Bizim Kurşun Kalem (3)

- epey zaman sonra -

Zaman hiç durmadı. Saniyeler dakikalara, dakikalar saatlere, günlere, haftalara döndü... Ama zaman hiç durmadı. Güneş defalarca doğdu yine, batışından saatler sonra... Milyonlarca tırtıl, rengarenk kanatları olan güzel kelebeklere dönüşüp uçuştu etrafta. Güvercinlerin şakasına maruz kalan insanlar şanslarını şans oyunlarında aramaktan vazgeçmediler. İstanbul mistik güzelliğinden bir şey kaybetmiyor elbette ancak pratikte trafik hala berbat. Kırmızı ışıktan sonra yeşil yanmaya devam ediyor; tıpkı gecenin peşi sıra gündüzü sürüklemesi gibi... Tüm hücrelerime servis ettiğim sigaramda ki karanfil aroması; hala en iyi terapistim! Yani zaman hiç durmadı. Yani zaman geçti. Ama hiç bir şey değişmedi... Doğa kendini bozmadı... Evren rutinliğinden ödün vermeden devam ediyor. 

Ama bizim kurşun kalem şaşılacak şekilde değişim gösterdi bu süreçte. Kalem kutusunu düşünmüyor artık. Kalem kutusu için üzülmeyi bıraktı. Bu yolun, kalem kutusunun kendi seçimi olduğunu kabullendi. Onun için bir şey yapamayacağını anladı. Ve o zaman nefes almaya başladı yeniden... Ve ancak o zaman gerçeği gördü... O zaman fark etti, yıllardır hikayesini karaladığı o kırmızı kaplı not defterini... Yıllarca tek kelime etmemişlerdi. Kurşun kalem hüzünlerini dışa vuramadığı için yazıyordu hep. Derdini yazıyordu. Hüzünlerini bırakıyordu satır aralarına. Şiirler birikiyordu defterin sayfalarında... Ve defter tek kelime etmeden, sonsuz bir sabırla karşılıyordu kurşun kalemi... Bir anne şefkati, tecrübeli bir ihtiyarın olgun sükunetiyle kurşun kalem için harcıyordu sayfalarını...

Geç oldu. Ve çok güç oldu. Ama birbirlerini fark ettiler nihayet. Ve şimdilerde... Bizim kurşun kalem; aşık... Bu iyi haber. Yıllardır aradığı huzuru, tam ümidini keseceği anda not defterinde bulması ne ironikti ama... Bilinçlenmenin getirdiği bir sorumsuzlukla ve sorunsuzca seviyorlar birbirlerini... Ne yalan söyleyeyim... Bende mutluyum. Onları böyle görünce seviniyorum. Kurşun kalemi üzgün üzgün görmek ve onu teselli edecek tek kelime edememek beni de üzüyordu. Böylesi daha iyi... Gerçi geçmişi düşündükçe keyfi kaçıyordu kurşun kalemin. Endişeleri vardı. Kendini çok sorguladı. Olur muydu? Ayıp mıydı? Yanlış mıydı? Bana da sordu. Benden de bu konuda fikir almaya çalıştı ama ne diyebilirdim ki... Sessiz kalıp, hiç yardımcı olamadım ona. Ama vereceği kararı da çok merak ediyordum. 

Nihayet kurşun kalem bir karar verdi. Bende bir kaç gün önce tesadüfen öğrendim.

Bir Cumartesi günüydü. O gün bende keyifsizdim biraz. Arabesk bir ruh haliyle müzik dinliyordum. Oldukça rutin bir can sıkıntısı serüveniydi yani... Kurşun kalemse, çalışma masamın arka köşesinde her zaman ki gibi ayaklarını aşağı sarkıtıp oturmuştu. Masamda ki minik lambanın yarattığı loş ışık altında ki boş tavanı seyrediyordu. Arada bir duvarda ki siyah kedi figürlü saate takılıyordu gözleri... Kedinin kuyruğu sallanıyordu... Cem, kan revan içindeyim diye acı çekerken, göz göze geldik onunla. Ama onun söyleyecek çok şeyine karşılık verecek tek bir cevabım dahi yoktu. Başımı öne eğiyordum tam benlik bir mahcubiyetle...

İşte tam o sırada geldi. Kalem kutusu... Hüzne gömülmüş kurşun kalemi fark etti. Yanına gitti. Uzun zamandır konuşmamışlardı. Selam verdi. Hal hatır sordu. Ve kalem kutusunun ağzında gevelediği bakla çıktı sonunda.

"Not defteri!" dedi. "Not defteriyle aranda bir şey mi var?"

Kurşun kalem avuçlarıyla başında iyice ağırlaşan silgisini düzeltti, gözlerini saatin sallanan kuyruğuna dikti. Söyleyeceklerini sıraya diziyor gibi bekledikten sonra bir süre, konuşmaya başladı:

"Olmaması için bir neden yok? Olması içinse çok nedenim var..." dedi kurşun kalem...

Biraz gerilen, biraz kızan ama bunu belli etmekten kaçınmaya çalışan kalem kutusu sesinde ki şaşkınlığı saklayamıyordu.

"Saçmalama. O benim arkadaşımdı." dedi. "Şimdi... Objeler ne der?"

Kurşun kalem, beni anlamayacaksın der gibi baktı kalem kutusuna.

"Ne önemi var ki?" dedi. "Objeler ne derse desin, umurumda mı? Onlar daima bir şey söyler zaten."

Başında yoksa sevda yelleri, nereden bileceksin çektiklerimi diye sitem ederken Ferdi, yine göz göze geldik onunla. Yine başımı eğdim. Derin bir nefes aldıktan sonra konuşmaya başladı:

"Birini sevdim." dedi. Kalem kutusunu kastediyordu... "Ve sırf o ne der, bu ne düşünür, şu ne söyler diye düşünmekten her şeyi heba ettim. Sırf objeler ne der korkusuyla konuşmadığımız oldu. Görüşmediğimiz oldu. Hiç kendimiz olamadık. Her şey yasaklıydı. Her şey ayıptı. Ve elimde sadece boşa harcanan yıllar kaldı." Biraz sessiz kaldıktan sonra devam etti.

"Sonra zaman geçti ve ayıplı olan, yasaklı olan her şeyi yaptı o. Objelerin sözünden çıkmayıp benimle paylaşmadığı hayatı başkalarıyla çok rahat paylaştı. Objelerin sesi de çıkmadı bu kez üstelik. Bense bir takım değerlere olan güvenimi yitirdiğimle kaldım. İşte bu objeleri güvenilmez kılıyor. İşte bu objeleri ikiyüzlü kılıyor. İşte bu objeleri dengesiz yapıyor. Ve hepimiz bir objeyiz... O yüzden beni yargılayamazsın!"

Oturduğu yerden kalktı ve masa lambasına doğru yaklaştı.

"Anlayacağın ilk şansımı değerlendiremedim. Ve kendi kendime bir söz verdim. Eğer ikinci bir şansım olursa. Eğer peşinden gidebileceğim bir ışık çıkarsa karşıma. Objeler ne der diye düşünerek boş yere harcamayacağım enerjimi. Bütün benliğimi o ışığın peşinden gidebilmek için, yer yüzümün onun ışığıyla aydınlanmasını sağlayabilmek için harcayacağım. Ve şimdi bana ikinci bir şans verildiğini düşünüyorum. Not defteri... Evet, onunla aydınlanmak istiyorum. Onun peşinden gidiyorum. Ve evet objeler ne söylerse söylesin, umurumda bile değil..."

Sonra hiç arkasına bile bakmadan uzaklaştı kurşun kalem; çare bu değilse de, kandı sonsuz kere diye mesaj verirken Mabel...

İşte o gün öğrendim bende kurşun kalemin aldığı yeni kararları. Sonra düşündüm. Haksız sayılmazdı... Tıpkı onların dünyasında ki objeler gibi; insanlar da hep konuşur. Ne yaparsanız yapın, yapmadıklarınız için kötü ilan edilirsiniz. Bugün kötü dedikleri eylemleri yarın kendileri yaparlar, tıpkı dün de yaptıkları gibi....

Ve evet, insanlar ne der diye düşünerek bir hayat yaşanmaz; harcanır...

Şu halime bakın. Ne kadar safım. Masamda saçma sapan olaylar oluyor. Ve ben kurşun kalemden duyduklarımla hayata dair önemli bakış açıları kazanıyorum.

Her neyse, huyumdur hep ölürüm derken Murat, karanfil hücum ediyor yine hücrelerime...
Ve dahi biraz çay...

bu şartlar altında ölemem adlı ikinci kitap / ilk ekitabımda yer alan bir öykümsü

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.