Bir Kaybediş Öyküsü


Bir buruk saat diliminde asılı kalmış yüreğim
Burnumda pis kokulu bir hüzün
Gözlerimde derme çatma bir gün görüntüsü
Öncelerde keşkeler görmeye alışmışım
Belirsiz yarınlara aldanmak kolayıma gelir olmuş
Ve her yarına ümitlerle başlayıp hüsrana uğradıkça
Yeniden pişmanlığın sularına bırakmışım kendimi
Hep boğulmak üzereyken uyanmak istemişim
Rüya sandığım bu korkunç gerçekten
Her seferinde kaybetmişim savaşı
Her seferinde ‘bu son şansın’ denmiş kulağıma
Atılmışım hayata yeniden
Başlamışım yeniden koşturmaya
Yeniden kaybetmeye ramak kalmış her defasında

Ve kalemimden her seferinde bir kaybediş öyküsü dökülmüş
Gözlerim siyaha çalmış inadına

Tam ortasındayım ben hayatın
Bir tarafım simsiyah
Bir tarafım bembeyaz
Ben alaca bir karanlıkta
Bulanık düşüncelerimle
Belirsiz bir yaşamı sürdürmekteyim…

Nereye kadar kimbilir…


Marduktan Önce; Marduktan Sonra
Muhterem Mayaların müstakbel takviminin uyardığı üzere artık yolun sonu göründü. Gelmez gelmez dediniz ama bakın n'oldu şimdi: kıyamet kapıda! Hain Marduk gezegeni, daha dün keşfedildi, daha dünkü çocuk ama nankör. Sen yokken buralarda dünya vardı, az saygılı olsana! Kalkıp dünyaya çarpacakmış. Tüm dünya yerle bir olurken iki şehir ayakta kalacakmış. Bu iki şehirden biri de bizim güzel Şirincemizmiş... Marduk'un bu hain saldırısını esefle kınanmak üzere saygı değer Taip abimize bıraktım. Zira sürekli bir şeyleri kınayarak, kınama işlerin de oldukça tecrübe kazanmıştır kendileri. Neyse konumuz o değildi...

Burada bir parantez açmak isterim ama:
parantez açıldı( Marduk hain main ama Türk milleti adına teşekkür ediyorum kendisine yine de. Sayesinde Şirince de ki yurttaşlarımız ömürlük ciro yaptılar.)kapandı parantez

Sizlere naçizane bir önizleme sunduktan sonra bu yazının esas konusuna gelebilirim. Şimdi efendim, kimimiz inanıyoruz, kimimiz inanmıyoruz, kimimiz endişelenirken, kimimiz içten içe kikir kikir gülüyoruz bu yirmi bir aralık muhabbetine... İşin doğrusu bende inanmıyorum. Hatta çokta saçma buluyorum bu muhabbetin dönmesini. Bir zamanlar illuminati adıyla bir geri sayım başlatılmıştı. Yine çok konuşulmuş, yine telaşa neden olunmuş ama geri sayım sıfırlandığında kendini başa almaktan başka bir aktivite göstermemişti doğal olarak. O da bir kurguydu. Bana göre bu da ısıtılıp piyasaya sürülen bir başka kurgu.

Ama ya değilse?
İşte, ya değilse? durumu için yazıldı bu yazı... Çünkü sene olmuş 'ikibinonüçe az kala' biz hala tarihi tam anlamıyla aydınlatamadık. Hala önce ki insanlar hakkında varsayımlar falan yapıyoruz. Şimdi olur da bu Marduk bir terbiyesizlik yapıp gerçekten dünyaya çarpar ve geriye iki şehir kalırsa. Sonra bu iki şehir üzerinden kurulacak ve gün be gün büyüyerek yeniden dünyaya yayılacak olan yeni uygarlıklar, tarihi aydınlatmak isterlerse; 'abi Marduktan Önce buralar hep dutlukmuş yea' muhabbetine girip, o dutluk sahiplerini keşfetmek falan isterlerse adamlar uğraşmasın bizim gibi... Şimdi internet ayrı bir dünya gibi zaten. İnternetin Marduk'a bile kafa tutup ayakta kalacağını varsayaraktan: M.S. 1 yılında yaşayacak olan nesile bizi, ülkeyi, dünyayı anlatacak bir kaç bilgi bırakmak istiyorum. Adamlar kazı falan yapıp günümüz ile ilgili bir ip ucu falan bulurlarsa, onun ne anlama geldiğini anlamalarına yardımcı olmak adına biraz da...

Bu nokta da bir başka parantez de şu olsun: tesadüfe bakın ki birazdan hitap edeceğim, gelecek nesillerle aramızda ki ortak nokta M.Ö. ve M.S. kısaltmaları olacak bize göre Milat onlara göre Marduk... Bunu da amaçsız bir bilgi olarak sunduktan sonra artık başlayabilirim...

Muhterem Marduk sonrası kardeşlerimiz!
Çiçeği burnunda uygarlıklar ve hatta çiçeği burnunda bir dünya olarak M.Ö. yüzyıllar hakkında yapacağınız araştırmalara bir nebze katkı da bulunabilmesi için bu mektubu yazıyorum. Kısa kısa günümüz dünyasını aktarmaya çalışacağım. Çalışacağım ki, M.S. dönemlerde yaşayan siz değerli kardeşlerimiz tarihe mum ışığıyla değil, holojen spot lambalar ya da ne bileyim led lambalarla falan bakabilsinler. Başlıyorum...

1) Kardeşlerim! Öncelikle sakın M.Ö. buralar dudlukmuş muhabbetine girmeyin. Valla kemiklerimiz sızlar, milyarlarca ağız bir olup küfür eder size. Çünkü buralar dudluk falan değil. Çünkü biz insanlar öyle ağaca, çimene, börtü böceğe karşıyız. Daha çok taşı, binayı, gökdeleni, metroyu falan seviyoruz. Yeşil alanları sömürüp doğanın içine ediyoruz. Öyle dudluk falan ne ayaksınız siz...

2) Geçmişe dair, çoluğunuza çoçuğunuza anlatacak kahramanlık destanlarına ihtiyaç duyarsanız. Seyit onbaşıdan, Mustafa Kemal'den falan bahsedin. Yok efendim Marduk hain saldırısı için harekete geçtiğin de, üç genç el ele verip SE-LE-NA dedi de, dünyayı kurtarmak için çabaladılar da; Herkül'ü idolü olarak gördüğünü belirten Türk kahraman Hayri, Marduk'u sırtına alıp dünyaya çarpmasını engellemeye çalıştı da...Yok ya! Saçmalamayın! Çünkü o esnalarda genel olarak ya kulaklık kulağımız da son ses müzik dinliyormuşuzdur, ya film falan izliyor muşuzdur. Muhakkak çok daha önemli! bir uğraşla meşgulmüşüzdür. En olmadı camış gibi yatıyormuşuzdur. Valla... Süpermen tişörtü giymek dışında bir kahramanlık söz konusu bile olamaz...

3) Bizim kendi tarihimizi sınıflandırırken dönemlere; aydınlanma çağı, yükselme devri, lale devri gibi isimler takışımıza aldanıp öyle bizi yüceltecek, dönemin güzel olduğunu belirtecek isimler de takmayın bu döneme. Güldürmeyin bizi... Ne aydınlandığımız var, ne yükseldiğimiz sadece gelişmekte olan ülkeyiz biz, sözüm ona evrensel barış için mücadele eden bir dünyayız... Hikaye efendim hikaye...

4) Kabul! Mevzu bahis yalan, dolan, çıkar meseleleri olduğun da çok akıllı olan az sayıda bir insan topluluğu var ki; çıkarları doğrultusunda tüm dünyayı iyi niyetlerine! inandırabiliyorlar. Sakın siz de inanmayın. Mesela bir örnek vermek gerekirse; gençlerinize okutacağınız tarih kitaplarında, M.Ö. yüzyıllarda iyilik meleği olan Amerika size bir avuç demokrasi getirdik, hepimiz kardeşiz hadi sarılalım diyerek Irak'a girdi diye öğretmeyin. Siz de mi inandınız yoksa buna? Pes...

Şimdi muhteremler! Bu maddeler uzar gider hiç şüphesiz ama içimden yükselen bir kaç milyon sesten bir tanesinin bana düşündürdüğü üzere; sizinle bir başka ortak noktamız da okumama alışkanlığımız olabilir. Şimdi mektubumu açar, şöyle bir göz atıp 'uzunmuş bu abi yaaa' diye okumamazlık yapabilir ya da 'özet geç --sansür--' nidalarıyla mektubumu bir kenara atabilirsiniz. Kemiklerimiz sızlar. Uzatmıyorum daha da...

Lakin şunu da eklemeden edemeyeceğim. Sizde yaratılış mevzuna takılmayın. Yok bir yaratıcı var mı? Bizi leylekler mi getirdi? Babamız Marduk mu? Evrim! Maymun! ......

...gibi konularla vakit kaybetmeyin. Sonra bizim gibi Marduk'a beş kala imana gelirsiniz ama anlamı olmaz...

Buralardan bir müzik armağan ederek sizlere bitiriyorum artık. Bu mektup işinize yararsa ve sizde bana minnetinizi sunmak isterseniz öyle kitaplar falan çıkartmayın, heykel falan dikmeyin...
Bir fatiha abicim...
Buralar sıcak; çok...


Aşk Yasaklı Kelime

Yadigar bir sandığın
Küf kokan zemininde sakladığın
Eski aşk mektupları gibi düşün
Öyle bir sakla ki beni;
En mahremin olayım...
Çıldırırcasına sev beni ama;
Sessiz ol...
Kalbinde ki aşk atışlarını;
Duyacaklar yoksa;
Ele vereceğiz yakayı...

Gözlerini gözlerimden kaçır
Bakışlarına karşı korunmasızım
Yapma bunu
Yapma!
Tenime böyle ansızın dokunma...
Bir hoş oluyor içim
Çekiliyor aklım başımdan
Açık veriyorum işte;
Elimde değil...
Aşkla tutuklanacağız bu gidişle
Bir kitabın arasına koy
Ve orada bırak beni...
Yasaklı bir kitabın
Satır aralarında sevişir gibi
Sev beni...
Yürekten...
Ama sessizce
Ve en deli halinle...

Korkuyorum
Gülüşünle yeryüzü aydınlandığında
Beni fark edecekler diye...
Tedirginliğimi aşkıma ver ne olur!

Öyle sev ki beni;
Bütün gizlerin ben olayım
Kimse fark etmesin
Öyle sev ki;
Tıpkı benim gibi...

Biz kayıp bir aşkın
İki fedaisiyiz seninle
Ve aşk;
Çift kişilik bir sır artık
Saklı bir sevda hikayesi
Büyük bir giz;
Ya da öyle bir şey işte...
Ya da öyle bir şey...




Bu şiirimsiyi
üzerinden okumak için tıklayın




Eyvah Mim | 21
Blog dünyasının yeni yüzlerinden kuru-kuleta ve Bengü'den bir mim gelmiş. Şahitsiniz; yaptım...

1-Mantığın mı yoksa duyguların mı ön plandadır?
Fizikte iki zıt maddenin aynı yerde bulunamaması gibi bir durum vardır. Madde ve anti-madde bir araya gelirse; kötü olur! Onun gibi insan davranışlarında da mantık ve duygular iki zıt kutuptur ve aynı anda ikisinin olması mümkün değildir. Bazı durumlarda davranışlarımızı mantık belirlerken, bazı durumlarda duygular belirler. Genel olarak mantığın kontrolündeyken daha gerçekci daha olumlu sonuçlar alırız. Emir komutayı duygulara kaptırdığımız durumlardaysa sonuç her zaman iyi olmaya bilir. Aşk mesela... İyi mi ki?

Mantığım mı yoksa duygularım mı? Tabi ki mantığım... Ama keşke 'tabi ki mantığım' demek de yeterli olsa...

2- İnsanlar neden mutlu değiller? neden gözlerinin önündeki mutluluğu görmüyorlar ve şükretmesini bilmiyorlar?
Çünkü doğamız böyle. İnsanın hüznü görmesi için çaba harcamasına gerek yoktur. Baktığı her yerden yüzüne yansıyan bir hüzün vardır. Ancak iyi şeyleri, beyaz tarafları görmek için; onları görmek istemeniz gerekir. Tıpkı üstte söylediğim gibi... Hüzün ve neşe aynı anda aynı bünyede bulunmaz. Neşeyi görmek istiyorsanız hüznü görmezden gelip; gözlerinizi neşeye açmanız gerekir. Bunu yapıyor muyuz? Hayır... Niye mi? Kim bilir...

3- Çok para harcayıp keşke almasaydım ve harcamasaydım dediğin bir şey var mı?
Muhtemelen olmuştur.

4-Haklı olduğun konuda kendini savunur musun, yoksa susmak adalet mi dersin?
Adaleti bekleyerek elde edemezsin. Etrafta Tanrı'dan torpilli insanlar cirit atarken adaleti elde etmek için mücadele etmek şart. Ama bu çirkefleşmek, boş boş konuşmak demek de değil. Bazen susarak...

5-Tok gözlü müsün yoksa herşeyim olsun diyenlerden misin?
Aç gözlüyüm!
İç Etiketleri Sevin, Bağrınıza Basın
Şimdi bu blog, blog olalı böyle bir konuyla, böyle bir içerikle karşılaşmadı. Hiç böyle bir şey ummazdım. Siz bekler miydiniz hiç? Sen gel burada bundan bahset. Hiç akıl işi mi?

İşin aslı öyle değil işte. Bu çok önemli bir konu. Bugüne kadar görmezden geldiniz ama buna bir dur deme vakti geldi; ki bu da bana kısmet oldu. Haklı gururlar içinde oluşumun neden olduğu, bünyemde ki bu heyecan belirtilerini maruz görünüz.

Efendim konumuz kıyafetlerin içinde yer alan etiketler. Evet, kıyafetlerin içinde de bir etiket var!

Mağazalardan çıktığınız yok. Bünyede her an bir alışveriş potansiyeli mevcut. Eee az biraz da iyisiniz bu işlerde; çok şık kombinler oluşturuyorsunuz kendinize. Ne ala...  Bir ürünü beğeniyorsunuz ve etiketine bakıyorsunuz. Fiyatı, bedeni öğrendiniz. Aranızdan bir kaç istisna çıkıp üretildiği yere de göz atıyor bazen. Hepsi bu...

Eee oraya o iç etiket boşu boşuna mı kondu arkadaşım. Bir bak bakalım ne anlatıyor o? Bir tişört giyiyorsunuz ve tişörtte ki iç etiket sırf siz onu okuyun, onun farkına varın diye teninizi kaşındırıyor, canınızı yakıyor özellikle yaz aylarında. Biri de demiyor ki 'Bu nedir arkadaş? Niye koymuşlar buraya?' Hoop kesip atıyorsunuz...

Ondan sonra, doğru ürünü aldığınız mağazanın yolunu tutup 'vay efendim bunun rengi soldu', 'vay efendim çekti', 'vay efendim bu bambaşka bir şey oldu', 'vay efendim......'

İyi de efendim. O acımadan kesip attığın iç etiketin ahını aldığın için bunlar olmuş olamaz mı? Olabilir değil mi?

Yani diyeceğim o ki; o iç etiketleri de sevin, bağrınıza basın. Bir amaç için var onlar. Yararlı minik şeyler; valla...

Her neyse...
Şimdi o iç etiketlerde yer alan ve ürünlerin yıkama, ağartma, kurutma vb. konularında izlenmesi gereken yollardan haberdar eden sembolleri araştırmam gerekti. Ne alaka değil mi? Baktım uzun zamandır da 'BBS' serisine yeni nüsha eklememişim. Dedim ki bunlarla vaktimi harcadım ve aydınlandım! madem, herkesler de bir aydınlansın!... İşte hemen altta jpeg dosyasını da ekledim. Bir göz atın da şöyle aydın aydın geçinelim.



Anektod:
Oh! Şükür!
Hala saçmalayabiliyorum...

Bumerang - Yazarkafe