"Kahramanı olmak istediğin masallar bir trajediye döndüğünde sus! Ve sessizliği karşıla... " dedi. Bu o kadar anlamsız gelmişti ki o anda bana. Sonradan anladım söylemek istediklerini.

Her insan bir masal yazıyor zihninde. Yaşamak istediği türden bir hayat masalı. Hayali ama yaşanması muhtemel bir mutluluk inşa ediyor. Tebessümlerle, kahkahalarla, aşkla dolu bir masal... Ama gel gör ki hiç bir zaman bu masalı yaşayamıyor insan. Aslında tam tersi durumları tadıyor en çok. Sonuç olarak kurup inandığı hayat bir masal; masala dönen umutların yarattığı hayal kırıklığıysa son derece gerçek ve acı verici oluyor. Ama bunun nedenini ve hesabını sorabileceğiniz bir merci de yok. Hal böyle olunca üzülmenin, ağlamanın, yakınmanın, isyan etmenin anlamı var mı? Yok!

Hayat, hep!
Hep ters köşeye savrulduğumuz bir oyun sahası. Bir şakazede olmaktan başka ihtimalimiz olmayan berbat bir şaka alanı.

Bu zorlu yolda düşebilirsin. Ama sızlanacak vakit yok kalkmak zorundasın hemen... Bunu da o söylemişti. Bir filmden alıntı yaparak "Hayat, senin tekrar ayağa kalkmanı beklemez!" demişti. Ve ben yine anlamamıştım o zaman. Şimdi anlıyorum...

O günü hiç unutmayacağıma eminim. Olgunlukla -tabi bu olgunluğun altında acı dolu tecrübeler vardı- bana öğütler veriyordu. Bense dinlemiyordum bile. Sadece  'seviyorum' diyordum. Ezberlemiş gibi 'seviyorum'.

Çaylarımız bitti ve ben boş bardağa ümitsizce bakarken 'özledim' dedim. 'özledim ve ne yapacağımı bilmiyorum.' dedim.

Kızdı. Yüzüne yansıyordu bu. Sert bakışlarını bana dikti ve "özlediysen" dedi "eğer özlediysen"... Sustu sonra. Devamı yoktu cümlenin.
Çay koydu...
İçtik...

Şimdilerde daha iyi anlıyorum. Kızmamış aslında. Buna verilecek bir cevap yokmuş sadece.

Çünkü biz insanlar haketmeyenlere değer verip, üstüne üstlük onlara sevgimizi sunup, onları deliler gibi özlüyor ve bu mantıksızlığa bir de açıklama getirmeye çalışıyorduk. Yoktu oysa...

Çay koydum şimdi;
İçelim...