir dil ve şaşırtıcı bir ayrıntılandırma tekniğiyle yazılmış. Yazarının Arjantin anılarını tutkulu bir içtenlikle anlatıyor. Gökyüzünde koşuşturan uçaklara ve işine yürekten bağlı Şef Riviére'den tutun, Fabian'a kadar farklı karakterlerle ve çeşitlilik gösteren serüvenlerle merakla okuyacağınız bir roman.

Saint-Exupéry çağımızın en büyük yazarlarından biri.Gece Uçuşu'nda en şaşırtıcı unsurlardan birisi de, Exupéry'nin kendi yaşamının sonuyla, haydi biraz ipucu verelim, benzerlik göstermesi. Kaç kişi kendi geleceğini yazdıklarıyla görebilir ki?
Bir Nevi Radyo: Dışavurum Bültenleri Program Listesi

Bir Nevi Radyo

Dışavurum Bültenleri
Yazı dizisi olarak başladığım, dışavurum bültenlerini bir nevi radyo programı kayıtlarına çevirdim. Yani radyo yayını yapar gibi kayıtlar hazırlıyorum. Konuşuyorum, okuyorum, şarkılar çalıyorum...

Bültenlerin listesi en yeniden en eskiye doğru sıralı olarak aşağıdadır. Üzerlerine tıklayarak dinleyebilirsiniz.

Bir sonraki bültende ben yine konuşacağım. Sizinde söyleyecek bir şeyiniz olursa buradan ya da twitter üzerinden söyleyip kayıtlara katılabilirsiniz.

Keyifli dinlemeler...


.
                                             03.10.2015 Dördüncü Bülten: Sonbaharın Öyküsü
                                             25.09.2015 Üçüncü Bülten: Biraz Empati Lütfen!
                                             20.09.2015 İkinci Bülten: Geceyle Ciddi Düşünüyorum
                                             15.09.2015 Birinci Bülten: İçimdeki Sesler

.

kayıtları dinleyemiyorsanız lütfen bildiriniz


Sleepless in Seattle | Sevginin Bağladıkları
Biraz Film İzledim | 14
Sleepless in Seattle| Sevginin Bağladıkları



Uzun süredir film yazıları yazamıyordum. Çünkü uzun zamandır blog yazamıyordum. Malum... Yoğunluk falan... İşin aslı eskisi kadar yoğun film izleme dönemlerimde olmuyor. Bir günde iki üç film izlediğim zamanlar, şimdiler de biraz fantastik geliyor. Her neyse...

Uzun zaman sonra eskilerden bir film izlemişken bunu bloga eklememek olmazdı diye düşündüm ve yazıyorum.

Bu akşamın nostaljik filmi Sevginin Bağladıkları (Sleepless in Seattle) oldu. Tom Hanks ve Meg Ryan'ın harika uyumuyla harika bir film. Hemen hemen iki saat süren bir film. Çok hareketli değil aslında ama sıkmadan da izlettiriyor kendini. Romantik film sevenler için izlenecek bir film, kesinlikle...

Tom Hanks bir çok filmini izledim ve neredeyse izlediğim tüm filmlerini de beğendim. Meg Ryan'da aynı şekilde. Bu filmde diğerleri gibi sıcak, tatlı, güzel... Bu ikili bir araya gelince güzel şeyler çıkıyor ortaya. Mesela Yo've Got Mail filminde de olduğu gibi. O da böyle güzeldi. Hoştu.

Özetle. İzlenesi bir film.

4/5 İyi
İhtimal
Yarın ne olacağını bilseydim, ne olurdu? Bu bilgelik bana ne katardı ya da benden neyi götürürdü? Bana neye mal olurdu?

Muğlak yaftasıyla hayatımıza dahil olan her durumdan nefret ettiğimi itiraf ediyorum. Net olmayan her şey sinir bozucu. Siyah ve beyazın arasında kalan gri, hangi tonu olduğuna bakılmaksızın boktandır. Bu doğru...

Sırf yarından bihaber olduğumuz için tüm eylemlerimizin tüm çabalarımızın boşa gitme ihtimalinin var olması ne kadar berbat bir durumsa, o yarından haberdar olmakta aynı derecede sıkıntılı sanırım. Birinde ne olacağından emin olmadığın için ileriye yürümek cazip gelmiyor. Basamakları tek tek çıkmak yerine havadar bir basamakta oturup hücrelerini karanfile bulamayı daha uygun görüyorsun. Çünkü iki basamak sonrasını bilmiyorsun.

Fakat bilsen (ki finali biliyorsun), o iki basamağın ardında seni neyin beklediğinden haberin olsa, bu da sonucu değiştirmiyor. Bu kez de yolun sonunda seni neyin beklediğini bildiğin için mücadeleden vazgeçiyorsun. Her halükarda sinir bozucu bir durum bu.

Ama gerçekçi olmak gerekirse durumun hangisi olursa olsun yine de yürümek zorundasın. Bir basamakta oturup beklemek daha uygun düşse de aklına, bunu yapamıyorsun. Sana bu seçim hakkı tanınmıyor. Belki de insanoğlunun en büyük şanssızlığı budur...

Çünkü Jane'in dediği gibi "Bekleyenlerin başına güzel şeyler gelir."
Gelir mi?
Olabilirdi. Bir ihtimal...

Neyse.



"Sadece acelesi olanlar geride bir şeyler bırakır."
Lincoln



Bayram Sıkıntısı
Sıcak. Ve birazda sıkıcı.
Son bir kaç bayramdır bayramı bayram gibi yaşamadığım doğru. Neden bilmiyorum?
Velhasıl bu can sıkıntısı süreçlerinin neticesi saçma sapan fotoğraf çekimleriyle sonuçlandı. Bir o kadar saçma video denemeleri de bu sürece dahil oldu. Kitap okuma videosu yaftasıyla çektiğim bir kaç video editlenmeyi bekliyor fakat henüz elim gitmiyor ona... İlk fırsata saklıyorum o işi.

Şimdilik şu, reklam kokusu temalı fotoğraf çalışması olarak şurada dursun.

Şunu da okuyalım okutalım temasıyla bırakayım...


Şu ise okunacak daha çok kitap var temalı bir başka fotoğraf çalışması olarak yerini alsın.


Bende gidip biraz daha sıkılayım.
Action!
Büyüdükçe hayal kırıklığı koleksiyonunu artırma yeteneğini doğuştan edinmiş bir canlı insan. Ekstra çabaya gerek yok... Yaşıyor olmak kafi.

Meğer Yunus Özyavuz'un dediği gibi 'sıkıntı sıktığın zaman patlayan sivilce' değilmş...
Daha sinir bozucu, daha engellenemez ve yaşanılması pekte kaçınılmaz bir şeymiş.

Bir de Nana büyümeyi şöyle tanımlamış.

"Büyümek: Tehlikeyi önceden sezebilme yetisi kazandıran paranoyaklık, güven kaybı...."

Buradan çıkarılacak sonuca göre sıkıntıya sebep olan esas durum bizzat büyümenin kendisi de olabilir. Birbiri üstüne eklenen artı birlerin yaradığı iş, hayatımıza kattığı etki bu mu yani?

I don't know.

Bu böyle olacak gibi değil, bu böyle olmayacak hatta. Aynanın karşısında ki yerimi alıp, o aptal surete Action diye haykırmaya gidiyorum şimdi.

Bekleyin...
Biliyor musun?


Dışavurum Bültenleri
Üçüncü Nüsha

Biliyor musun?
Bilmiyorsun...
İnsan en çok kendine kızabiliyor. En çok kendine aparkatlar savururken, en çok küfürler yağdırdığı da yine kendisi oluyor. Gece, ışığı yutarak üzerimize doğru gelip her şeyi, herkesi, hepimizi karanlık kollarıyla sarmaladığında yapıyoruz bunu. En savunmasız ama esasen kendimizi en çok güvende hissettiğimiz anda...

Bir bakıyorsun etrafına kimse yok ya da o kadar çok kalabalık o kadar vehameti bol o kadar herkesin birbirine benzediği bir karanlığın ortasında kalmış buluyorsun ki kendini; yalnızsın... Etrafında birilerinin olması ya da etrafında kimsenin olmaması önemsiz, sen mahşeri bir kalabalığın ortasında ki adam olsan da yalnızsın. Mental bir hadise bu.

Bir bakıma özgürsün. Hesapsızsın. Beklentisiz ve rahatsın aslında. Huzursuz olman için hiçbir sebep yok... Ama tuhaf bir hal bu hal. İnsani içgüdülerden midir ya da bu faniliğin üzerinde ki insan üstü gücün anlaşılması zor esprilerinden midir bilinmez; huzursuz olmak için bir nedeninizin olmaması sizi huzursuzluğa sevk eden yegane neden haline gelebiliyor... Ahh Kozmik Şakacı... Yapma bunu... 

Biliyor musun?
Bende bilmiyorum.
Sorun ne? Neyin tantanasını yapıyoruz? Bu koşuşturmaca, bu kaos, bu kargaşa neden? Bir halt yapamadığım ortada da, sonra ki aşamada ne yapmam gerekiyor? Yaşamanın sırrı ezoterik bir hadise ve ben o sırra nail olacak kadar ehli değilim bu işin. Belli ki.

Velhasıl hiç bir şey bildiğimiz yok netice itibariyle...



Sarmaşıklar
|  Konuk Yazar: Ayşe Öztürk  |
Küçük bir çocukken çok istediğim bir oyuncağı alabilmek için sokağın ortasında zırıl zırıl ağlayarak anneme yalvardığım zamanı hatırlıyorum. Sonrasında hep duyacağım –ki belki de daha da küçük yaşlarımda söylenmiş olan ama hatırlayamadığım zaman dilimine denk geldiği için bana ilk gibi gelen- o kelime: beklemek...

Hangi mazereti uydurmuştu o gün? Doğum gününde mi alırız demişti ya da yılbaşında. Belki de paramız olunca demişti. Şimdi değildi yani, sonraydı. Ya da ben unutuncaya kadardı. İlk başlarda sadece çocuk olduğum için sanıyordum, büyümeye başladıkça beklemek denen bu sarmaşığın tüm hayatımı ele geçirişine şahit oldum. Eminim sizlerde farklı ya da benzer şekillerde o sarmaşığın dallarını hayatlarınızda buldunuz. 

İlkokuldayken herkes kadar yaz tatilini beklediniz. – sahi bu bekleyişiniz bitti mi? Yoksa şuanda bilmem kaç yaşında olmanıza rağmen içinizde bir yerlerde yaşıyor mu? – yaz gelse de mutlu edemediğiniz çocukluğunuz bunaltıcı sıcaklarla birlikte kışın özlemine bıraktı kendini. Sizi bilmem ama bu özlem benim bir parçam gibi...

Lise de ilk aşk olarak tanımladığınız hislerin sizi ziyaret edişiyle başlayan çetin bir duygu seli ile 'ona' her şeyi anlatabilmek için bir türlü gelmek bilmeyen o superman cesaretini beklediniz. – Hoş kimimiz hala bekliyor, hala doğru insanın geleceğine inanıyor.- Gelse bile ne değişecek? Bu seferde gidilecek filmin sizin şehre uğraması beklenecek. Ola ki ayrılık geldi başınıza. Silinmiş bir numaradan, umursamıyor gibi yaparak ama dakika başı telefona bakarak neyse uzatmayayım anladınız zaten…

Tüm bu kaostan sonra üniversite yıllarına geçişse tam bir işkence. Politika, şansınıza gülüp çalkantılı geçmediyse ve bir ihtimal size ayrılan o kısacık sürede kendinizi göstere bilmiş olabilirsiniz ama iş sınav gününün gelip geçmesiyle bitmiyor işte. Sonuçlar için kaç gece uykusuz kaldınız? – Merak etmeyin, düzen hala değişmedi. Yaşamın bu evresinden geçen topluluk hala uykusuz ve insanlar bunları yarım yüzyıl sonra okuduklarında da sizin hissettiklerinizi hissedecekler.- Kabusların ardından hayal edilen olmuş olabilir. Ama her şey için zaman gerekir. Güzel arkadaşlıklar, anılar, iyi ders notları, belki bu gün iptal edilir denilen sınavlar için, mezun olduk diyebilmek için. – Tüm olasılıkların içinde umut vardır ve yaşadığınız sürece olasılıklar var olacaktır.- Diplomaları aldığınız gün hepinizin hayatına çok önemli bir cümle eklenir. 'Biz sizi ararız...' Bu sadece üç beş ay duyacağınız bir cümle değildir, daimi nüks eden bir hastalıktır. – Ne yazık ki tedavisi hala bulunamamıştır.-


Evlenip çoluk çocuğa karışmak için bir zaman vardır. Diploma merasiminden sonra başlıyordu sanırım ama yine de bilemiyorum. İlk çocuğun heyecanlı o dokuz ayı gibi geldi gelecek bir durum. Sonra o telaş bu telaş derken yıllar geçecek arada atladığım tonlarca şeyi hiçe sayarsak emekli olmak için yaşınızı bekleyeceksiniz.

Böyle böyle ölümü bile bekler olduk artık. Şaşırmıyoruz değil mi? Buradakiler en belirginleriydi. Oysa dolaba konan elmalı sodanın soğuması bile zaman alan bir şeydir. Sanki hayat roundlardan oluşuyor bir sonrakini görebilmek için durmayı bilmek gerekiyor. Tıpkı çayımız güzel olsun diye demlenmesine izin vermek gibi. Yanlış anlaşılmasın lütfen, beklemek bazen kötü gözükebilir ama o heyecanı yaşamak paha biçilmezdir. Benim ise tek anlatmak istediğim; beklemek hayatın bir rutindir, istemsizce yapılan bir eylemden ibarettir.


Konuk Yazar: Ayşe Öztürk
Bir Kitap: Seni Sevmiyorum


Beni Sevmek Zorundasın romanımı okuyan ve yorum yapan bir arkadaşım, "Julian Barnes aşklarına parmak ısırtan" diye bir ifade kullanmıştı... Hiç Julian Barnes okumamış biri olarak bu ifadenin uyandırdığı merak bende D&R'nın yolunu tutmam ve iki Julian Barnes kitabıyla dönmem şeklinde neticelenmişti.

Seni Sevmiyorum kitabında ilk dikkatimi çeken isimdi. Orjinal adı Talking it Over olan kitap türkçeye Seni Sevmiyorum olarak çevrilmişti. Arka kapağını okuduğumda da benzer şeylere rastlamıştım.

Ve okudum. Okuduktan sonra yaptığım ilk şey yazarı araştırmak oldu. Çünkü hikayenin dışında fikir olarak bana çok yakın buldum. Benim için bir kitap okumadan ziyade enteresan bir deneyim oldu bu durum.

Bundan fazlası spoiler olacağından çok fazla bir şey demiyorum.

Özetle güzel bir kitap okudum. Daha doğrusu değişik bir kitap okudum. Beni anlatım biraz yordu sadece hepsi bu...


no image
Sessiz Prenses bir mim göndermişti geçtiğimiz günlerde bana. Mim ile ilgili bilgi şurada mevcut.
Düşündüm. Çok düşündüm. Ama öyle komik ve orjinal bir dernek kuramadım. Şu sıralar yaşamakta olduğum dönem ve bu dönemin neden olduğum durumdan mütevellit olmalı bu.

Tam da bu durumdan dolayı kursam kursam, anca 'Dinlemeyi Bilenler Derneği' kurabilirdim ben. Ne de olsa iş hayatında da, okul hayatında da, aşk hayatında ya da aile hayatında da ihtiyacım olan temel araç iletişim. Doğru iletişim olmadan hiçbir şey olmuyor. Bu doğru iletişim de muhteşem bir ses tonundan, harikulade bakışlardan, son moda kıyafetler ya da karizmatik duruşlardan değil; sadece ve sadece dinlemekten geçiyor.

Komik değil. Orjinal de değil. Ama gerekli bir dernek.

DBD
Dinlemeyi Bilenler Derneği
(Dinle! Her şey güzel olsun...)

mottosu bile var
daha ne olsun
...
:)
erdikaradeniz.com Dört Yaşında


Zaman ne kadar çabuk geçiyor.
Şimdiki zamanda sıkıla sıkıla geçirilen; daha doğrusu bir türlü geçirilemeyen zamanları alt alta koyup topladığınızda karşınıza aylar, yıllar çıkıyor...

Alt alta koydum ve topladım. Dört yıl olmuş...
erdikaradeniz.com var olalı ve ben kayda geçen hissiyatlarımı çekmecelerde saklamayı bırakıp alenen yazmaya başlayalım dört yıl olmuş...

Enteresan.

Bu dört yılın muhteviyatı Pesimisyon, Bu Şartlar Altında Ölemem ve Beni Sevmek Zorundasın adlı kitaplarıma ek bir de şunlar oldu mesela:

Anla
Kitap Okumaları
O
Ya Yaşayacak Bir Yarın Daha Yoksa
Bu Şartlar Altında Ölemem
Ah Flora
Bizim Kurşun Kalem (3)
Kahverengi, Minik ve Sevimli Bir Ayıcık
Bazı Şeyler Bazen Biraz Tuhaf Geliyor
Kötü
Biraz Değiştim
Kork; Kimse Yok
Aynada ki Aptal Suret 2
Aynada ki Aptal Suret 1
Matematik Sensizlik Konusunda Hükümsüz
Doğuş Otomotiv Trafik Hayattır!
Önemli olan ne kadar hızlı vardığınız değil, nasıl vardığınız...
Trafikte aşırı hız yapmayın! Çünkü Trafik Hayattır!

Aşırı hız son yıllarda kazaya sebep olan unsurların başında yer alıyor. Özellikle gençlerin yaptığı trafik kazalarının çoğu aşırı hız nedeniyle meydana geliyor. Doğuş Otomotiv’in kurumsal sorumluluk markası Trafik Hayattır, ‘aşırı hız’ı konusunu ana mesajları arasına alarak projelerini kurguluyor.
Dünya Sağlık Örgütünün raporuna göre trafik kazalarındaki ölümlerin yaş grubu analizinde diğer ölüm nedenleri arasında 15-29 yaş grubu birinci sırada yer alıyor.   Bu durum gençlere yönelik trafik güvenliği kampanyalarının acil olarak arttırılması gerektiğini gösteriyor. Trafik Hayattır platformu bu noktada çok önemli inisiyatifler alarak önemli projeler geliştirdi; 4 senedir devam eden Trafik Güvenliği Uzaktan Eğitimi projesinin üniversitelerde seçmeli ders okutulmasının yanı sıra, 2014 yılında radyolarda yer alan ‘aşırı hız’ radyo spotu da dikkat çeken bir diğer proje oldu. İki projede birçok önemli ödül aldı. Bu ödüllerden en çok gurur veren ise 2014 Birleşmiş Milletler Genel Kurultay’ın da iki projenin Avrupa’da trafik güvenliğiyle ilgili örnek uygulama seçilmesi oldu.

Trafik Hayattır, ‘aşırı hız’ ile  ilgili projelerine yenisini ekledi ve her birinde farklı trafik güvenliği mesajlarının verildiği bir animasyon serisi üretti. Aşırı hız konulu animasyonda her gün trafikte rastladığımız hatalar vurgulanıyor.  Çocuğunu almaya giden bir babanın trafikte kalmasını ve sonrasında hız yaparak girdiği emniyet şeridinde kaza yapmasını anlatan animasyondan hepimizin çıkaracağı dersler var.
Bir boomads advertorial içeriğidir.
no image
İş Sanat Kibele Galerisi’ndeki “Biz Mektup Yazardık” Sergisi geçmişi günümüze taşıyor.

Bursa’nın ufak tefek yolları
Ağrıdan sızıdan tutmaz elleri
Tepeden tırnağa şiir gülleri
Yiğidim aslanım burda  yatıyor
İşte mürekkep bu dizelerdeki gibi damlar Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun kaleminden… Sanatçı, 64 yıllık hayatına sığdırdığı sanat tutkusunu, aşklarını, sevinçlerini, hüzünlerini, dostluklarını çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını geçirdiği Anadolu’nun naifliğiyle yakın dostu Nâzım Hikmet’e yazdığı bu dizelerdeki gibi aktarır kâğıda ve tuvallere… Onun şiirlerindeki ve tablolarındaki narlar, dutlar, ayvalar kimi zaman sevdiği kadına duyduğu özlemi kimi zamansa amansız bir kara sevdayı anlatır. Babasından Batı Edebiyatı’nı, annesinden Yunus Emre’yi, Karacaoğlan’ı öğrenen sanatçı Anadolu’nun toprak damlı evlerinden, İstanbul’un martılarından, köpüren denizinden, Âşık Veysel’in sazından dem vurur…

Bedri Rahmi Eyüboğlu iç dünyasını tuvallere ve şiirlere aktarırken sanat, edebiyat, siyaset ve iş dünyasının önemli isimleriyle gerçekleştirdiği, yaşadığı döneme ışık tutacak mektuplaşmaları da tarih yolculuğundaki yerlerini alıyor.  Güzel Sanatlar Akademisi’nde başlayıp Paris’te süren eğitim hayatından, resim tutkusunun peşinden gittiği Anadolu’daki yurt gezilerine kadar sanatçının yaşamından birçok kesiti yansıtan mektuplar, “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar - Biz Mektup Yazardık” Sergisi ile İş Sanat Kibele Galerisi’nde ilk kez gün yüzüne çıkıyor.
Sergi, hem sanatçının kaleme aldığı hem de kendisine gelen yüzlerce mektubun Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından uzun soluklu ve titiz bir çalışma ile kitaplaştırılmasına paralel olarak hayata geçiriliyor. Sanatçının gelini Hughette Eyüboğlu’nun hazırladığı, editörlüğünü Rûken Kızıler’in üstlendiği kitabın ve serginin tasarımı Emre Senan tarafından gerçekleştirildi.
Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Avrupa’da öğrenci olduğu günlerden Akademi’de öğretmen olduğu günlere pek çok anıyı barındıran mektuplar, orijinal olarak sahiplerinin kendi ifadeleriyle ve kendi imzalarıyla ziyaretçilere ulaşıyor. Sadece ressam ve şair olarak değil mozaik, seramik, vitray ve yazma sanatçısı, heykeltıraş, öğretmen ve yazar kimlikleriyle de sanatımıza kalıcı eserler bırakan Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun pek çok isimle sürdürdüğü yazışmaları aynı zamanda sanatçılar arasındaki kuvvetli bağı da gözler önüne seriyor. Her biri tarihi belge niteliğindeki mektuplar; sanatçıların o dönemde yaşadığı ekonomik sıkıntılara dair fikir verirken, yaşanan zorlu koşullara rağmen gerçekleştirdikleri idealleri ile tarihe not düşürebilmeyi başarmış bu insanların umutlarını yitirmediklerini de en iyi şekilde ortaya koyuyor.

Sanatçının Nâzım Hikmet, Ahmet Hamdi Tanpınar, Fikret Muallâ, Âşık Veysel, Adalet Cimcoz, Orhan Veli Kanık, Necip Fazıl Kısakürek, İbrahim Çallı, Andre Lhoté, Fahrünisa Zeid, Abidin Dino, Reşat Nuri Güntekin, Cemal Tollu, Nurullah Berk ve Arif Kaptan ile mektuplaşmalarının her biri ziyaretçilerde ayrı bir tat bırakmayı vaat ediyor. İş dünyasının önde gelen isimleri Vehbi Koç ve Nejat Eczacıbaşı’nın mektupları da Eyüboğlu arşivinin önemli parçaları arasında yer alıyor.
Serginin bölümlerinden biri de Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun yaşamını şekillendiren iki kadın, eşi ressam Eren Eyüboğlu ve büyük aşk yaşadığı, “Karadutum” dediği Mari Gerekmezyan ile mektuplaşmalarından oluşuyor. Eren Eyüboğlu, büyük aşk yaşadığı Karadut’u sonsuzluğa uğurladıktan sonra eşinin elini bırakmayarak o zor günleri atlatmasına ve resme odaklanmasına yardımcı olacak kadar güçlü iken, diğer taraftan Mari Gerekmezyan ise ölümünün ardından bile gözlerini yaşartacak kadar sevdalı olduğu bir isim.

64 yıllık yaşamına çok şey sığdıran Bedri Rahmi… 
İş Sanat Kibele Galerisi’nde çağdaşlarıyla yazışmalarının ilk kez gün yüzüne çıktığı “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar - Biz Mektup Yazardık” Sergisi ile anılan sanatçının hayat hikâyesi Trabzon’da başlar. Takvimler 1911 yılını gösterdiğinde Görele Kaymakamı Mehmet Rahmi Bey ve Lütfiye Hanım’ın ikinci çocuğu olarak hayata merhaba der. Asıl adı olan Ali Bedrettin, zaman içinde önce Bedir’e sonra Bedri’ye dönüşür.  Babasının görevi dolayısıyla yerleştikleri Trabzon’daki lise resim öğretmeni ünlü ressam Zeki Kocamemi tarafından keşfedilir. Sanatçı yine bu dönemde edebiyata da merak salar ve ilk şiirlerini yazmaya başlar.

1929’da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ne giren Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nazmi Ziya ve İbrahim Çallı gibi Türk resminin mihenk taşlarının öğrencisi olma şansına erişir. Edebiyata olan ilgisinin üzerine düşer ve Ahmet Haşim’den estetik ve mitoloji dersleri alır. 1930’larda hayat onu bu kez Fransa’ya götürür. Dijon ve Lyon’da bir yandan çalışarak Fransızcasını geliştirmeye çalışırken, bir yandan da Gauguin, El Greco, Cezanne gibi beğendiği ressamların eserlerini kopya eder. Sanatçı, ileride hayatını birleştireceği Ernestine Letoni (Eren Eyüboğlu) ile de Fransa’da tanışır. 1940’lı yıllara gelindiğinde kalbine “kara saplı bir bıçak” gibi saplanan Mari Gerekmezyan girer. Asistanlık yaptığı Güzel Sanatlar Akademisi’nin heykel bölümüne misafir öğrenci olarak gelen Mari Gerekmezyan, Bedri Rahmi’nin bir büstünü yapar, sanatçı bu büste duyduğu minneti Mari’nin çeşit çeşit portrelerini yaparak ve ona şiirler yazarak yanıtlar. Artık bütün İstanbul ve elbette Eren Eyüboğlu bu tutkulu aşktan haberdardır. Bedri Rahmi Eyüboğlu 1975 yılındaki ölümüne kadar geçen çeyrek asrı aşkla, resimle, edebiyatla, dostlarıyla, dönemin önde gelen kültür ve düşünce insanlarıyla bir arada geçirir.

Meraklıları için 5 Mayıs - 20 Haziran arasında İş Sanat Kibele Galerisi’nde ziyaret edilebilecek “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar - Biz Mektup Yazardık” Sergisi, sanat ve kültür tarihimizde eşine az rastlanır bir iz bırakmayı vaat ediyor. Sergide orijinal el yazılı mektuplar ve sanatçının çizimleriyle süslediği desenli zarfların yanı sıra mektuplaşılan isimlerin Bedri Rahmi Eyüboğlu tarafından yapılmış portreleri de yer alıyor. Serginin ziyaretçilerini güzel bir sürpriz de bekliyor. İsteyen katılımcılara, sanatçının desenleriyle hazırlanmış mektup ve zarflarla sevdiklerine yazma imkânı sunuluyor. Şimdi özlemle andığımız eski günlerdeki gibi mektup yazma zamanı!

Bir boomads advertorial içeriğidir.
Soma’daki “Toplumsal Dönüşüm Projesi” Onlarla Hayat Buldu!
Soma İçin Bir Olduk:  Gizli Kahramanlar
Allianz Türkiye, sivil toplum örgütleriyle el ele vererek, bölgede etkilenen vatandaşlara ulaşabilmek, onların yaralarını sarmak ve yeni başlangıçlarını desteklemek için Soma’daydı. Soma’da 2014’te gerçekleşen ve ulusumuzu derinden sarsan maden faciasının ardından, Afetlerde Psikososyal Hizmetler Birliği (APHB) ve Bilim Kahramanları Derneği (BKD) ile işbirliği yapılarak “Allianz SomaDA”yı (Soma Dayanışma Ağı) geliştirdi.
Fatma Çavuşoğlu, Mehmet Kocapınar, Gamze Akarca, Afetlerde Psikososyal Hizmetler Birliği gönüllüsü uzman psikologlardan sadece birkaçı. Dursunbey merkez olmak üzere Balıkesir İvrindi’den Kütahya’ya kadar olan hattı gezici ekiplerle birlikte ev ev dolaştılar. Psikolojik destek verdiler. Ümitsizliğin yenilmesi için mücadele ettiler.
Allianz SomaDA”yı kapsamında, BKD ile yapılan işbirliği sayesinde, Soma çevresinde, olaydan etkilenen 6 ilçedeki 16 okulun, Bilim Kahramanları Buluşuyor turnuvasına katılımı sağladı. 34 gönüllü öğretmen, 150’ye yakın öğrencinin oluşturduğu 17 farklı Allianz SomaDA takımını 4 ay boyunca turnuvaya hazırladı. Bu yolla, öğrencilerin normal hayata dönüşü desteklenirken, psikososyal ve kişisel gelişimlerine de katkı sağlanması amaçlandı.
Allianz SomaDA”nın bir ayağı da faciadan etkilenen ailelerin çoğunlukta olduğu Dursunbey’deydi. APHB ile yapılan işbirliği sayesinde, Dursunbey’de bir psikososyal destek merkezi açıldı. Çocuklara, yetişkinlere ve gruplara yönelik üç görüşme odası bulunan Dursunbey Psikososyal Destek Merkezi’nin hizmetleri, merkeze uzak bölgelere de ulaştırıldı.

Bir boomads advertorial içeriğidir.
Eyvah Mim | 24

Çok uzun zaman sonra Bir Terazi'nin Günlüğü'nden bir mim gelmiş, yapıyorum o halde.

En Son Okuduğun Kitap?

Son bitirdiğim kitap Kış Yolculuğu. Amelie Nothomb'ın Kış Yolculuğu kitabıyla ilgili kısa yazıma buradan ulaşabilirsiniz. Tuhaf bir kitaptı.

Şu an okumakta olduğum kitaplar ise bir türlü fırsat bulup ilerleyemediğim, Ahmet Ümit'ten Beyoğlu'nun En Güzel Abisi... Ve bunun yanında da Gündüz Vassaf'tan Cehenneme Övgü'yü okuyorum.

En Son İzlediğin Film?

En son izlediğim film Hızlı ve Öfkeli serisinin son filmiydi. Beğendim. Serideki diğer filmleri de hatırlayabildiğim kadarıyla bir kıyaslama yaparsam, sanırım serinin en iyi filmi buydu. Bazı yerlerde abartılar vardı elbette fakat film o kadar hızlı ve hareketli ilerliyordu ki tüm bu abartılar çok gözüme batmadı, sindirebildim. Filmin hiç bir saniyesi boş değil. Her saniyeye bir aksiyon bir hareket sığdırmışlar. Ve Jason zaten güzel olan filme ekstra renk katmış...

Siyah mı Beyaz mı?

Mavi. Ben maviyi severim. Nispeten son yıllarda daha mavi bakmaya çalışıyorum dünyaya...
Çünkü hayatta her şey lekelenmiş durumda ve bu yüzden beyazı bulmak, ona inanmak pek muhtemel değil. Belki çok iyi niyetli, belki pozitif bakış açısına sahip olmak gerekli. Optimist olmak şart yani. Fakat ben öyle biri değilim. Siyah'ın, insanın doğasını daha çok yansıttığını düşünüyorum. En azından benim gibi insanların. Fakat diğer yandan depresiflikten ölmemek, siyahın neden olacağı karanlığa maruz kalmamak için ben maviyi görmeye çalışıyorum. Yeteri kadar beyaz, yeteri kadar siyah ve arada nefes almak için de biraz gökyüzü...

Tiyatro mu Sinema mı?

Sanırım, sinema. Çünkü sanat daha çok insanın hayalleri, ulaşamadıklarını, imkansız saydıklarını, yaşayamadıklarını ve asla yaşayamayacaklarını konu alır gibi... Tam olarak böyle değil ama en azından sanatın bir bölümü bunu konu edinmek zorunda. İşte bu kısmı tiyatroda işlemek şartlar itibariyle mümkün değil. Fakat gelişen teknolojinin son durumu ortadayken, bambaşka bir dünya bambaşka bir evren yaratabileceğiniz, imkansızı gerçekleşebilir bir eyleme dönüştürebileceğiniz bir alan sinema. Sinemada sınır, sizsiniz... Yaratıcılık bu alanda tiyatroya göre biraz daha öne çıkıyor sanırım. Bu yüzden sinema diyorum. Tiyatroyu sevmiyor değilim tabi ki sadece sinema daha ağır basıyor.

Mesaj mı Aramak mı?

Her zaman mesaj, gerektiği zamanlarda arama...
İçinde bulunduğumuz çağ/dönem fazlasıyla gürültülü bir dönem. Bundan yaşadığımız şehrin de büyük etkisi var tabi ki fakat neticede gürültü baki... Diğer yandan yine bahsi geçen durumlar sebebiyle hepimiz çok yoğunuz. Çok yoğun çalışıyoruz, okuyoruz, koşturuyoruz. Kendimize  dahi ayıracak vaktimiz yokken, telefon konuşmasına vakit ayırmaya çalışmak sinir bozucu.

Yani gerçekten sesini duymak istediğiniz biri varsa, yüz yüze gelme imkanınız yok fakat o kişiyle konuşmak istiyorsanız ya da mesaj ile halledilemeyecek bir konu varsa arayın. Fakat bu ve bunun dışında kalan durumlar için mesaj atın.

Hep olmasını istediğin bir hayalin?

Eskiden çok fazla hayal kurardım. Özellikle uykudan evvel inanılmaz sahneler belirirdi bilinç altımda. Şimdilerde öyle değil. Her şey o kadar karışık, o kadar yorucu ve etrafımız bu kaotik düzen tarafından öylesine sarılmış ki hayal kuramıyorum. Belki vakit yok, belki hayal kurmayı sağlayan mekanizmam köreldi. Kim bilir...

Bunun dışında isteklerim de genelde uzun vadeli değil, daha kısa vadeli şeyler oluyor. O yüzden buradan bir hayali hedef türetecek olursak; kısa vadelerde beliren tüm hayallerimi gerçekleştirmek istiyorum.

Gelecekte Kendin için Ne Düşlersin?

Sanırım sadece huzur... Geriye kalan bizden bağımsız gerçekleşecek zaten. Huzur olsun da gerisi halledilir.

Burası Olmasa Hangi Ülkede Yaşamayı İsterdin?

Belki İtalya olabilirdi. Sebepsiz bir istek bu...

Bloguma kaç puan verirsin? Devamlılığı için tavsiyen ne olurdu?

Puan vermek haddime değil. İçinde emek ve samimiyet olan her şey tam puanı hak ediyor. Bir Terazi'nin Günlüğü blogu gibi tıpkı...




Kitap Okumaları(1): Göçebe Şehrin Efendisi
Blogu açtığım günden bu güne çeşitli seriler yazdım.
"Bir Kitap", "Biraz Film İzledim", "Sesi Çıkan Metinler", "Can Sıkıntısı Bültenleri", "Başıboş Saçmalıklar", "Depresif Günce" gibi...
Bir kısmını artık sonlandırdım. Mesela Başıboş Saçmalıklar dizisi "Bu Şartlar Altında Ölemem" adlı elektronik kitabımda toplandı ve tamamlandı...
Bir kısmınıysa hala yazmaya devam ediyorum.

Ve şimdi yeni bir seriye daha başladım. Bu biraz daha zor... Ne sıklıkta olur ya da sürekliliği olur mu? Emin değilim. Fakat serinin birinci nüshası hazır.


Yeni serinin adı: "Kitap Okumaları"

Adı üzerinde kitaplardan alıntılarla, kitap okumalarıyla çekeceğim videolar yer alacak bu seride.

Serinin ilk videosu +Hamiyet Akan  'ın Göçebe Şehrin Efendisi' nden üç şiirle geldi.





Can Sıkıntısı Bülteni ve Kitap Hediyesi
Çok uzun zamandır can sıkıntısı bülteni yayınlamıyordum. Hatta bir ara can sıkıntısı bülteni yapmamaya da karar vermiştim fakat yine yeniden verilmiş bir kararla yeni bir bülten yazıyorum.

Sürpriz bir şekilde Pesimisyon'un satışının durduğunu gördüm. Yayıneviyle görüştüm, geçen yıl Pesimisyon'un yayından kaldırılmasını talep ettiğimi söylediler. Aslında öyle bir talebim olmamıştı fakat bir yanlışlık oldu sanırım. Şimdi tekrar yayına girecek Pesimisyon - Aşk Yasaklı Kelime...

Bu arada Biz Öyle İnsanlar Değiliz'in ikinci sayısı için çalışıyorum.
İkinci sayıda daha dolu, daha dergi gibi bir sayı yapmaya çalıştık.
Bizimle yazmak istiyorsanız, bunu istiyor olmanız yeterli. Hemen iletişim kurabilirsiniz.

Ayrıca bu nüshada kendimde bir şeyler yazdım. Daha doğrusu bir bültende BÖİD'de hazırlayacağım bundan sonra. Dışavurum Bültenleri...

Okursanız pek güzel olur. İkinci sayının 1 Mayıs'tan hemen sonra yayında olmasını umuyoruz.


Bir de geçtiğimiz günlerde üçüncü kitabım yayımlanmış oldu. İlk kitabım Pesimisyon - Aşk Yasaklı Kelime deneme ve şiirimsilerden oluşan derleme bir kitaptı. Sonra Bu Şartlar Altında Ölemem adlı denemelerden oluşan kitabımı ücretsiz bir e-kitap olarak yayımladım. Son olarak 03 Nisan 2015'te üçüncü kitabım ve aynı zamanla ilk romanım olan Beni Sevmek Zorundasın yayımlandı.


Bu bir ilk roman. Çıraklık dönemi eseri. Aslında bakarsanız gün gelse ve ben 50. kitabımı da yayımlamış olsam,  o da çıraklık dönemi eserim olacak benim. Bakış açısı olarak bu dönemi seviyorum ben. Amatör ruha karşı ekstra bir sempatim var. Sanatın her dalında bu böyle... En çok 'amatör müzik' diye yaftalanan müzisyenleri dinliyorum mesela ya da en çok kendi imkanlarıyla amatör şartlarda kısa film çeken insanların o kısa filmlerini izliyorum. Okumayı seviyorum ve en çokta insanların kağıda döktükleri ve çekmecelerinde sakladıkları hislerini merak ediyorum ben. He diğer yandan, her ne kadar çıraklık dönemi eseri olsa da dizginin daha iyi yapılmış olmasını tercih ederdim. Gelecek sefere yayımlanacak kitabımın dizgisini bizzat ben yapacağım...
Böyle bir şey işte...

Her neyse...

Önümüzde ki günlerde kitaplarımı hediye etmek istiyorum. İçimden geldi. Pesimisyon'u, Beni Sevmek Zorundasın'ı ve (zaten internetten edinilebilir ama) Bu Şartlar Altında Ölemem e-kitabımı... Yapmanız gereken tek şey, bu kaydın altına yorum yazmak...

Bir çeşit çekiliş değil bu. Talepte bulunanlara göre göndereceğim. Eğer sizde imzalı kitap istiyorsanız buraya yorum olarak yazabilirsiniz. Sayı üç beş kişi olursa, direkt göndereceğim fakat sayı fazla olursa o zaman bir kura ile sayıyı üç beş kişiye düşürmem gerekir. (anlayışınızı sığındım)

Netice itibariyle uzun bir aradan sonra yeni bir can sıkıntısı bülteniyle karşınızda oldum. 
no image
Hali hazırda tarz olarak ağırlık kazandırılmış bir sükuneti benimsemiş biri olarak, iş hayatımda ki aksiyondan da nemalanarak bugünlerde pozitif tutumu evrenimde resmileştirmiş bulunuyorum. İçimde ki pesimist adamın ağzına ağzına kroşeler salladıktan sonra hızlandırılmış bir aparkatla nakavt işlemini gerçekleştirdim ve dahi işaret parmağımla o mavi gözlerini delik deşik ettim. O artık yok. Optimist takılmak kararlarım arasında. Bu etkinin iki saat falan sürmesi muhtemel bende ve fakat çokta takılmamak gerek...

Zaten Süreya'nın dediği gibi hayat bitiyordu ve kuşlar uçuşalı epey vakit oldu...

Neyse.
Pozitifim.
Bir Kitap: Kış Yolculuğu

Bir süredim bir kitap yazısı yazmıyordum. Aslında bir süredir blogda yazmıyordum. Buna bir geri dönüş çabası diyebiliriz. Bu geri dönüş çabasını yeni bir, bir kitap yazısıyla yapıyorum.

En son bu kitabı okuduğumdan mütevellit: Kış Yolculuğu / Amelie Nothomb...

Bu kitabı Sakarya da Serdivan AVM'de dolaşırken görüp, arka kapak metninde ki:

 "Aşık olduğu kadına bir türlü ulaşamayan bir erkeğin hikayesi bu. Büyük bir coşkunun korkunç bir hayal kırıklığına, ardından yıkıcı bir öfkeye dönüşmesinin hikayesi" cümlelerinden hareketle almıştım.

Çünkü o cümleler benim o sıralarda tamamlamak üzere olduğum romanımla benzerlik gösteriyordu.

Hoş, yazar Amelie Nothomb Aşkta kaybetmek yoktur derken ben, Her aşk kendi hikayesini katlediyor diyordum fakat yine de almıştım.

Sonuç olarak değişik bir kitap okudum. Muhteşem değil ama güzel. Yazarın dili çok iyi. Ama kitabı bitirdiğimde bir şeyler eksik kalmış gibiydi. Bir şeyleri anlamamış, atlamış olabilirim.

Bir de hikayenin üzerine kurulu olduğu uçaktan hala haber yok...

Neticede çerezlik, okunabilecek bir kitap...



O
Görsel: flickr.com
Gözlerini kapattı. Öfkeden patlayacak gibiydi. Öfkeden ölecek… Öfke… Öfkeli miydi? Aslında utanıyordu daha çok. Herkesten önce kendine kızıyordu. Hışımla atıyordu minicik kalbi. Hazin bir melodramın ortasında gibi… Ama dinlemek istemiyordu bunu. Elini kaldırdı ve bana dokunma dedi. Aşıktı… Ona kimse dokunmadı…

Aslında o, gölgelerin asla konuşamayacağını biliyordu. Aynada beliren o geveze aksi bile onu hiçbir zaman anlamayacaktı. Bunu da biliyordu. Rüyaların bir anlamı olmalı derdi hep… Ama bir anlam aramazdı. Fallarında hep o çıksın istediği için kahve içmiyordu. Papatyalarda ki tüm yapraklara kızgındı. Çünkü hep bir ihtimal vardı. İhtimaller… Yumruklarını sıktı ve tüm gücüyle salladı içinde ki kasvetin üzerine. Fakat hükümsüzdü yumrukları, hiçbir işe yaramadı.

Birçok şey biliyordu da, kurduğu onca hayalin asla gerçek olmayacağını reddediyordu. İnanılır gibi değil derdi hep, hayallerin asla yaşanmayacak olmasına… Gözlerinden düşen yağmurla suratını boyayan rimele aldırmadı. Başını kaldırıp göz bebeklerine baktı kuruntularının. Lütfen dedi, lütfen beni rahat bırakın… Ve kaldı…

Ne kadar çok sorun vardı böyle. Ne kadar çok acı çekiyordu. Ne kadar çok hata yapmıştı. Aklından neler geçiyordu. Onlar diyordu, onlar istemeyecek, onlar sevmeyecek beni hiç, onlar kötü konuşacaklar… Cesur değildi. Çekiniyordu. Güçsüz sanıyordu kendini. Ve dahi beceriksiz… Mutlu olmaya hakkı yokmuş gibi, içinde ki çocuğu kamçılıyordu inatla. Öldürüyordu onu… Oysa bilmiyordu. Oysa diyebilseydi bir kez olsun değişecekti her şey… Seviyorum demeyi öğrenememişti. Kayıtsız şartsız aşka sığınamıyordu. İnanmıyordu sevginin kutsallığına. Ya da korkuyordu belki. Ve eline yüzüne bulaştırıyordu her şeyi bu yüzden…

Dizlerinin üzerine çöktü. Göz çukurlarında bir okyanus! Sus artık dedi yalnızlığına… Ve geceydi. Sessiz ve yalnız… Neden dedi hayat çok acımasız? Ve kader… Karanlığın içinden sırıtıyordu. Kader pis. Kader düşüncesiz. Kader kötü…

İçinden neler geçiyordu kim bilecek…

O sadece sustu.

Sadece.

O.



bu metin bu şartlar altında ölemem adlı e-kitabında yer almıştır



Bir Aylık Blog Şeysi

Bir çeşit aylık blog dergisi gibi bu ama dergi de sayılmaz tam olarak... Aylık blog...

İlk ay ki güncelleme 2 Nisan itibariyle gelmiş bulunmakta.

Şiirler var, deneme ve öyküler var. Araştırma yazıları, kitap ve film tanıtımları var. Söyleşi var. Kitap hediyesi var. Paralel evrenler var. Yaratılış var. Bir çok şey var şimdilik. Gelecek sefere daha fazlası olsun istiyoruz.

Aşağıya tanıtım şeysini de ekliyorum. 
Bir bakınız...




Ya Yaşayacak Bir Yarın Daha Yoksa
İnsan!

Sen ne kadar acizsin. Ne kadar saçma sapansın. Ne kadar kötüsün. Ne kadar umursamazsın. Sen ne yapıyorsun böyle? Bugün yapman gereken her şeyi yarınlara ertelemekten neden vazgeçmiyorsun inatla? En yakın arkadaşını üzmüş olabilirsin. Sevdiğin kıza bir türlü açılamamış olabilirsin. Adım atman gereken bir sürü fırsat seni bekliyor olabilir. Ama sen af dilemeyi de, adım atmayı da, itiraf etmeyi ve hatta sevmeyi de hep yarınlara erteliyorsun. Yeni doğacak günün doğacağından eminmiş gibi… Ya yaşayacak bir yarın daha yoksa? Bunu neden hiç düşünmüyorsun. İnsan… Mütemadiyen aptalsın…

Hayatta en değerli şey, şu an sahip olduklarındır. Kaybedene kadar anlamıyorsun sadece. Aç gözünü artık! Bırak artık şu sorumsuzluğu… Doğacağından emin olmadığın bir güne ertelemekten vazgeç hayatını. Meçhul yarınlara güvenme saçmalığından kurtul. Ve kırdığın, kalbini alman gereken, özür dileyip affını isteyeceğin birileri varsa; yapman gereken ne varsa; yarın hayatta olacağından ya da yarın geç kalmış olmayacağından emin olmadan yarına erteleme…

Yapman gereken her ne varsa, elinde yalnızca bugün var. Bugününe sığdırmaya çalış eylemlerini. Belki bu son günün bu dünyada… Belki yaşayacak bir yarının daha yok.

Saçmalama daha fazla…



bu metin, bu şartlar altında ölemem adlı e-kitabımda yer almıştır




Bu Şartlar Altında Ölemem

Kabul ediyorum. Canım acırdı. Hem de çok fazla canım acırdı. Sanki her bir hücremde ayrı ayrı bombalar patlatılıyor gibi acırdım. Yıkılırdım. Her seferinde bedenim parçalanıyor gibi, sol yanımdan fışkıran bir ruh göğe, göğü yaracakmışçasına uzanıyor gibi yitirirdim kendimi. Bir şüheda yağmuru altında şehir; karanlık bir şehrin tam ortasında ben... Hani en ücrada kalmış, en karanlık, en kuytu köşede unutulmuş bir ben...

Ölmem. Bu şartlar altında ölemem. Ama ölsem çok daha iyi hissedeceğimi bildiğim anlar yaşayabilirdim. Hayat, o kadar kirli ki... Hala nefes alıyor olmamız bile şaşırtıcı değil mi? İyi şeyler diye adlandırılan her davranış, sonumuzu kazmaktan başka bir işe yaramadı. Galibiyet siyahındı. Kalabalık çevre, popülarite, arkadaşlıklar, dostluklar... Hepsi martaval... Hepsi birer düş ürünü gibi...

Gerçek bu. Gerçek karanlık. Gerçek yalnızlık. Son dostumu da bir anı bohçasında saklayıp zamanın o anında bırakmamın üzerinden epey vakit geçti. Zehir gibiydi. Acıydı. Berbattı. Ama gerçekti. İşin aslı hepsi göze alınmış bedellerdi. Çünkü iyi olmak, iyinin peşinden koşmak varsayılan olarak imkansızdı fakat kötü olmamak için mücadele etmek elden geliyordu. Ve dahi buda bedel gerektiriyordu. Ödedim.

Bundan mütevellit kabul ediyorum. Canım acırdı. Hem de çok fazla canım acırdı. Sanki her bir hücremde ayrı ayrı bombalar patlatıyor gibi acırdım. Yıkılırdım. Eğer olacakları önceden sezmemiş olsaydım, çevremde ki o insanları önceden çözmemiş olsaydım şimdi sızlıyor olabilirdim. Gittikleri için. Artık olmadıkları için. Ama biliyordum. Bu olan şeylerin böyle cereyan edeceğini önceden biliyordum. Şimdi temsili kötü karakter olarak anılıyor olmam sizi yanıltmasın. Tüm bu olanlar kötü olmamak adına seçtiğim yolun getirdiği bedelden başka bir şey değildi. Ön gördüğüm bedelleri ödedim. Öyle ya da böyle bir insanı kaybetmenin hazin olduğunu bildiğim için kaybettim sadece. Hepsi bu.

Fakat yıkılmadım. Fakat ayaktayım. Her şeye rağmen içim rahat. Menfaatlerin, art niyetlerin kol gezdiği bir kalabalığın ortasında yalnız kalmak bir ayrıcalık. Yalnızım ve dahi kafam rahat...

Ve ben bugün ölmem. Bu şartlar altında ölemem.

Bunu Bir Günlük Sayın

buradan hemen uzaklaşın bayan
bayım sizde şöyle bir kenara çekilin
üzerine bastığınız yollar
umursamazca izlerinizi bıraktığınız şu sokaklar
aheste nefesler aldığınız bu kent
ecel sonrası sığınağım olacak benim

kararlıyım
öleceğim
haddizatında ölüyorum da
peyderpey
yaşamak bu ruhtan da geçti geçiyor

bir yaş daha yaklaşmışken o halde
bu şartlar altında öledebilirim
her an
bir anda
ansızın

yormayın beni bayan
buradan hemen uzaklaşın
bayım sizde şöyle bir kenara çekilin
beni bir rahat bırakın



Ah Flora

Yalnızlık bazı insanların mizacıdır Flora. Yaşama biçimidir. En etkili huzur bulma halidir. Ne kadar kalabalık olursa olsun etrafları, o insanlar hep yalnızdırlar içten içe. Gözleri hep uzaklarda yanıp ışığı azalarak bize ulaşan bir fener kadar fersiz bakar. Ne kadar sevilirlerse sevilsinler, ne kadar çok aranıp soruluyor olsalar da; onlar her fırsatta köşelerine çekilip, kendilerini muhteviyatı sabıkalı bu hayattan soyutlamaya çalışırlar. Depresif ayinler düzenleyerek içlenirler. Hayatın anlaşılmaz tezadı; hüzünle gelen rahatlama hali budur işte... Esasında yalnızlık çok fiyakalı bir kaybedenliktir. Ama bu fiyaka, mucizelere hazırlıksız yakalanmaktan başka bir işe yaramaz.

Sen, o mucizeydin Flora. Şimdi bu mucizevi şaşkınlığın pimini çektiği bütün endişelerim hücrelerime baskı uyguluyor. Saç diplerim yangın yeri, avuçlarım terliyor. Yıllar sonra ilk kez mağarasından çıkmış bir yabani kadar tedirginim. Kabuklarıma o kadar bağlanmışım ki artık kendimi savunmasız hissediyorum. Yıkılabilirim. Beni yıkabilirsin. Yine de dizginleyemiyorum içimde ki bu kaçkın sevdayı. Saklanacak bir köşem yok. Kabuklarım yok. Başıboş düşüncelerim ve anadan üryan bütün duygularım. Cehennemin işkence salonlarından, alev lobilerine transfer olmuş bir göçebe ruh gibiyim. Görüyorsun Flora, aşk bizim gibilerin bünyesine biraz ağır geliyor.

Ama dur Flora! Öyle hemen düşürme yüzünü. Nizami bir şekilde dönüş yapma gerisin geriye. Bekle. Yeryüzüme gelişinden mütevellit içine düştüğüm kaosla mücadele etmeye çabalıyorum ben hala. Şimdi gidersen, gaipten gelen bir aparkat kadar etkili bir darbe olur bu ve zaten epey sarsılmış olan bu yürüyen ceset bedenim yıkılır. Bunu yapma.

Beni de biraz anlamaya çalış. Sözlükleri karıştırarak aşık olmanın manasını anlamaya çalışan bir acemiyim ben. Sevilmenin esrarını ansiklopedilerde arıyorum. Susuzluğun seraplara sebep olduğu kızgın çöllerde bir ömür geçirip, ansızın Karadeniz'in kıyılarına bırakılmış bir insan ne hisseder düşünsene... Şu halimle ben, suya atılmış bir filden beterim.

Biraz aşk cahiliyim ama bu karamsar cümlelerim hevesini de kaçırmasın. Çabalıyorum Flora. Öğrenebilirim. Öğreneceğim de... Sadece elimi bırakma. İnsanın hayattan alacağı derslerin bir zamanı, bir sınırı yokmuş meğer. Öğrendim ki cehalet, trajik bir ayrıcalıkmış Flora.

Ah Flora... Benden vazgeçme... Beni bekle... Bekle...

dip not: bu yazı 'Bu Şartlar Altında Ölemem' e-kitabında yer almıştır.

Bumerang - Yazarkafe