Bu Şartlar Altında Henüz Ölmedim

Henüz değil.
Bu şartlar altında henüz ölmedim.
Belli etmiyorum ama hala nefes alıyorum ben. Şükür... Sanki yokum gibi ama varım aslında. Buradayım. Gizli gizli duruyorum burada. Bakıyorum, okuyorum, araştırıyorum ve gidiyorum... Ama yazmıyorum.

Bunun en büyük etkeni hayatımda maksimuma ulaşan kaos düzeyi muhtemelen. Abartılı bir hale gelen yoğunluk. Bir yaştan sonra hayat insana yalnızca nefes alacağı kadar boş vakit tanıyor anlaşılan. Nefes alıyorum yarım yamalak...

Yazmıyorum. Bunun bir başka nedeni de bencillik... Çok eski bir zamanda okuduğum bir blogger şöyle yazmıştı; insan bir kitap çıkartmışsa, bir noktadan sonra her yazdığını kitap için saklamak istiyor, bloga yazmaya eli gitmiyor bir türlü diyordu. Çok saçma bulduğum bu düşüncenin de her saçmalık gibi biraz haklılık payı varmış demek ki... Elim gitmiyor.

Elim gitmiyor. Yazamıyorum. Ama ben hep buradayım. Bu doğru. Her gün buradayım. İki bin on bir yılından bu yana artanıyla eksileniyle takip ettiğim bir blogger listem var. Büyük çoğunluğunu bloglovin üzerinden olmak üzere hepsini takip ediyorum. Geliyorum, okuyorum. Sadece okuyorum.

Yazmadan gidiyorum ve de...

Acaba bende blog => vlog geçişi mi yapsam. Bir Kitap ya da Biraz Film İzledim ya da diğer serilere videolarla mı devam etsem. Bunu bir düşüneyim ben.

Şimdilik tüm bu yoğunluğumun arasında yapmaya çalıştığım bir kaç iş var. Belki ona da bulaşırım.

Bu arada Kasım'da yayınlanan ikinci kitabım fakat ilk elektronik kitabım Bu Şartlar Altında Ölemem'in ardından Şubat 2013'te yayınlanan ve hala kitapyurdu, idefix, d&r ve diğer kitabevlerinde satışta olan Pesimisyon - Aşk Yasaklı Kelime'nın elektronik kitap versiyonunu da ücretsiz olarak yayınlayacağız. Hala okumamış olan ama bir göz atmak isteyen olursa ve ekitap olarak okumak isterse ücretsiz olarak ulaşabilecek. Tabi bunun yanı sıra basılı hali hala siparişe açık...

Bir de aşağı yukarı iki yıl kadar önce yazmaya başladığım ve nihayet tamamladığımı düşündüğüm bir romanım var. O ne olacak? Henüz karar vermedim. Ama o da bir şekilde kayda geçecek elbet...

Velhasıl bu yazı, bir ben hala buradayım yazısıydı.
Buradayım, devam ediyorum deme şekliydi.

Aslında belli olmasa da burada her şey hala eskisi gibi...
Mesela hücrelerime ulaşan karanfil.
Çay mesela....
Ve gece.

Her neyse...


Bizim Kurşun Kalem (3)
- epey zaman sonra -

Zaman hiç durmadı. Saniyeler dakikalara, dakikalar saatlere, günlere, haftalara döndü... Ama zaman hiç durmadı. Güneş defalarca doğdu yine, batışından saatler sonra... Milyonlarca tırtıl, rengarenk kanatları olan güzel kelebeklere dönüşüp uçuştu etrafta. Güvercinlerin şakasına maruz kalan insanlar şanslarını şans oyunlarında aramaktan vazgeçmediler. İstanbul mistik güzelliğinden bir şey kaybetmiyor elbette ancak pratikte trafik hala berbat. Kırmızı ışıktan sonra yeşil yanmaya devam ediyor; tıpkı gecenin peşi sıra gündüzü sürüklemesi gibi... Tüm hücrelerime servis ettiğim sigaramda ki karanfil aroması; hala en iyi terapistim! Yani zaman hiç durmadı. Yani zaman geçti. Ama hiç bir şey değişmedi... Doğa kendini bozmadı... Evren rutinliğinden ödün vermeden devam ediyor. 

Ama bizim kurşun kalem şaşılacak şekilde değişim gösterdi bu süreçte. Kalem kutusunu düşünmüyor artık. Kalem kutusu için üzülmeyi bıraktı. Bu yolun, kalem kutusunun kendi seçimi olduğunu kabullendi. Onun için bir şey yapamayacağını anladı. Ve o zaman nefes almaya başladı yeniden... Ve ancak o zaman gerçeği gördü... O zaman fark etti, yıllardır hikayesini karaladığı o kırmızı kaplı not defterini... Yıllarca tek kelime etmemişlerdi. Kurşun kalem hüzünlerini dışa vuramadığı için yazıyordu hep. Derdini yazıyordu. Hüzünlerini bırakıyordu satır aralarına. Şiirler birikiyordu defterin sayfalarında... Ve defter tek kelime etmeden, sonsuz bir sabırla karşılıyordu kurşun kalemi... Bir anne şefkati, tecrübeli bir ihtiyarın olgun sükunetiyle kurşun kalem için harcıyordu sayfalarını...

Geç oldu. Ve çok güç oldu. Ama birbirlerini fark ettiler nihayet. Ve şimdilerde... Bizim kurşun kalem; aşık... Bu iyi haber. Yıllardır aradığı huzuru, tam ümidini keseceği anda not defterinde bulması ne ironikti ama... Bilinçlenmenin getirdiği bir sorumsuzlukla ve sorunsuzca seviyorlar birbirlerini... Ne yalan söyleyeyim... Bende mutluyum. Onları böyle görünce seviniyorum. Kurşun kalemi üzgün üzgün görmek ve onu teselli edecek tek kelime edememek beni de üzüyordu. Böylesi daha iyi... Gerçi geçmişi düşündükçe keyfi kaçıyordu kurşun kalemin. Endişeleri vardı. Kendini çok sorguladı. Olur muydu? Ayıp mıydı? Yanlış mıydı? Bana da sordu. Benden de bu konuda fikir almaya çalıştı ama ne diyebilirdim ki... Sessiz kalıp, hiç yardımcı olamadım ona. Ama vereceği kararı da çok merak ediyordum. 

Nihayet kurşun kalem bir karar verdi. Bende bir kaç gün önce tesadüfen öğrendim.

Bir Cumartesi günüydü. O gün bende keyifsizdim biraz. Arabesk bir ruh haliyle müzik dinliyordum. Oldukça rutin bir can sıkıntısı serüveniydi yani... Kurşun kalemse, çalışma masamın arka köşesinde her zaman ki gibi ayaklarını aşağı sarkıtıp oturmuştu. Masamda ki minik lambanın yarattığı loş ışık altında ki boş tavanı seyrediyordu. Arada bir duvarda ki siyah kedi figürlü saate takılıyordu gözleri... Kedinin kuyruğu sallanıyordu... Cem, kan revan içindeyim diye acı çekerken, göz göze geldik onunla. Ama onun söyleyecek çok şeyine karşılık verecek tek bir cevabım dahi yoktu. Başımı öne eğiyordum tam benlik bir mahcubiyetle...

İşte tam o sırada geldi. Kalem kutusu... Hüzne gömülmüş kurşun kalemi fark etti. Yanına gitti. Uzun zamandır konuşmamışlardı. Selam verdi. Hal hatır sordu. Ve kalem kutusunun ağzında gevelediği bakla çıktı sonunda.

"Not defteri!" dedi. "Not defteriyle aranda bir şey mi var?"

Kurşun kalem avuçlarıyla başında iyice ağırlaşan silgisini düzeltti, gözlerini saatin sallanan kuyruğuna dikti. Söyleyeceklerini sıraya diziyor gibi bekledikten sonra bir süre, konuşmaya başladı:

"Olmaması için bir neden yok? Olması içinse çok nedenim var..." dedi kurşun kalem...

Biraz gerilen, biraz kızan ama bunu belli etmekten kaçınmaya çalışan kalem kutusu sesinde ki şaşkınlığı saklayamıyordu.

"Saçmalama. O benim arkadaşımdı." dedi. "Şimdi... Objeler ne der?"

Kurşun kalem, beni anlamayacaksın der gibi baktı kalem kutusuna.

"Ne önemi var ki?" dedi. "Objeler ne derse desin, umurumda mı? Onlar daima bir şey söyler zaten."

Başında yoksa sevda yelleri, nereden bileceksin çektiklerimi diye sitem ederken Ferdi, yine göz göze geldik onunla. Yine başımı eğdim. Derin bir nefes aldıktan sonra konuşmaya başladı:

"Birini sevdim." dedi. Kalem kutusunu kastediyordu... "Ve sırf o ne der, bu ne düşünür, şu ne söyler diye düşünmekten her şeyi heba ettim. Sırf objeler ne der korkusuyla konuşmadığımız oldu. Görüşmediğimiz oldu. Hiç kendimiz olamadık. Her şey yasaklıydı. Her şey ayıptı. Ve elimde sadece boşa harcanan yıllar kaldı." Biraz sessiz kaldıktan sonra devam etti.

"Sonra zaman geçti ve ayıplı olan, yasaklı olan her şeyi yaptı o. Objelerin sözünden çıkmayıp benimle paylaşmadığı hayatı başkalarıyla çok rahat paylaştı. Objelerin sesi de çıkmadı bu kez üstelik. Bense bir takım değerlere olan güvenimi yitirdiğimle kaldım. İşte bu objeleri güvenilmez kılıyor. İşte bu objeleri ikiyüzlü kılıyor. İşte bu objeleri dengesiz yapıyor. Ve hepimiz bir objeyiz... O yüzden beni yargılayamazsın!"

Oturduğu yerden kalktı ve masa lambasına doğru yaklaştı.

"Anlayacağın ilk şansımı değerlendiremedim. Ve kendi kendime bir söz verdim. Eğer ikinci bir şansım olursa. Eğer peşinden gidebileceğim bir ışık çıkarsa karşıma. Objeler ne der diye düşünerek boş yere harcamayacağım enerjimi. Bütün benliğimi o ışığın peşinden gidebilmek için, yer yüzümün onun ışığıyla aydınlanmasını sağlayabilmek için harcayacağım. Ve şimdi bana ikinci bir şans verildiğini düşünüyorum. Not defteri... Evet, onunla aydınlanmak istiyorum. Onun peşinden gidiyorum. Ve evet objeler ne söylerse söylesin, umurumda bile değil..."

Sonra hiç arkasına bile bakmadan uzaklaştı kurşun kalem; çare bu değilse de, kandı sonsuz kere diye mesaj verirken Mabel...

İşte o gün öğrendim bende kurşun kalemin aldığı yeni kararları. Sonra düşündüm. Haksız sayılmazdı... Tıpkı onların dünyasında ki objeler gibi; insanlar da hep konuşur. Ne yaparsanız yapın, yapmadıklarınız için kötü ilan edilirsiniz. Bugün kötü dedikleri eylemleri yarın kendileri yaparlar, tıpkı dün de yaptıkları gibi....

Ve evet, insanlar ne der diye düşünerek bir hayat yaşanmaz; harcanır...

Şu halime bakın. Ne kadar safım. Masamda saçma sapan olaylar oluyor. Ve ben kurşun kalemden duyduklarımla hayata dair önemli bakış açıları kazanıyorum.

Her neyse, huyumdur hep ölürüm derken Murat, karanfil hücum ediyor yine hücrelerime...
Ve dahi biraz çay...

bu şartlar altında ölemem adlı ikinci kitap / ilk ekitabımda yer alan bir öykümsü
Tosbağa Kitap

Bu yazımda küçük bir reklam yapıyorum.

Hiç bir zaman elektronik kitaplar basılı kitapların yerini alamazlar. Bu bir gerçek. Fakat elektronik kitaplarında kendilerine göre artıları yok değil. Var. Ama o konulara da hiç girmeyeceğim.

Sadece ücretsiz olarak elektronik kitaplar yayınlayacak olan Tosbağa Kitap'tan söz edeceğim...

İkinci kitabım Bu Şartlar Altında Ölemem, Tosbağa Kitap'ın yayınladığı ilk elektronik kitaptı. Yeni kitaplar üzerinde de çalışılıyor.

Mesela ben Bu Şartlar Altında Ölemem'i tamamladıktan sonra herhangi bir maddi beklentim olmaksızın kitabı yayınlamak istiyordum. Tek istediğim bir güvence altına almak, bir resmiyet kazandırmaktı. Tosbağa Kitap bu arzu sonucu ortaya çıktı.

Bu Şartlar Altında Ölemem Kültür Bakanlığı'na kayıtlı, bir ISBN numarasına sahip ve ücretsiz olarak yayına sunuldu.

Diyeceğim o ki...

Eğer elektronik kitap okuyan, okumaya meyilli biriyseniz ya da en azından denemek istiyorsanız Tosbağa Kitap tarafından yayınlanan, yayınlanacak olan kitaplara bir göz atabilirsiniz. Destek olabilirsiniz.

Hatta sizde yazdığım ve maddi beklentim olmaksızın sadece bir resmiyet kazandırmak istediğim yazılarım, şiirlerim, öykülerim var diyorsanız Tosbağa Kitap mevzusuna dahil olabilirsiniz.

Öyle işte...


Bu Şartlar Altında Ölemem (e-kitap)
- bu sayfa sürekli güncellenecektir -
son güncelleme 13.10.2014
Bu Şartlar Altında Ölemem
(deneme)
-e-kitap-


İkinci kitabımı elektronik kitap olarak yayınladım. Bir kaç blog yazımında yer aldığı başıboş saçmalıklar etiketiyle yaftaladığım deneme sayılabilecek metinleri bir araya topladığım bir ikinci kitap bu.

Bu şartlar altında ölemem...

Bu kitabı telefonlarda, tabletlerde, kindle ve bilgisayarlar da ücretsiz olarak okuyabilirsiniz.
İstediğiniz formatı seçerek okumaya başlayabilirsiniz.



ISBN
Pdf: 978-605-84832-0-0
ePub: 978-605-84832-1-7

Web Adresleri
Vikitap Sayfası
Twitter
Tosbağa Kitap

Neler Söylendi?
Deeptone | sadevederin.blogspotcom
Ahi Kader

Kitabı Okumak İçin Tıklayın





Bu Şartlar Altında Ölemem
Ekim, 2014

Bir Kitap: Vincent Konağı

Uzun süredir blog yazan, kaliteli blog yazarlarından Hale Nur Durmuş'un ilk romanı Vincent Konağı'nın, birinci baskısı 2014' ün Nisan ayında yayımlandı. 114 Sayfalık bu ilk roman Kafekültür Yayıncılık'tan Yerli Roman kategorisinde çıkmıştır. Bir ilk roman olmasına rağmen kalemini çok iyi kullanan blogger arkadaşım Hale, bu ilk romanıyla okurunu etkilemeyi başardı.

Özgün yazım dili, yerinde ve güzel betimlemeleri ve sınırsız hayal gücüyle harmanlanarak ortaya çıkan bu eser, okumaya değer kitaplar arasında yer alıyor.

Popüler kültürün edebiyatı bu denli etkisi altına aldığı bir dönemde, popüler kültürün bize oku diye adeta baskı yaptığı hep aynı, belli başlı kitapları okurken, arada bir saklı kalmış yetenekleri, bir şekilde okuruyla buluşamamış kitapları keşfetmeye Vincent Konağı ile başlayabilirsiniz.

Baş karakterimiz Rita, şehrin uzağında ki Peterwill Konağı'nda iyi şartlarda bir çocuk bakıcılığı işi bulur. Konağa yerleşmesinin hemen ardından cereyan etmeye başlayan tuhaf olaylara ve bakıcılığını yaptığı Martha'nın söylediklerine çok kulak asmasa da, işler umduğu gibi gitmeyecektir. Bir anda kendini anlam veremediği durumlar içinde bulan Rita, bir yandan olanlara anlam vermeye çalışırken diğer yandan hayatta kalmaya ve Martha'yı korumaya çalışacaktır. Her sayfa da daha fazla merakınızı arttıracak, sürükleyici bir korku - gerilim romanı okumaya hazır olun.

Arka Kapak Metni
Rita Winterson'ın belli bir mesleği yoktu aslında. İki yıl öncesine kadar bir lokantada bulaşıkçılık yapmıştı ve daha sonra da bir mağazada kasiyerlik. Yaşlı Bay Peterwill ondan hiçbir referans istememiş, hatta sadece sorular sormakla yetinmişti. Bu biraz garipti. Yine de işini yapıp düzenli maaş alacaksa sorun yoktu.

Rita'nın evi buradan kilometrelerce uzaktaydı. Daha önce pek çok kere bakıcılık işi için çeşitli yerlere başvurmuş fakat geri çevrilmişti. O da hiç umudu olmamasına rağmen yaşadığı bölgede el ilanları dağıtmaya başlamıştı. Komik bir durumdu, normalde kayıp veya iş ilanları verilirdi, işçi ilanı değil.
15. Gün / 30 Günlük Meydan Okuma
Öncelikle neymiş bu 30 Günlük Meydan Okuma diyorsanız şuraya bir bakın...

15. Gün 15. Soru
En sevdiğiniz erkek karakter?

İlk olarak Dan Brown'ın Da Vinci Şifresi, Melekler ve Şeytanlar, Kayıp Sembol ve Cehennem kitaplarının ana karakteri Robert Langdon'u söyleyebilirim. Olayları tarih bilgisiyle ilişkilendirerek, simgelerden sembollerden yola çıkarak sürükleyici bir şekilde çözmesi keyifli bir okuma keyfi sunuyor okuruna. Ayrıca kitabın filme uyarlamasında Robert Langdon'ı Tom Hanks'in canlandırması da oldukça doğru bir karardı. Argo bir tabirle cuk oturmuş derler ya... Cuk oturmuş...


14. Gün / 30 Günlük Meydan Okuma
Öncelikle neymiş bu 30 Günlük Meydan Okuma diyorsanız şuraya bir bakın...

14. Gün 14. Soru
Filme çevrilen ve tamamen bozulan bir kitap?

 Filme çevrilen her kitap biraz bozulur bence. Çünkü bir kitap okurken kurgunun sınırı tamamen insanın hayal gücüdür. İş filme geldiğindeyse genel olarak çekilen filmler hayal gücünün sınırsızlığıyla yarışamayabiliyor. Ya da filmler de gerek bütçe gerek süre sorunlarından mütevellit kitapta ki olaylara derinlik katan, anlam kazandıran birçok detay kesilebiliyor. Bu da kitabı okuyan bir kişi film izlediğin de tatmin olmamasına neden oluyor.

Mesela, milenyum üçlemesinde olduğu gibi, oldukça güzel üç kitap filme çevrildiğinde bir çok detayı yok olmuştu. Kitabı okumayan biri için film gayet güzel olabilir fakat kitabı okuyan biri için yetersiz kalıyordu.

Bunun gibi işte... 


13. Gün / 30 Günlük Meydan Okuma
Öncelikle neymiş bu 30 Günlük Meydan Okuma diyorsanız şuraya bir bakın...

13. Gün 13. Soru
En sevdiğiniz yazar?

Dan Brown sanırım ilk sırada geliyor. Dan Brown kitaplarında ki en sevdiğim şey kurgu. Kusursuz ve sürükleyici bir gidişat, ardından beklenmeyen sürpriz bir final... Her kitap, müthiş bir zekanın ürünü.

Yazarın en sevdiğim kitabı da Melekler ve Şeytanlar bu arada...

Melekler ve Şeytanlar ve yazarın diğer kitabı olan Da Vinci'nin Şifresi aynı zaman da sinemaya da aktarılmıştı. Elbette kitap uyarlaması kitap kadar iyi olmaz. Fakat bu iki kitabın filmleri de güzeldi.

Ve son olarak yazarın son kitabı Cehennem'in bir kısmı İstanbul'da geçiyor...



no image
Öncelikle neymiş bu 30 Günlük Meydan Okuma diyorsanız şuraya bir bakın...

11. Gün 11. Soru
Nefret ettiğiniz bir kitap?

Onuncu günü ve soruyu atladım. Bana evi anımsatan bir kitap gelmedi aklıma.

On birinci sorumuz ise nefret ettiğimiz bir kitap?

Aslında nefret ettiğim bir kitap yok. Her kitabı aynı seviyede beğenmiyorum tabi ki... Bazı kitapları okuduktan sonra aradan yıllar bile geçse konuşmaya, anlatmaya, tavsiye etmeye devam ediyorum. Bu o kitapları ne kadar çok sevdiğimi gösteriyor. Bazı kitaplarıysa okuduktan sonra kitaplığı ücra bir rafına koyup bir daha ne elime, ne de dilime almıyorum. Beğenmediğim ve tavsiye de edemeyeceğim için...

Elif Şafak Kağıt Helva kitabı bunlardan biriydi. 
Belki de hiç Elif Şafak okumadığım için bu yanlış bir ilk kitap seçimiydi benim için, o yüzden böyle bir izlenim bırakmıştır bende. Olabilir.




9. Gün / 30 Günlük Meydan Okuma
Öncelikle neymiş bu 30 Günlük Meydan Okuma diyorsanız şuraya bir bakın...

9. Gün 9. Soru
Sevemeyeceğinizi düşünüp de sonra sevdiğiniz bir kitap?

Migros'un indirim sepetlerinden 5 TL'ye aldığım Robyn Young'un Kardeşlik kitabını bu soruya cevap olarak gösterebilirim. Almış olmak için aldığım ve zoraki okumaya başladığım kitap bittiğin de diğer kitapları ne zaman çevirilecek diye internette gezinmeme sebep olmuştu. Çok beğenerek okumuştum.

16 Haziran 2012'de kitapla ilgili yazdığım yazı bu linkte

.
8. Gün / 30 Günlük Meydan Okuma
Öncelikle neymiş bu 30 Günlük Meydan Okuma diyorsanız şuraya bir bakın...

8. Gün 8. Soru
En çok abartıldığını düşündüğünüz kitap?

Genel olarak incelemeden, araştırmadan rastgele kitap seçip okuyan biri değilim. Mutlaka özellikle bloglarda ki yorumlara göz atarak ya da direkt bir çok kişi tarafından önerilmiş kitapları seçerek okuduğum için, genel olarak okuduktan sonra pişman olacağım kitap pek olmuyor. Bu yüzden beklentilerimin altında çıkan kitaplar olsa da fazla abartıldığını düşündüğüm kitap okumadım sanırım. 

Zaten abartıldığını hissettiğim kitaplara da pek yanaşmıyorum. Mesela Grinin Elli Tonu'nu ve serinin diğer kitaplarını okumadım ama okumayı da düşünmüyorum çünkü çok fazla abartıldığını düşünüyorum.

Yani bu sorunun somut bir cevabı olamayacak gibi...





no image
Öncelikle neymiş bu 30 Günlük Meydan Okuma diyorsanız şuraya bir bakın...

7. Gün 7. Soru
Sizi güldüren bir kitap?

Gülümseten kitap? Her sayfada kahkahalar atarak okuduğum bir kitap olmuş muydu? Emin değilim. Fakat Murat Menteş kitaplarını hep gülümseyerek okudum. Karakter adlarından, cereyan eden olaylara, olayların gerçekleştiği mekanlara kadar her şeyde gülümseten bir şeyler vardı.


Bunun yanı sıra Emrah Serbes'in Erken Kaybedenler kitabını okurkende yer yer gülümsediğimi hatırlıyorum. Kitap bir çok duyguyu tattırıyordu esasen ama gülümseten yerler de bir hayli fazlaydı.

Mesela:

Ertesi sabah kıraathanenin önünden geçerken babam çağırdı. Boş bir masaya oturttu beni.
"Apartmanın girişindeki lambayı sen mi kırdın Bülent?"
"Hangisini?"
"Otomatik yanan, sensörlü lamba."
"Hayır."
"Komşu görmüş, yalan söyleme. Süpürge sapıyla kırmışsın dün gece."
Önüme baktım.
"Neden kırdın?"
Cevap yok.
"Hasta mısın evladım? Söyle bana, neyin var, neden kırdın lambayı, yapma böyle..."
"Kırdımsa kırdım, ne olacak! Çok mu değerliymiş?"
"Lamba senden değerli mi evladım, lambanın amına koyayım, lamba kim? Yöneticiye de dedim. Lambanızı sikeyim, kaç paraysa veririz. Sen değerlisin benim için."
"Beni görünce yanmıyordu baba."
"Nasıl ya?"
"Görmezden geliyordu, yanmıyordu. Kaç sefer yok saydı beni."
"E beni görünce de yanmıyordu bazen, böyle el sallayacaksın havaya doğru, o zaman yanıyor."
"Hadi ya! Sahiden mi?"
"Evet. Ucuzundan takmışlar. Bizimle bir alakası yok."
Babama sarıldım, yıllar sonra.

ya da

Polisler grubu çembere alıp ellerindeki biber gazlarını sıkmaya başlayınca herkesin gözleri doldu. Öne çıktım. "Göz yaşartıcı gaz sıkmanıza gerek yok," dedim. "Arkadaşlar zaten yeterince duygusal insanlar."

gibi...

Birde Gülse Birsel'den Yazlık kitabı var.
5. ve 6. Gün / 30 Günlük Meydan Okuma
Öncelikle neymiş bu 30 Günlük Meydan Okuma diyorsanız şuraya bir bakın...

5-6. Gün 5-6. Soru
Sizi mutlu eden bir kitap?
Sizi mutsuz eden bir kitap?

5. ve 6. günün sorularına tek konuda cevap vermek daha doğru olacak. Çünkü iki sorunun cevabı da aynı kitap. Öncelikle beni mutlu eden bir kitap olarak yayımlanan ilk kitabım olması sebebiyle Pesimisyon - Aşk Yasaklı Kelime diyebilirim. 

Fakat okuduğum kitaplar üzerinden cevap verecek olursam, bu iki sorunun da cevabı aynı kitap; Martin Eden.

Jack London'ın Martin Eden'ini okurken, Eden'in hikayesine hüzünlenmiştim. Bir kurgu olmasına rağmen karakter ve yaşadıkları o kadar gerçeği yansıtıyordu ki bu yer yer üzmüştü beni. Farkında olmadığımız ya da görmemek için çabaladığım gerçekleri elimde ki kitabın satır aralarında okudukça mutsuz olmuştum.

Fakat aynı şekilde okudukça kendime dair parçalara rastladıkça bu hoşuma da gitmişti hiç şüphesiz. Her insan okuduğu kitaptan, izlediği filmden kendine pay çıkartır. Fakat bu kitabı okurken her sayfada her satırda bir şeyler bulmuştum kendimden. Bu yüzden aynı zamanda beni en mutlu eden kitapta buydu.

Bu da iki günün soru ve cevabı olsun.


4. Gün / 30 Günlük Meydan Okuma
Öncelikle neymiş bu 30 Günlük Meydan Okuma diyorsanız şuraya bir bakın...

4. Gün 4. Soru
En sevdiğiniz serinin en sevdiğiniz kitabı hangisi?

 Milenyum Üçlemesi basit bir polisiye serisi değil. Müthiş bir kurgusu ve öyküsü var. Milenyum Üçlemesinin en güzel kitabı ikinci kitap olan 679 sayfalık Ateşle Oynayan Kızdı bana göre. İlk kitapta yavaş yavaş hareketlenen olaylar, ikinci kitapla daha da büyüyor ve okurunu etkisi altına alıyordu. 

3. Gün / 30 Günlük Meydan Okuma
Öncelikle neymiş bu 30 Günlük Meydan Okuma diyorsanız şuraya bir bakın...

3. Gün 3. Soru
En sevdiğiniz kitap serisi hangisi?

Hatırladığım kadarıyla Milenyum Üçlemesi en fazla beğenerek okuduğum kitap serisiydi. Stieg Larsson'un Ejderha Dövmeli Kız, Ateşle Oynayan Kız ve Arı Kovanına Çomak Sokan Kız kitaplarından oluşan üçleme, bu sorunun cevabı oluyor.



2. Gün / 30 Günlük Meydan Okuma
Öncelikle neymiş bu 30 Günlük Meydan Okuma diyorsanız şuraya bir bakın...

2. Gün 2. Soru
Üç defadan fazla okuduğunuz kitap?

Üç defa okuduğum çok kitap yok hatırladığım kadarıyla. Sadece çok eski ve çok beğendiğim 'Langelot Sabotajcıların Peşinde' kitabını üç kez okudum. Şu an kitap elimde olsa, ilk fırsatta tekrar okurdum. Kitapla ilgili detay ve fotoğrafa şu blogda ulaştım.

Bir de iki kez okuduğum Jack London'ın Martin Eden'i ve Richard Bach'ın Martı kitabı var. Özellikle Martin Eden en favori kitaplarımdan bir tanesidir.

Bu da ikinci sorumuzun cevabı olsun...

1. Gün / 30 Günlük Meydan Okuma
Öncelikle neymiş bu 30 Günlük Meydan Okuma diyorsanız şuraya bir bakın...

1. Gün 1. Soru
Geçen sene okuduğunuz en iyi kitap hangisi?

Geçen sene okuduğum kitapları hatırlamak için şöyle bir göz attım kitaplığa. Geçen okuduğum kitaplardan bir çoğunu çok beğendiğimi fark ettim. Aralarında Murat Menteş'in Ruhi Mücerret'i de var, Ahmet Ümit'in Sultanı Öldürmek' i de... Robert Langdon'un son macerası Dan Brown'dan Cehennem de... Karar vermek zor ama birini seçmek gerekirse, geçen yıl okuduğum kitaplar arasında en çok beğendiğim 5 yaşında ki bir çocuğun hikayesini yine onun gözenden anlatan Oğullar ve Rencide Ruhlar kitabı seçerdim. Keyifli ve güzel bir kitaptı.




30 Günlük Meydan Okuma

Uzun zamandır blogda çok aktif değildim. Ama Güven'in blogunda bu etkinliği görünce hoşuma gitti ve bende katılmak istedim.

Bu etkinliğin olayı şu; her güne bir tane olmak üzere 30 sorumuz var. Bu sorular okuduğumuz kitaplarla ilgili. 30 gün boyunca her gün bir soru cevaplıyorsunuz. Bir nevi mim gibi aslında...

Sorular şunlar:

1.Gün -- Geçen sene okuduğunuz en iyi kitap
2. Gün -- 3 defadan fazla okuduğunuz bir kitap
3.Gün -- En sevdiğiniz kitap serisi
4.Gün -- En sevdiğiniz serinin en sevdiğiniz kitabı
5.Gün -- Sizi mutlu eden bir kitap
6.Gün -- Sizi mutsuz eden bir kitap
7.Gün -- Sizi güldüren bir kitap
8.Gün -- En çok abartıldığını düşündüğünüz kitap
9.Gün -- Sevmeyeceğinizi düşünüp de sonunda sevdiğiniz bir kitap
10.Gün -- Size evi anımsatan bir kitap
11.Gün -- Nefret ettiğiniz bir kitap
12.Gün -- Aynı zamanda hem sevdiğiniz hem de nefret ettiğiniz bir kitap
13.Gün -- En sevdiğiniz yazar
14.Gün -- Filme çevrilen ve tamamen bozulan bir kitap
15.Gün -- En sevdiğiniz erkek karakter
16.Gün -- En sevdiğiniz kadın karakter
17.Gün -- En sevdiğiniz kitabın en sevdiğiniz alıntısı
18.Gün -- Sizi hayalkırıklığına uğratan kitap
19.Gün -- Filme dönüştürülmüş en sevdiğiniz kitap
20.Gün -- En sevdiğiniz romantik kitap
21.Gün -- Okuduğunuz ilk roman (hatırladığınız kadarıyla)
22.Gün -- Sizi ağlatan bir kitap
23.Gün -- Uzun zamandır okumak isteyip de bir türlü al(a)madığınız bir kitap
24.Gün -- Daha fazla insanın okumasını istediğiniz bir kitap
25.Gün -- Kendinizi bağdaştırdığınız bir kitap kahramanı
26.Gün -- Sizin bir konudaki düşüncelerinizi değiştiren bir kitap
27.Gün -- En şaşırtıcı/beklenmedik sona sahip kitap
28.Gün -- En sevdiğiniz kitap ismi/başlığı
29.Gün -- Herkesin nefret ettiği ama sizin bayıldığınız bir kitap
30.Gün -- En sevdiğiniz kitap

Benim için ilk gün yarın olacak ve ilk soruyu yarın cevaplayacağım.
Bu etkinliğe katılım ve tanıtım yazısıydı.

Şuradan da Güven'in bloguna gidiliyor...
Kahverengi, Minik ve Sevimli Bir Ayıcık

o
kahverengi, minik ve sevimli bir ayıcık
ürkek ve saf biraz da
iyi niyetli biraz
ve bariz şapşal

yaşlı bir ağacın gölgesine sığındı
üzgündü
düşündükçe içine siniyordu
sindikçe küçülüyordu
yaşlı bir ağacın gölgesinde

çok sürmedi
çok uzunca sabredemedi ve
yanaklarına süzülen iki damla yaşı serbest bıraktı
bir kaç damla daha aktı sonra
öncekilerin peşi sıra

başını kaldırınca
göz göze geldi
hemen üzerinde ki dala konmuş
aptal bir sükunetle kendisini seyreden baykuşla
ve sanki baykuş bir şey sormuşçasına
konuşmaya başladı
kahverengi, minik ve sevimli ayıcık

"artık" dedi
"artık hiç dostum kalmadı"

baykuş siktir et dercesine çırptı kanadı ve
"boşver" dedi
"inan bana böylesi daha iyi oluyor"
sonra kanatlarını açtı
ve ayıcığın yanına indi
öyle devam etti
"başlangıçta zor oluyor kabullenmek ama sonra alışıyor insan inan" dedi
"hayal kırıklığına uğramıyorsun, güvendiğin dağlara kar yağmıyor mesela çünkü öyle bir dağın olmuyor" diye ekledi

saçma bir sırıtış belirdi yüzünde ve
"trajik ama komik"
diye fısıldadı kanatlarını çırpıp uzaklaşmadan önce

o
kahverengi, minik ve sevimli bir ayıcık
üzgündü
parmak uçlarını birleştirmiş
yüzü düşmüş
keyfi kaçmış
düşünüyordu
bir anlam arıyordu tüm bu olanlara
yoktu
bilmiyordu


bu metin bu şartlar altında ölemem adlı e-kitabımda yer almıştır

no image

Behzat Ç ile tanıdığım ve gezi olayları sırasında hakkında daha fazla bilgi sahibi olduğum Emrah Serbes'in kaleminden erkek çocuk hikayelerinin oluşturduğu bir kitap. Kitabı okumadan önce ön yargılıydım. Okumak istiyor ama bir türlü kitabı almaya elim gitmiyordu. Bu ön yargı Beyaz Kitaplık'ta yayınlanan kitap hakkında inceleme yazısını okuyana kadar da devam etti. Nihayet okudum.

Ve sonuç olarak bu kadar keyifle, gülerek, hüzünlenerek, birbirine tezat duyguları bir arada yaşayarak ve de çok kısa sürede bitirdiğim çok fazla kitap olmamıştır. Okuduğum ilk Emrah Serbes kitabı Erken Kaybedenler bunlardan biri.

Kitaptan Alıntılar

Ne mutlu aşkları yüzünden haysiyetlerini kaybetmeyi göze alabilen adamlara.

İhtiyarlığın güzel yanı şu, ağzına geleni söyleyebiliyorsun, insanlar sadece gülüyorlar.

Söylemekten vazgeçtiğim şeyler söylediklerimden daha fazla. Çünkü insanları üzmek istemiyorum.

Polisler grubu çembere alıp ellerindeki biber gazlarını sıkmaya başlayınca herkesin gözleri doldu. Öne çıktım. "Göz yaşartıcı gaz sıkmanıza gerek yok," dedim. "Arkadaşlar zaten yeterince duygusal insanlar."

Ayrıca imkan olsa terör örgütlerine veririm oyumu çünkü bu devletin yıkılmasını istiyorum, çünkü annem babam öldüğü zaman hiç bir şey yapmadı devlet, ayrıca Yasemin düşünmek için süre istediği zaman hiç bir devlet büyüğünün araya girip işleri yoluna koymak için çaba sarf ettiğini de görmedim. Hep boş vaatler; yaralar sarılmadı.

... Çünkü büyüdükçe arzularım küçüldü. Büyüdükçe öyle küçüldüm ki içimde taşacak bir şey kalmadı. Büyümenin bir bedeli varsa işte bu, yarım metre uzadım, yirmi kilo aldım ve dünyadan vazgeçtim.

"Sende" dedi. "Her şeyi ben bilirim tavrı var." 
"Evet" dedim. "Her şeyi ben bilirim.

Ertesi sabah kıraathanenin önünden geçerken baba çağırdı. Boş bir masaya oturttu beni.
"Apartmanın girişindeki lambayı sen mi kırdın Bülent?"
"Hangisini?"
"Otomatik yanan, sensörlü lamba."
"Hayır."
"Komşu görmüş, yalan söyleme. Süpürge sapıyla kırmışsın dün gece."
Önüme baktım.
"Neden kırdın?"
Cevap yok.
"Hasta mısın evladım? Söyle bana, neyin var, neden kırdın lambayı, yapma böyle..."
"Kırdımsa kırdım, ne olacak! Çok mu değerliymiş?"
"Lamba senden değerli mi evladım, lambanın amına koyayım, lamba kim? Yöneticiye de dedim. Lambanızı sikeyim, kaç paraysa veririz. Sen değerlisin benim için."
"Beni görünce yanmıyordu baba."
"Nasıl ya?"
"Görmezden geliyordu, yanmıyordu. Kaç sefer yok saydı beni."
"E beni görünce de yanmıyordu bazen, böyle el sallayacaksın havaya doğru, o zaman yanıyor."
"Hadi ya! Sahiden mi?"
"Evet. Ucuzundan takmışlar. Bizimle bir alakası yok."
Babama sarıldım, yıllar sonra.

Sonuçta her sevilen kadın güzel bir şarkıdır, bütün sözlerini hatırlayamazsın belki ama melodisi aklında kalır.


Bazı Şeyler Bazen Biraz Tuhaf Geliyor
Bazı şeyler bazen biraz tuhaf geliyor.

Filistin'de, Suriye'de bebekler kurşunlanırken gözlerimiz doluyordu.

Reyhanlı'da onlarca insan ölüp yüzlercesi yaralanırken de orada ki insanlar için yüzümüz asılıyordu.

Tarih Mısır'da ki katliama tanıklık ederken de, sonrasında yüzlerce insan idama mahkum edilirken ve bir idam mahkumu, sırf kalabalığın arasında ki küçük kızı korkmasın, üzülmesin diye gülümseyerek ölüme giderken de yüzümüz düşüyor, üzülüyorduk.

Gezi parkı olayları sonucunda yaşadığımız olayların uykumuzu kaçırması da bu yüzdendi. Çünkü biliyorduk. Taraflı medyaların çarpıtarak ya da meydanlara dökülen onlarca insanı terörist olarak göstererek verdiği olayların gerçek yüzünü biliyorduk. Yetkililer aslı astarı olmayan açıklamalar yaparken gaza ve kana bulanan insanların farkında olduğumuz için tepki gösteriyorduk.

Şimdi Soma'ya ateş düştü. O madende, o anda yedi yüze yakın işçinin olduğu söyleniyor. Resmi açıklamada şu anda iki yüz seksen küsür ölümden bahsedilse de daha yüzlerce kayıp muhtemel. İşçi yakınları perişan. Ondan fazla yakınının kaybeden de var. İki çocuğunu kaybeden de... Babasız kalan yüzlerce çocukta var orada, madenin başında çocuğundan haber alamadığı için, kendisine uzatılan mikrofona ağlamaklı sesiyle 'konuşamıyorum abi' diyen de var... Yan yana kazılan onlarca mezara bakmak bile insanın için burkuyor. Televizyonda Soma'yla ilgili haber duymaktan korkar bir haldeyim. Çünkü üzülüyorum. İçim acıyor. Ve dahi elimden bir şey gelmiyor.

Tüm bunlar olurken. Tüm bu olanlar bizi üzerken... Bizim keyfimizi kaçırırken, gözlerimizi doldururken... Duyduğumuz tüm bu haberler boğazımızda bir yumru olup kalırken... İçimiz yanarken... Tüm bunlara neden olanların keyfi nasıl kaçmıyor? Nasıl rahat uyuyabiliyorlar? Nasıl konuşabiliyorlar?

Her kim olursa olsun. Politik duruşu, siyasi görüşü, milliyeti ne olursa olsun. Onlar yüzünden, yüzlerce insanın ölmesi sonucu uykuları kaçmayan insanlar gerçekten insanlar mı?

Tuhaf.
Bazı şeyler bazen biraz tuhaf geliyor.
Gerçekten.



bu metin bu şartlar altında ölemem adlı e-kitabımda yer almıştır
Kötü

bazı şeyler
hiçbir şeyi değiştirmezler

hayatından çıktığınız insanların sizi kaybettiğini düşünecek kadar egonuz bol olabilir
hayatından çıktığınız insanları mumla arıyor da olabilirsiniz
hayatınızdan çıkan insanları kaybettiğinizi düşünüp içleniyor ya da
onlar beni kaybetti deyip somurtuyorsunuzdur
fark etmez
bazı şeyler
hiçbir şeyi değiştirmezler

hayatın rutini gereği
yeni insanlar kazanmak zorundasınız
ve bunun neticesi olarak da yine
hayatınızda yer almış başka insanları kaybetmek durumundasınız
gelmesi gerekenlerin gelebilmeleri için
başka birilerinin gitmesi gerekliliği
insani devir daim
bu kaçınılmaz
bu tek sonuç
bu olağan
ama yine de
birini kaybetmek
yani
birinin öylece gitmesi gerekliliği
ve bu gerekliliği izleme çaresizliği
kötü

ister egoist olup böbürlenin kendi kendinize
ister bir na-pollyanna edasıyla ağlaya durun
birini kaybetmek
kötü

sözün özü



bu metin bu şartlar altında ölemem adlı e-kitabımda yer almıştır

Biraz Değiştim


değiştim
biraz değiştim
yıllar geçti ve geçen yılların neden olduğu mecburi bir değişim değildi bu
bilakis
bilinçli bir durumdu
bile isteye değişimin koynuna atlama hali
bambaşka biri olma arzusu
bambaşka biri olma arzusuysa insanın kendi olabilme mücadelesiydi
çünkü hayat boktan olduğu kadar
bir o kadarda diktası altına aldığı için insanı
insan kendi gibi olamıyordu

değiştim
art niyetli sayılmasam da
iyi niyetli biri de sayılmam artık
çünkü dünya denen şu küre
iyi niyet yiyicilerle dolmuş durumdaydı
ne kadar çok iyi niyet sunuyorsanız
o kadar çok aptal yerine konuyordunuz
yıpratıyorlardı sizi
bundan mütevellit
iyi niyetlerimi koruyabilmek adına
iyi niyetli biri değilim artık
değiştim

değiştim
kinaye edebiyatını lugatımdan çıkarttım ilk iş olarak
zira
cümlelerime eklediğim kinaye kırıntıları
insanların çirkinliklerini yok etmiyordu
üzerlerine dahi alınmadan
zararlı eylemlerini sergilemeye devam ediyorlardı
ve dahi
tepki dahi olsa yazdıklarım
onları kale aldığımı sanıyorlardı
onları kale almadığımı bilmelerini isterim
değiştim

değiştim
çok fazla hayal kırıklığına uğramış olabilirim
yıllarca melaikeliğine inandığım
temiz olduklarından hiç kuşku duymadıklarım
şu an birer bataklıktan el sallıyor olabilirler
beni hayal kırıklıklarıyla tanıştıranlara bir kızgınlığım yok
hattizatında onlara kanma aptallığı bana ait olduğundan
kızdığım, kızacağım, kızmak zorunda olduğum tek insan da bendim
kendime olan kızgınlığım neticesinde değiştim
düşmedim
başarısız olmadım
huzursuz, mutsuz ya da umutsuz yaşamıyorum
onlara çıkan tüm yolların önüne set çektiğim gibi
onların bana dokunmalarına da izin vermiyorum
tam da bu sebepten işte
çok fazla insanı hayal kırıklığına uğratarak değiştim
düşledikleri gibi bir insan olmayarak değiştim
kurdukları tüm siyahi düşlerini yerle bir etmekten büyük haz alıyorum
değiştim

değiştim
artık biliyorum
namus kelimesi cümlelerde sık sık kullanıldığında anlam kazanmıyor
kalpte ve fikirde tezahür edebildiğinde bir anlama bürünüyor
tam da bu kelimeyi dillerinden yıllarca düşürmeyen dört dörtlük insan modellerinin
şimdi neler yaptıklarına tanık olarak
değiştim

değiştim
yapılan hataların ve
yapılan yanlışların karşılığında gözyaşı dökerek
gözyaşlarının altına sığınarak
eylemlerini ört pas etme girişiminde bulunanların riyakarlığını fark ettiğimde
değiştim

değiştim
dürüst insanların
herkes tarafından dürüstlüğüne inanılan insanlardan oluşmadığını ve
gerçekten dürüst olan insanların
herkes tarafından sevilmeyeceği gerçeğini kabul ederek
değiştim

değiştim
apaçık ki işler menfaatle yürüyordu
daha dün adam yerine konulmayan insanlar
bugün can dostu, biricik arkadaş olabiliyorlardı
samimiyetsizliğin her santimetreye bulaştığını görmemek işten bile değildi
dostluğun zamana endeksli değişken bir durum olduğunu kabullenip
esas mevzunun insanlık olduğunu öğrenerek değiştim

velhasıl ben
o eski ben değilim

biraz değiştim
kötüyüm
çok kötü



bu metin bu şartlar altında ölemem adlı e-kitabımda yer almıştır
Yanılsama


Kızgın değilim!
Kırgın da...

Belki de bir teşekkür borçlandım!
Çünkü;
Göremiyor insan bazen;
Kapatıyor gözlerini,
Görmezden geliyor…
Sevdiği zaman,
Değer verdiği zaman;
Pembe gözlüklerle bakıyor hayata...
Görmüyor karanlık tarafları...

İşte o yüzden
Bir teşekkür borçlandım;
Bu pembe çerçevelerimin gizlediği;
O karanlığı gösterdin bana!
İnsan bilmeli,
Bilmeliydim;
Dünya da hiçbir şey bembeyaz
Ve hayat hiçbir zaman tozpembe olmaz!
Bir söyleniş;
İçimden...
Sessiz...

Önemi yok!
Kızgın değilim;
Kırgın da...

Bir Kitap: Tatlı Rüyalar

Alper Canıgüz'den bir başka roman Tatlı Rüyalar...
İç içe geçmiş olaylar hatta iç içe geçmiş rüyalar...
Keyifle okunacak bir başka Alper Canıgüz romanı.

Ancak bu yazının dipnotu şudur ki; Oğullar ve Rencide Ruhlar bir basamak daha üstte.


Benden Git/me

Benden git. Uzaklaş.
Ama hep gizlerimde yaşa olur mu?

Gece kadar ıssız,
Ve yalnız bir sokak lambası gibi;
Avare, başıboş bir haldeyim...

Kalman mı daha çok;
Yoksa gitmen mi daha az acıtır canımı?
Bilmiyorum...

Varlığın zihnimi kemirirken
Yokluğun yüreğimi zehirliyor sinsice
Ne tuhaf bir çelişki...

Sana yazılan cümlelerimde ismini zikretmesem de;
Öznesi gizli her cümlem sana çıkmıyor mu?
Çıldırmamak elde değil...
Gideceksin...
Yüzüm gülmeyecek hiç
Ama hayır ağlamam!

Benden git. Uzaklaş.
Ama hep gizlerimde yaşa olur mu?

Yanı başındayken bu kadar uzak kalmaktansa
Sensizliğimin bahanesi olsun uzayan mesafeler...
Elektriği kesilen bir şehir gibi;
Karanlığa gömülsün yüreğim...
Sessiz...
Sensiz...

Benden git. Uzaklaş. Ama...
Aldanma gözlerimin gitme deyişine.

Hem ne önemi var ki;
Şehrimden göç etmişken siluetin,
Avuçlarımdan silinmişken ten izin,
Ruhun çoktan gitmişken benden;
Beklemenin...

Git!
Uzaklaş benden;
Benden git
…me.



no image
velhasıl yine
yeni bir dört şubat
bir gün daha mı yaşlandım
şükür
...
Bir Kitap: Oğullar ve Rencide Ruhlar

Okuduğum ilk Alper Canıgüz romanıydı Oğullar ve Rencide Ruhlar... Bu romanla Afilli Filintalar tayfasından yeni ve iyi bir romancı daha keşfetmiş oldum. Romanda geçen bazı saptamaları/düşünceleri çok beğendim. Ayrıca kitabın sonlarına doğru iyice fantastikleşen bir bölüm var ki oldukça yaratıcıydı. Beş yaşında, yaşının ötesinde düşünen bir çocuğun gözünden bir cinayetin çözülüşüne tanık olacağınız güzel bir hikaye. 

Arka Kapaktan
Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar.

Ben Alper Kamu, birkaç ay önce beş yaşına bastım. Doğum günüm yaklaşırken vaktimin büyük kısmını pencerenin önünde, dışardaki insanları izleyerek geçiriyordum. Hızlanarak, yavaşlayarak, türlü sesler çıkararak ve bir yerlere bakarak yaşayıp gidiyorlardı. Bir gün onlardan biri haline geleceğimi düşünmek beni hasta ediyordu. Ne yazık ki bundan kaçış yoktu. Zaman acımasızdı ve ben hızla yaşlanıyordum.

Hayatımdaki tek iyi şey artık anaokuluna gitmek zorunda olmayışımdı. Zarardan kâr. Uzun süre annem ile babama anaokulunun bana göre bir yer olmadığını anlatmaya çalışmıştım aslında. Bütün rasyonel dayanaklarıyla. Hiçbir işe yaramamıştı maalesef. İlla ki uykumda kan ter içinde tepinmek, servis minübüsü kapıya geldiğinde küçük çaplı bir sinir krizi geçirmek gibi yöntemlere başvurmam gerekecekti derdimi anlamaları için. Kepazelik. İnsanı kendinden utandırıyorlardı.

Kitaptan Alıntılar
Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar.

Çocuklara bakıp da saflık, masumiyet ve güzellik edebiyatı yapanların aklına şaşarım. Ben bizimkilere bakınca, insanoğlunun en alçakça eğilimlerinin en çıplak halinden başka bir şey görmüyorum. Kendimi onlardan çok farklı bir yere yerleştiriyor değilim. Sadece ben, hasbelkader, içimdeki çirkinliği dışa vurmanın daha rafine yöntemlerini geliştirmiş bulunuyorum.

Sanki her şeyin mantıksızlığına kendini ikna edebilirse yaşananları gerçek olmaktan çıkarabilecekti.

Basamaklarla birlikte çevremde ışığa dair her şey tükendi. O zaman, nedense insanın Tanrı'yı görmeye katlanamadığı için ışığa ihtiyaç duyduğu gibi tuhaf bir fikre kapılıverdim. Karanlık Tanrı'nın ta kendisiydi. Size şahdamarınızdan daha yakın, her yerde olan ve gören, her zaman sizi sarmalayan başka kim olabilirdi ki? Siz onu göremezdiniz çünkü ışığın ardına saklanırdı.

Gidip arkasında bir yerde dikildim. "Yakup Abi sen bu arabayı yıkıyorsun ama beş dakika sonra yağmur yağacak yine.." "Yağsın, bir daha yıkarız." dedi bakkal ermişçe. O zaman anladım ki, böyle bir olasılık onu endişelendirmek şöyle dursun, mutlu ediyordu. O doğuştan araba yıkayıcısıydı. Ne var kihayat onu bakkallığa mahkum etmişti; pek çok müthiş kabzımalı milletvekilliğine mahkum ettiği gibi. Sistem yetenekleri heba ediyordu.

Zaman su gibi akıp gidiyordu. Yüksel'e filmleri vereli bir hafta, kadınların kıçından işemediğini öğreneli iki yıl olmuştu.

İşlenen suçun sorumluluğunu bir deliye yüklemek otoritenin sadece kolayına gelmiyor, aynı zamanda işine de geliyordu. Meseleyi, ''Katil zaten delinin tekiymiş,'' diye çözmek rahatlatıyordu onları. Yani düzen o kadar mükemmel ki, o düzenin yasalarına karşı çıkan kişinin aklından kuşkulanmak gerekir demeye getiriyorlardı. İşte beni hasta eden bu yaklaşımdı.

Gerçek acı sessizdir. Bir huzurevi gibi...

Şu kısacık ömrümde daha önce de maltepe sigarası istendiğine tanıklık etmiştim; ama böylesine değil. O ne sesti, o ne vurgu! Hiçbir nehir hiçbir denizi, hiçbir aşık hiçbir maşuğu böyle arzulamamıştır. Adam, maltepeyi gerçekten istiyordu.

İnsan yüreği bir sarkaç gibidir. İstediği noktaya ulaştığı anda tüm hızıyla tam tersi tarafa kaymaya başlar. 

İkimiz zorlukla sığıştık küçücük paspasın üstüne. Kıçlarımız birbirine değiyordu. Bunu pek heyecan verici bulamıyordum nedense. Tersine canım sıkılmıştı. Alev Abla'nın da bir kıçı olduğunu fark etmek hayal kırıklığına mı uğratmıştı beni acaba?
Geç/miş
geçmişte kalması gereken ve nihayetinde geçmişte kalan insanlar geçmişte kalmalılar

habire kendilerini hatırlatıp durmamalı ve dahi geçmişi hatırlayıp takılmamalılar

çünkü gelecek; geçmiş var olduğu anda ortaya çıkar

geçmişi benimser geçtiğini kabullenir ve bakışlarını önüne çevirirsen
geleceğini oluşturacak ilk adımını da atmış olursun

zaman geriye alınmaz
hatıralar başa alınıp yeniden yaşanmaz
geçmişe takılı kalanların bir geleceği olmaz

bu çok net
Yokluğunda Biçare Kaldık Dizimag

Bu doğru.
Harbiden dizimag'in yokluğunda bir çare kaldık. Bizi bir başımıza bırakıp gitti koskoca dizimag. Hayır, dizimag de favori dizilerin, hangi dizinin kaçıncı bölümde kaldığın vesaire gibi özellikler vardı. Şimdi hangi diziyi izliyordum, hangi bölümünde kalmıştım? Hiç bir şey bilmiyorum. Buna mı yanayım? Yoksa dizimag ayarında bir başka site bulamadığıma mı yanayım.

TV izlemiyorum. Dizimag izliyorum diyordum.
O da gitti iyi mi?

Bir asırdır beklediğim Sherlock'un 3. sezonu nihayetinde yayınlanmaya başladı. Başladı da dizimag yok. Saçma sapan siteler üzerinden dizi izlemeye çalışıyoruz.

Demek ki neymiş, ne oldum dememek lazımmış. Bakın ne olduk şimdi...

Her neyse...
Sherlock çok iyi dizi. 
Bunun yanı sıra Supernatural, Elemantary...

Bir de Leyla ile Mecnun... 
Bitirdikçe en baştan başlayıp başlayıp izlenesi...

Gittim

Bir Kitap: Sade ve Derin

Blog arkadaşlarımdan sevgili Deep Tone blog yazılarından derlediği ilk kitabını çıkartmıştı.

Deep Tone'un blog yazılarını keyifle okuyan, onun tarzını beğenen herkes için güzel bir kitap olmuş.

Deep Tone'un blog yazılarını Sanat, Aşk, İnsan, Yaşam, Gelişim, Mevsimler, Tarih ve Denemeler ana başlıkları altında bir araya getirdiği ilk kitabın arka kapak yazısı da şöyle:

Yaptığımız her şey yırtılırcasına gerçek olmalı. Çığlık çığlığa. Yazacaksak iç organlarımızı parçalarcasına yazmalıyız, derimizi soyarcasına...

Okurken de azarla savaşmalıyız. Öfkelenmeliyiz ona. Ona ter döktürüp sonra teslim olmalıyız. Okuduktan sonra da yazdıktan sonra da, yaşarken de dünyaya tekrar dönmek zor olmalı.

Hayat bak!
Dur sen biraz ya da tamam; ya sen devam et ama bir izin ver, sürekli üstüme gelme. Her gün bir şey çıkarma, bir normal ol, aklını başına topla. Bak sen devam et ben şurada ineyim. Daha doğrusu; hemen şu anda bir uyuyayım, sen yavaşladığında uyanırım.

O zaman uyandır beni...

Keyifle okumalar...
Bumerang - Yazarkafe