Geç/miş
geçmişte kalması gereken ve nihayetinde geçmişte kalan insanlar geçmişte kalmalılar

habire kendilerini hatırlatıp durmamalı ve dahi geçmişi hatırlayıp takılmamalılar

çünkü gelecek; geçmiş var olduğu anda ortaya çıkar

geçmişi benimser geçtiğini kabullenir ve bakışlarını önüne çevirirsen
geleceğini oluşturacak ilk adımını da atmış olursun

zaman geriye alınmaz
hatıralar başa alınıp yeniden yaşanmaz
geçmişe takılı kalanların bir geleceği olmaz

bu çok net
Yokluğunda Biçare Kaldık Dizimag

Bu doğru.
Harbiden dizimag'in yokluğunda bir çare kaldık. Bizi bir başımıza bırakıp gitti koskoca dizimag. Hayır, dizimag de favori dizilerin, hangi dizinin kaçıncı bölümde kaldığın vesaire gibi özellikler vardı. Şimdi hangi diziyi izliyordum, hangi bölümünde kalmıştım? Hiç bir şey bilmiyorum. Buna mı yanayım? Yoksa dizimag ayarında bir başka site bulamadığıma mı yanayım.

TV izlemiyorum. Dizimag izliyorum diyordum.
O da gitti iyi mi?

Bir asırdır beklediğim Sherlock'un 3. sezonu nihayetinde yayınlanmaya başladı. Başladı da dizimag yok. Saçma sapan siteler üzerinden dizi izlemeye çalışıyoruz.

Demek ki neymiş, ne oldum dememek lazımmış. Bakın ne olduk şimdi...

Her neyse...
Sherlock çok iyi dizi. 
Bunun yanı sıra Supernatural, Elemantary...

Bir de Leyla ile Mecnun... 
Bitirdikçe en baştan başlayıp başlayıp izlenesi...

Gittim

Bir Kitap: Sade ve Derin

Blog arkadaşlarımdan sevgili Deep Tone blog yazılarından derlediği ilk kitabını çıkartmıştı.

Deep Tone'un blog yazılarını keyifle okuyan, onun tarzını beğenen herkes için güzel bir kitap olmuş.

Deep Tone'un blog yazılarını Sanat, Aşk, İnsan, Yaşam, Gelişim, Mevsimler, Tarih ve Denemeler ana başlıkları altında bir araya getirdiği ilk kitabın arka kapak yazısı da şöyle:

Yaptığımız her şey yırtılırcasına gerçek olmalı. Çığlık çığlığa. Yazacaksak iç organlarımızı parçalarcasına yazmalıyız, derimizi soyarcasına...

Okurken de azarla savaşmalıyız. Öfkelenmeliyiz ona. Ona ter döktürüp sonra teslim olmalıyız. Okuduktan sonra da yazdıktan sonra da, yaşarken de dünyaya tekrar dönmek zor olmalı.

Hayat bak!
Dur sen biraz ya da tamam; ya sen devam et ama bir izin ver, sürekli üstüme gelme. Her gün bir şey çıkarma, bir normal ol, aklını başına topla. Bak sen devam et ben şurada ineyim. Daha doğrusu; hemen şu anda bir uyuyayım, sen yavaşladığında uyanırım.

O zaman uyandır beni...

Keyifle okumalar...
Canım Yine Sıkıldı
İlk Not: Can sıkıntısı bültenlerine bir son verdim artık. Yazmıyorum. Zira her satır da can sıkıntıları tezahür ettiğinden ayrı bir bülten oluşturmak anlamsızdı.
Ve evet... Canım yine sıkıldı.

Gezindiğim bloglarda Jack London'un Martin Eden'ini görüp duruyorum son günlerde. Okudunuz mu?
Ne müthiş bir kitaptır o...
Ne müthiş bir karakter...
Ne müthiş bir hikaye...

Sevgili +Aslı Aslı  sayesinde tanışmıştım Martin Eden'le... 

İlk okuduğum da çok etkilenmiştim. Yıllar önce yazılmış bir kitabı yıllar sonra okumama rağmen; hala içinden kendime pay çıkartabiliyordum. İçinde kendimi görebiliyordum. İlginç değil mi? Böyle zaman zaman kendimi Martin Eden gibi hissetme eğilimim oluyor hatta. Velhasıl yeniden okuyasım var... Neyse...

* * *

Geçtiğimiz günler de Yılmaz Erdoğan'ın yazdığı, Tolga Çevik, Ezgi Mola, Erkan Can, Mustafa Uzunyılmaz ve Ersin Korkut gibi isimlerin yer aldığı Patron Mutlu Son İstiyor adlı filmi izledik. Keyifliydi. Tolga Çevik zaten güldürmeyi iyi bilen bir adam. Güzel bir hikaye ve muhteşem bir Kapadokya manzarası da olaya dahil olunca, ortaya izlenilesi bir iş çıkmış.

Daha sonra yine Ben Stiller'ın baş rolünde yer aldığı Walter Mitty'nin Gizli Yaşamı isimli filmi izlemeye karar verdik. Gittik gişeye ve biletimizi aldık. Filmin başlamasına yaklaşık bir saat zaman vardı. Yemeğimizi yedik, gezdik tozduk ve sinema salonunun yolunu tuttuk. Koltuklarımıza yerleştik ve filmin çok güzel bir filme benzediğine dair falan yorumlar yapmaya başladık. Filmden umutluyduk.

Bir film başladı. Bir kaç dakika geçmişte ki Sylvester Stallone ekranda belirdi. 'Aaaa rocky de varmış bu filmde yaa' diye fikir beyan ettik. Bir kaç dakika daha geçmişti ki bu kez de ekranda Arnold Schwarzenegger belirmesin mi? Allah Allah'tı... Hayırdır inşallahtı... Bu işte bir şey vardı. Fragman mı diye düşündük, ama neredeysek on dakikaya gidiyordu film, fragmanda olamazdı. Ve tam o anda gerçek 'şılap' diye çarptı yüzümüze... Yanlış filmdeydik. Hayır hayır yanlış salona girmemiştik. Biz resmen gidip Walter Mitty'nin Gizli Yaşamı filmi şahsında Kaçış filmine bilet almıştık. Ne harika ama... Neyse ki Kaçış filmi de fena değildi de keyfimiz daha fazla kaçmadı. Velhasıl Kaçış filmi işte o da güzeldi.

* * *

Bugünler de finaller bütünlemeler derken, üniversite de ders vermek istediğimi fark ettim. Hangi ders olduğu önemli değil. Ders vermekte önemli değil hatta. Önemli olan bir sınav yapmak... Yani... O Profesörlerin Doçentlerin ruh halini ciddi anlamda merak ediyorum. Hiç çalışmadığım, elimde notu olmayan, hiç dersine dahi gitmediğim bir dersin finalinden 75 veren; çok çalışıp, her soruyu yapıp, sınavdan sonra "abi 100 lük kağıt verdim yaaa" dediğim sınavın finalinden 45 veren bir ruh hali nasıl oluyordur acaba. Neyin kafası bu kimbilir? İnsan tatmak istiyor nitekim.

* * *

Ben harıl harıl yazmaya devam ederken. İlk roman bitti ancak romandan önce denemeler derlensin deyip Başıboş Saçmalıklar adlı ikinci kitabımı yayınlamayı düşünürken Deeptone müthiş bir sürpriz yaparak ilk deneme kitabını yayınlamasın mı? Haberi alır almaz siparişi verdim. Tabi henüz dağıtım aşamasında olduğundan mütevellit tedarik ediliyor, henüz elime geçmedi. Ama gelir yakında.

Deeptone'u buradan tebrik ederken, daha nice kitaplarını okuma temennimi de evrene yolluyorum.


* * *


Aynadaki Aptal Suret - 2

Ben yalnız mı saçmalayayım, yoksa sen de eşlik eder misin? Öyle uzakta durma, biraz daha yaklaş; kim kimiz ki zaten, kim kim kaldık ki, kimlerle kaldık, kimleri yitirdik ve kimler?.. 

Kimler onlar?

Kanı bozuk, hayatı iyice çekilmez kılmaya ant içmiş gibi bizleri tinsel bir bombardımana tutan şahsiyetler kimler? Dozajı maksimuma ulaşmış güven kırıklıklarıyla bizi içli dışlı edenler kimler? Bulutlara karanlığın çöktüğü bir gündüz vakti, sağanak yağmurlara yakalanmışız gibi, bizi yalan sağanaklarından mustarip bırakıp gerçeğin içine edenler kimler?

Ne önemi var ki? der gibi bakıyorsun... Her zaman haklı olmandan da nefret etmek üzereyim. Ne önemi var ki? Zaten onlar olmadan da hayat yeteri kadar çetrefilli, karanlık, kötü, kötü, kötü, köt...

Çok pardon! Ne diyorum ben? Bize böyle mi öğretti Pollyanna! Nerde bardağın görmemiz gereken dolu tarafı? Bir kaç damla kalmış olmalı hâlâ... Ya da, belki de, yani muhtemelen ters etki yapmış da olabilir. Dolu bardakta boş taraf aradığımızdan değil esasen, ancak nedense bardak hep boş! Değil mi? Biz napollyanna mı olduk şimdi?

Suç benim değil. Onun falan da değil. Buna inan. Bir suçlu arayacaksak, bu hayatın kendisinden daha iyi bir aday yok... Çünkü bu hayat çok tuhaf... Garip... Çelişkili... 

Önümüzdeki bütün alternatif sokaklar çıkmaz sokak iken Hadi doğru yolu bul diye gaz veren hayatta bir ibnelik sezmiyor değilim misal...

Yine mi yalnız saçmaladım? Bak olmuyor ama böyle...


Aynadaki Aptal Suret - 1
Sen!

Sen çok tuhaf bir adamsın. İnsanlar hep mutlu olsun istiyorsun. İnsanların mutluluğu mutlu ediyor seni en çok. Onların mutluluğu için koşturuyor, yüzlerindeki tebessümün bir parçası olmak için didinip duruyorsun. Hayatı insanlar için kolaylaştırmak sana verilen bir görevmiş gibi, sanki varoluşunun sebebi buymuş gibi çırpınıyorsun.

Peki değiyor mu gerçekten? Bunca çaba, tolerans, sabır, fedakarlık, mücadele... Kıymet biliyorlar mı? İnsanın en nankör yaratık olduğunu anlayamadın sen hâlâ. Ne yaparsan yap, yapmadıklarınla yargılanacağını öğrenemedin bir türlü. Herkesi birer masumiyet abidesi gibi görüyorsun. Anlamıyorsun; masumiyet bir efsaneden ibaret. Sen de masum değilsin, onlar da... Ama sen... Çok safsın.

Bir düşün bakalım! Sana kendini en çok kötü hissettirenler senin en çok önemsediklerin değil mi? Seni, şiddeti abartılmış hayal kırıklıklarıyla tanıştıranlar; senin en çok tanıdım deyip, güvendiklerin değil mi? Bir bak şöyle olanlara... Kanatlarını kıranlar, yüreğine aparkat sallayanlar, sırtından bıçaklayanlar, canını yakanlar, üzenler, kıranlar; hep kırmaktan korktuğun insanlar değil mi?

Sen hepsi için ulaşılmış hayaller, mutlu bir gelecek, başarı ve hep iyi şeyler dileyip onları yüceltirken; onlar seni sadece bir adım daha yükselmek için kullandıkları bir obje gibi görüyorlar. Senin üzerinden prim yapıyorlar. Sırf onlar mutlu diye buna bile sabrediyorsun. Bu yüzden aptalsın!

Böyle devam etmek istiyorsan; et. Onların egolarını tatmin et. Onların bencil takıntılarına, kendini beğenmiş bakış açılarına göz yum. Yükselt onları, daha çok dibe batmak pahasına...

Ama bir gün, aynaya baktığında gördüğün suret seni şaşırtmasın. Yüzünü ellerinin ardına saklayıp, o yabancı suretle göz göze gelmekten kaçma. Gözbebeklerine bak hatta, tanı onu, iyi tanı...

Çünkü böyle devam edersen, gördüğün o aptal suret sen olacaksın.


Zoruma Gidiyor/sun

Yadırgama beni!
Yaptıklarım;
Yapmak istediğim şeyler değildi.
İstem dışı gelişti her şey.
Ve duygular;
Bir şehit daha verdi...

Yine de,
Bir keşke dışında hiçbir pişmanlığım yok!
Bir keşke;
Bu kadar çok şey paylaşmasaydım seninle...
Yadırgama beni!
Zoruma gidiyor/sun
Hepsi bu...

Seni tanıdığıma
O kadar inanmışım ki
Yapmacık dürüstlüğüne
Tüm gerçeklerimle
Karşılık verişim ondan...
Oysa
Bir oyunmuş sana göre her şey
Öyle değil mi?
Yadırgama beni!
Bakma öyle
Aciz değilim
Merhamet dilenmiyorum!
Zoruma gidiyor/sun sadece...


Bir Kitap: Ruhi Mücerret

Korkma Ben Varım ve Dublörün Dilemması'ndan sonra yeni bir Murat Menteş romanı, Ruhi Mücerret tıpkı ilk iki roman gibi okunmaya fazlasıyla değer. İlk iki kitapta olup da bu kitapta da karşımıza çıkan bir kaç husus var. Misal bu kitapta tam bir altı çizilesice cümle cenneti... Ya da bu kitapta da değişik bir üslup harikulade diyaloglar ve normal üstü karakterler zaman zaman yüzünüzü güldürürken zaman zaman hüzünlendirecek sizi...

Kitaba ilk başladığım da sürekli olarak reklam yapılmasına sitem ediyordum. Her sayfa şimdi reklamlar tadında ilerliyordu... Ama kitap bitince taşlar yerine oturdu. Nihayetinde reklamlar üzerine kurulmuş bir hikayenin reklam yapması kaçınılmazdı.

Velhasıl okunası bir üçüncü kitap bu kitap, Murat Menteş'ten...

Altı Çizilesi Bir Kaç Cümle
Rütbem zeka gerektirmiyordu. Diğer tüm askeri rütbeler gibi...

100 yıl nasıl mı geçti? Size şu kadarını söyleyeyim, 1 saniye ile 1 asır arasındaki fark abartılıyor. Ve... Mazide kalan herşey kısa sürmüş demektir.

Romantiklik, bir şapşalın ulaşabileceği en ulvi mertebedir. Buna karşılık şehvet aşkta daha net ve pratiktir.

Biz dostuz. Dost henüz saldırmamış düşman demektir.

100 yıllık plan yapabilirsin fakat 1 saniye sonrasını bilemezsin.

Evlilik dediğin, kadına dır dır etme yetkisi, erkeğe de somurtma imtiyazı veren kutsal bağdır.

+ Uzun yaşamamızı ne ye bağlıyorsunuz?
- Henüz ölmemiş olmama...

Sakın yaşlanmaya kalkmayın. Hiçbir eğlencesi yok. Evinizin, siz içindeyken yanmasından farksız.

Aşk, gençlerin oynadığı fakat ihtiyarların bildiği bir oyundur.

Bazen kötüler, nadiren iyiler kazanır. Çoğunlukla herkes kaybeder.

Kadın karar verene, erkek anlayana dek ömür bitiyor.

Ölüm ayrılığın en meşakkatli türü.

Kötü rüyalar korkunç gerçeklere kolay dönüşür.

Benim yaşımda aşk kimin kollarında öleceğine karar vermektir. Aslında her yaşta öyledir.

Hayatta şunu anladım ki insanlar yanlış sırayla ölüyor.

Kainatın kaygan zemininde kimseye tutunmayacaksın.

Mezar taşlarında ki ölüm tarihleri, ölülerin bizi kaç yıldır beklediğini gösterir.

Aşk birine seni mahvetme yetkisi vermek ve bunu kullanmayacağına güvenmektir.

Can çekişmeyi ballandıramazsın.


Matematik; Sensizlik Konusunda Hükümsüz
      Bilim insanları hayatı matematikten ibaret görürler. Her şey dört işlemden ibaret sanki... Öyle mi? 

      Hangi gün çıktın sen karşıma? Var oluşun kaçıncı yüz yılı, yılı, ayı, günü... Kaçı gösteriyordu saatler? Karşıma çıkma ihtimalin de bir matematiksel denklemden mi ibaretti? Rakamların keyfi yerinde olduğu için mi tanıdım yani seni? Sevdim ya da... 

      Birlikte geçirdiğimiz yıllar rakamların iyi niyetiydi yani, öyle mi? Bir bankta ve soğuk bir havada titreyen bedenlerimize uyum sağlayan titrek iki kalple, ilk cümlelerimizi sarf edişimiz için rakamlara teşekkür mü etmeliyiz... ya da ilk elini tuttuğum an için?.. Bir park köşesinde dudaklarına giden yolu ilk keşfedişim için bile, öyle mi? Komik değil mi? Tüm bunlar ‘2’ istiyor diye mi oldu, ‘3’ mü? 

      Ya da bir denklem eşitliğine ulaşamadığı için mi bittik en sonunda? 

      İşin aslı şu... Tüm bunlara inanabilirdim. Gerçekten ina­nabilirdim. Belki o zaman matematiği de daha çok severdim. Rakamlar da beni severdi belki ve biz, bir denklemin kurbanı olmaksızın yitirmezdik bazı şeyleri…

      Söz gelimi, her şeyi denklemlerle yanıtlayabileceğimiz gibi, sensizliği de bir eşitliğe ulaştırabilseydim, üçle beşi toplayıp öz­lemlerime bir çare bulabilseydim, basit bir matematiksel eylem gerçekleştirip seni geri getirebilseydim, sarılmak imkansızlık sınırında bir eyleme dönüşmeseydi, rakamlar insafa gelseydi, hüzünlerimin karesini alsaydım ve ulaştığım sonucu sensizliğe bölseydim ve hayat eşitlenseydi o an sana... 

      İnanabilirdim. Tüm bunlara inanabilirdim. Bilim insanları hayatı matematikten ibaret görürler. Her şey dört işlemden iba­ret sanki... Hikaye! Matematik, sensizlik konusunda hükmünü yitiriyor; bunu onlar da bilmiyor...



Biraz Da Müzik | 4
dört numaralı biraz da müzik nüshası

|1|
belki zordu anlaması sessizliğimden ancak; ben seni çok sevdim

|2 |
huyumdur! hep ölürüm...

|3|
eksik bir şey mi var hayatımda

|4|
sen bilirsin aslında, aklımdan geçenleri...

|5|
ya hu zor sevdiğimden...

Bumerang - Yazarkafe