Buyur Burdan Tanı Mimi

Yapmakta geç kaldığım bir mim söz konusu. Deeptone ve Mariposa tarafından gönderilen bu mim:
Takıntıların var mı yoksa kim takar takıntıları sallamışım dünyayı modunda mı yaşarsın hayatı?
sorusunu irdeliyor...

Her ne kadar kim takar takıntıları sallamışım dünyayı modunu aktifleştirme taraftarı olsam da bunu başaramıyorum. Başarabilen olduğunu pek sanmıyorum.

Çok takıntım vardır hiç şüphesiz de aklıma gelmiyor hepsi şu an.

Mesela sol yanımın üzerine yatamam ben. Kalbimin üzerine yani. Ya da üzerine bir şey gelmemeli. Bazen kıyafetim bile rahatsız eder. Bir şey değdiğinde sol yanıma kal atışlarını hissediyorum. Bu beni rahatsız ediyor. İlginç...

Bazı şarkılara takıntım vardır. Geçicidir. Bir şarkı hoşuma giderse. 3-5 gün aralıksız onu dinlerim. Sonra nefret ederim çok uzun süre dinlemem... :) Ya da bazen bir şarkı da geçen tek bir cümle hoşuma gitti diye şarkıyı beğenmesem de defalarca dinlerim.

Bir de mesela gece saat 03:00 kadar uyumadıysam; o geceyi uykusuz geçireceğim demektir. İmkanı yok uyuyamam.

İlaçlara takıntım var. Dayanamayacak duruma gelmediğim müddetçe kesinlikle ağrı kesici falan kullanmamaya çalışırım.

Bir muhabbet ortamında öne sürülmekten, örnek gösterilmekten, üzerimden edebiyat yapılmasından nefret ederim. Ben kamera arkası adamıyım. :)

Haksızlık... Haksızlığı kronik bir davranış haline getiren insanlara geri dönüşü olmaksızın takıntılıyımdır.

Gibi işte... Onlarca var da ilk aklıma gelenler bunlar...



Sahi, İyi Misin?
görselinternetdesteğiylegoogledanbulunmuştur
Hal hatır sormak ne kadar da yüzeyselleşti artık farkında mısınız? İnsanlar karşılaştığında bir çeşit zorunlulukmuş gibi dil ucuyla soruyorlar birbirlerine: N’aber? İyi misin? diye... Yani iki insan karşılaştığında (yüz yüze olmak zorunlu değil) sanki birbirlerine İyi misin? diye sormaları bir sosyal kuralmış gibi... Gerçekten karşısındaki kişinin nasıl olduğu umurunda bile değilken, sorması gerektiği için soruyormuş gibi... Duygudan tamamen yoksun kelimeler dökülüyor dudaklardan, soğuk ve itici...

Daha da kötüsü alışmak. Buna alışmış olmak. O sahte seni önemsiyorum, seni merak ediyorum mesajlarına alışmışlık... Dil ucuyla, duygusuzca hatır sorulması sizi üzmüyor, acıtmıyor canınızı çünkü siz de bir başkasına aynı o şekilde davranıyorsunuz...

Buna ne dersek diyelim... Suçu teknolojiye atabiliriz, gelişen sanallık insanları uzaklaştırıyor diye, ya da Amerikan oyunlarının sonucudur belki, ya da belki illuminati, ya da...

Oysa iyi olmasını istediğimiz insanların iyi olduğunu bilmek bizim de iyi olmamıza neden olur. Farkına varamayız belki bunun. Bilinçaltında gelişir olaylar, psikolojiktir bir anlamda. Ama bu doğrudur. Bir düşünün şimdi. Durumun vahametini ölçün. İyi misin? diye sorduğunuz sorunun cevabını beklerken, içten içe İyiyim! demesini istediğiniz insanlar varsa hayatınızda, hiçbir şey için geç değil demektir. Ya da size gerçekten iyi olmanızı istediği için, bunu duymak istediği için iyi misin?”diye soranlar varsa hayatınızda, kıymetini bilin...

Hayat onlarla daha güzel, onlarla daha yaşanılabilir bir yer inanın. Çünkü her insanın içinde biraz ego parçası mevcuttur. Ve bu nedenle de her insan mutlu olmak için önemsendiğini, sevildiğini bilmek ister.

Özetle; her ne kadar herkesi karşılıksız sevmek öğütlense de, benim söyleyeceğim bu değil. Söylemek istediğim en azından çevrenizdeki sevdiklerinize, gerçekten iyi olduğunda mutlu olacağınız kişilere onları önemsediğinizi hissettirin. İyi misin? diye sorarken, bu sorunun ne kadar içten olduğunu, ne kadar sahici olduğunu hissettirin onlara... Onlara ne kadar önem verdiğinizin göstergesi olabilecek kadar kalpten olsun o İyi misin? sorusu...


Bir Kitap: Kardeşlik
Tarihi romanları ve özellikle kardeşlik, tarikatlar vs. gibi konularla işlenmiş romanları seviyorsanız, bu kitabı da fazlasıyla seveceksiniz. İlk sayfalarda biraz durağan ilerlese de, sayfalar ilerledikçe, bir sonraki sayfayı çevirme hevesiniz de artıyor. Tapınak'ın içinde ki "Tapınak'ın Ruhu" olarak adlandırılan gizli bir kardeşliğin hikayesi, güzel bir roman.

Tarihi romanlar arasında en iyiler sınıfına girmeyi hak ediyor bence. Bu kitapta bir seri. Üçlemenin devamının Artemis yayınlarından çıkması bekleniyor. Umarım yakın zamanda çıkar.





Tanıtım Yazısı
İnanç ve cesaretle hareket eden genç bir şövalye, tarihin akışını geridönüşsüz bir şekilde değiştirebilecek bir sırrın peşine düştü.

Beklenmedik ayrıntılarla işlenmiş bu epik tarihi macera; Paris, Londra, Mısır ve Filistin'de geçiyor. Kardeşlik, Son Haçlı Seferinden hemen önceki gece, genç bir şövalyenin, Tapınak Şövalyeleri içinde yer alan gizli bir düzene ait, gizemli (ve muhtemelen ölümcül) bir kitabı aramaya koyuluşunun hikâyesini anlatıyor.

"Son döneme bakacak olursak Kardeşlik'in tarihi ilk romanlar arasında en iyilerden biri olduğunu görürüz. Heyecanlı ve merak uyandırıcı dokusuyla, ilk sayfasından itibaren beni esir aldı. Üçlemenin devamı için sabırsızlanıyorum."
- Kötü Adam'ın yazarı John Connolly

"Tapınak Şövalyelerini, Hanları, Haçlı Seferleri dönemini ve Orta Çağı seviyorsanız, bu roman tam size göre. Robin Young'ın yazar sesi es geçilemeyecek kadar gür çıkıyor."
- Karanlıkların Prensi'nin yazaraı Sharon Kay Penman

"Karşıkoyulamaz... Ruhu olan karakterler, mücadele ve intikamın işbirliği ile Kardeşlik, hiçbir zaman eskimeyecek bir hikâye anlatıyor."
- Son Tapınak Şövalyesi'nin yazarı Raymond Khoury

"Harika... atmosfer, aksiyon ve entrika dolu. Haçlı Seferlerini bize yeniden yaşatıyor."
- Tapınak Şövalyelerinin Mirası'nın yazarı Steve Berry
Aşk ve Halleri Üzerine

Akan suları durduyor! O halde aşk mucizeye denk olmalı. Çok iyi bir şey olmalı o. Aşk çok mu iyi bir şey? Her şeye rağmen yaşanılabilir bir şey mi? Çoğu zaman bize getirdikleri, götürdüklerinden daha az oluyor mesela, bu da ödenebilecek bir bedel mi? Kalbe rağmen mantığı dinlemeyi çoğumuz başaramayız ve bu yüzden de aşk kapıyı çaldığında, kalp akla baskın gelir. Kendimizden asla beklemeyeceğimiz şeyleri yaparız onun uğrunda. Ve bu aptal hallerimizi aşk sarhoşluğu diye adlandırırız.

Belki aşkın kutsallığına inanıyorsunuz ve her şeye, her bedele rağmen onu yaşamanın bir ayrıcalık olduğunu düşünüyorsunuz. Ya da acıların harmanlanmış hali gibi, gözyaşlarının tetikleyicisi gibi, belki de insanın başına gelebilecek en kötü şeymiş gibi görüyorsunuz onu. Kim bilir, emin olamıyorsun belki de... Kendi kendinze bu soru(n)ları binlerce kez düşünüp durdunuz ama işin içinden çıkamadınız, çıkamıyorsunuz... Ve muhtemelen de hiç çıkamayacaksın. Yani kabullensekte, kabullenmesekte onu ekarte etmenin ihtimali yok. O her daim hayatımızda yer alacak. Ya onu yaşayarak ya da yokluğunun acısını yaşayarak... Onu her daim hayatımızda hissedeceğiz.

Peki ya aşkın hangi hali favorileriniz arasında yer alıyor. Sizce en güzel aşk platonik olanı mıdır? Ona karşı okyanusun dalgası misali şahlanan hisler besliyor, onu gördüğünüz de kalbinizin kontrolünü yitiriyor, ama asla bunu ona belli etmeden uzaktan sevmeyi sürdürmek mi istiyorsunuz?

Ya da belki de hayalci kişiliğinizin de etkisiyle, kendinize bir dünya yaratıp; onunla olabilme ihtimallerinize sığınarak mı yaşıyorsunuz aşkı... Onun hiç bir şeyden haberi yok, belki de sizin farkınızda bile değil ama sizin içinde ona da yer verdiğiniz; ya da onun varlığı üzerine inşa ettiğiniz sayısız hayaliniz mi var? Buna da psikolojik aşk diyelim...

Realist bir birey olmanız da olası elbette. Gider konuşurum; aşk tek taraflı yaşanmaz görüşüne sahip de olabilirsiniz. Ki belki de en ideali budur.

Her daim sevilmek istiyoruz. Her kes bizi sevsin... Peki ya sevmek? Karşılıksız olduğunda bir anlam ifade ediyorsa, ve önemli olan sevilmeyi beklemeden, beklentisiz sevebilmekse; O halde neden sevdiğimiz kadar sevilmek istiyoruz. Ölçülebilirmiş gibi sevgimize karşılık sevgi isteyişimiz neden?

Çok sevdiniz. Seviyorsunuz. Ama o sizin farkınızda bile değil! Şimdi ne olacak? Sevginizi çıktığı yere gönderip hiç bir şey olmamış gibi devam mı edeceksiniz? Bu kadar basit olabilir mi? Ya da sizi seven, size sevildiğinizi hissettiren birini sevmiyorsanız ne olacak? O, onun problemi deyip geçecek misiniz? Sevildiğinizi hissetmek sizi kim bilir ne kadar mutlu ediyor oysa...

Karmaşa...
Baştan sona aşk, karmaşadan ibaret.
Bu bir işin içinden nasıl çıkılır yazısı değil. Aslında aşk üzerine, bunca çelişki üzerine, bir çelişkinin daha irdelenmesi yazısı.

Sevmek mi istiyorsunuz en çok; yoksa sevilmek mi?
Sevmenin heyecanı mı daha yaşanılası bir durum; sevilmenin verdiği tebessüm mü?
Hiç düşündünüz mü? X'in Y türünde eşitini buluyoruz da; sevmenin, sevilmek türünde eşitini matematik bulabilir mi?

Sevmek güzel olduğu kadar da kolay değil mi?
Ve insan çoğu zaman sevildiğini hissetmek istemiyor mu?

Peki ya size göre hangisi ağır basıyor?
Sevdiğiniz yer mi? Sevildiğiniz yer mi?


Vikitap | Blog Yazarları | Bloglar Listesi
Reklam kokusunu aldınız mı? Bu yazıyı can sıkıntısının etkisi, yeni oluşumlara destek ve okurlara faydalı olabilmek adına yazıyorum. Öyle bir şeyler işte...

1) Vikitap : Sosyal Kütüphane
Kitap okumayı seven herkesin bir girip bakması gereken bir site buldum. Yeni keşfettim ki bu sitede çok eski sayılmaz. Yabancı ülkelerde de örnekleri olan (Goodreads gibi...) bu uygulamanın kitap severlerin beğeneceğini düşünüyorum. Belki bir çoğunuz biliyorsunuz fakat benim gibi keşfetmekte geç kalmışlar varsa diye yazıyorum.

Vikitap bir online kütüphanedir. Burada kendi sanal kütüphanenizi oluşturabilir; okuduklarınız, okumak istedikleriniz, favorileriniz, takas etmek istedikleriniz vs. şeklinde listeleyebilirsiniz. Kitaplar hakkında değerlendirme yapabilir, başka kullanıcıların yaptığı değerlendirmeleri okuyabilirsiniz.

Yıllık kitap okuma hedefi belirlemek, listeler oluşturmak, kitap quizleri oluşturmak ya da oluşturulanlara katılmak gibi daha yapabileceğiniz bir çok şey var burada.

Aynı zamanda bir sosyal ağ olarak da görülebilir. Diğer kullanıcıları takip edebilir, takip edilebilirsiniz. Kitaplarınızı takas edebilirsiniz. Ve dahası da var...

Kitap okumayı seviyor ve kitaplarınızı düzenlemek istiyorsanız, bir göz atın derim ben.

Sizi şuradan Vikitap'a alalım...

2) Blog Yazarları Facebook Grubu
Sırada ki tanıtımımız; özellikle bloggerları ve bunun yanı sıra blog yazarı olmasa da blog okumayı seven insanları ilgilendiriyor.

Bloggerları tek bir  çatı altında toplamak, daha fazla bloggera ulaşmamızı ve bloggerların daha fazla okuyucu  tarafından okunmasını sağlamak adına Melodram'ın önderliğinde açılmış olan 'Blog Yazarları Facebook Grubu nu' takdim ediyorum.

Ayrıca bu gruba katılabilir ve yazılarınızı grup anasayfasında paylaşarak bir çok okuyucuya ulaşabilirsiniz.






3) Bloglar Listesi
Ve yine bir öncekine benzer bir proje. Tüm blogların listelendiği bir blog listesi oluşturuluyor. Bir çeşit blogger indeksi gibi bir şey...  Ona da buradan ulaşabilirsiniz.

Bu kadar reklam yeter.
Bir Kitap: Kuyucaklı Yusuf
Uzun zamandır elimde olan ama henüz okuyamadığım bir kitaptı Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf'u... Türk ve Dünya klasiklerini okuma kararı almıştım bir süre önce. Bunun için ara ara okuyorum. Okumayı uzun zaman ertelediğim bu kitabı  da geçenlerde okuyabildim sonunda.

Anne ve babası eşkıyalar tarafından öldürülen ve Kaymakam olay yerine gelene kadar çocuk aklıyla cesetlerin yanından ayrılmayan ve Kaymakam'ın şaşkınlığına karşılık "Fıkaraları nasıl yalnız bırakayım..." diye soğukkanlı yanıt veren Kuyucaklı Yusuf'un hikayesi...

Kaymakam kimsesiz kalan ve bu kadar mert bir çocuğu ortada bırakmak istemez ve alır kendi evine götürür. Oğlu gibi yetiştirir. Derken olaylar karışır. Ve mutsuz bir sonla biter. Mutsuz bir sonla bitiyor çünkü çarpıcı bir gerçeklikle işlenmiş bu romanda masalımsı durumlar yok. Hikaye o kadar gerçek; ve gerçekte o kadar acı ki...

Yer yer durağan ilerleyen, yer yer hızlanan hikaye özellikle son sayfalara yaklaştıkça daha da hızlanmaya başlıyor. Son sayfalara yaklaşırken bir sonra ki sayfayı çevirmek için kendinizle yarışacaksınız. Anlatım o kadar yalın ve gerçek ki okumaya başlar başlamaz sizi içine aldığından hikayenin sonunda neye tanık olacağınızı merak ediyorsunuz.

Sabahattin Ali'nin güzel kitaplarından bir tanesi. Tek eksiği finalinde eksikler olmasıydı. Okurken aklınıza takılan bazı mevzular sonlanmadan bitiveriyor kitap. Çok farklı bir final beklerken; okuduğunuz final sizi (en azından beni) pek tatmin etmiyor.

Belki bunun nedeni tamamen yalın bir anlatımla gerçek bir hikayeyi okuyor olmamızdır. Olabilir...
Muamma

Belki de;
O’nu yokluğunda sevebilmektir aşk.
O’nu o’na rağmen sevmek ya da...
Ya da sevmektir başlı başına en büyük hata...

Hayal
Nasıl bir baş belası böyle?
Bir hayale kanmıştın sen;
Kandığının ‘o’ olduğunu bilmeden
Ve sonrası depremler...

Yolu o’na çıkartan hayaller
Bir balon gibi patlarken
İçindeki yangınları söndürmek
Alternatifsiz sana düşecek...

Bu kader mi?
Birileri oynuyor mu bizimle?
Yoksa kozmik şakacı da mı;
Bu işin içinde?
Bu bir bağımlılık mı dersin?
Ya da her neyse;
Unut gitsin o’nu; ama unutma!
Yokluğu canını yakacak elbet ancak;
Varlığı kadar olmayacak
Acısı asla...



Yapmak İsteyip Yapamadığınız Şeyler Yok Mu?
Yapmak isteyip yapamadığınız şeyleri yapma vakti gelmedi mi artık? Bu gidişat iyi değil ve buna bir son vermek gerekiyor.

Mesela sizin de okumak istediğiniz kitaplar var. Ama ne zamandır elinize kitap aldığınız yok. Ne zaman yeltenseniz; olmuyor öyle değil mi? Muhakkak başka bir şey, bir kişi ya da durum çeliyor aklınızı.

Oysa sizin ders çalışmanız gerekiyor, bitirmeniz gereken bir okul ya da kazanmanız gereken bir sınav var. Ya da 'ölmeden önce izleyeceğim yüz film' başlıklı listeniz de izlenecek film sayısı hala yüz ama denk getirip izleyemediniz bir türlü. Okumak istediğiniz kitapları söz konusu bile etmiyorum. Okumak istiyor, alıyor ve kitaplığınızın rafına yerleştiriyorsunuz. O kadar...

Formül çok basit aslında... Ben kendimden örnek vereyim de siz anlayın.

İzlemek istediğim filmler listesinde ki sayıyı sınav dönemlerimde erittim. Ne zaman bir sınavım olsa (ki öğrenci psikolojisi olarak sınav hazırlığı son güne kadar, hatta sınav çok erken saatte değilse sınavdan bir kaç saat öncesine kadar ertelenir) ders çalışma arzusu olmadığı gibi gerekliliği de beni terk ederken, yerine inanılmaz bir film izleme isteği geliyordu. Ya da kitaplar... Onlar da öyle. Bir ara gitara merak sarmıştım. Ve onu da sınav dönemimde öğrenmeye başlamıştım.. Bir ritüel gibiydi önce gitar çalışmaları, sonra istemeye istemeye on, bilemediniz on beş dakika ders çalışıyordum. Vicdan rahatlatmaktan başka bir şey değildi...

Bu aralar yine böyle mesela. Sınav yaklaşıyor... Bende harıl harıl film izliyorum, dizi izliyorum, kitap okuyorum, gitarla seviyeli bir ilişki sürdürüyorum, dinleniyorum... Ders... Ya ona vakit kalmıyor işte Allah sizi inandırsın...

Sözü fazla uzatmayalım. Yapmak istediklerinizi ertelemeyin. Hemen elinize bir defter, bir kitap alın. Matematiğe bakın, tarihe bakın, iktisata falan bakın. O kitapları falan görmeniz yetecektir sizi esas yapmak istediğiniz eylemlere sevk etmeye. Formül bu.

Ayrıca bu formül uykusuzluk çekenler için de birebirdir. Uyuyamıyorsanız derhal bir ders kitabı edinin. Bu kadar basit…
Bir Kitap: Ateşi Yakalamak (Açlık Oyunları #2)

Suzanne Collins'in üç kitaptan oluşan bu serisine başlamak zor olmuştu benim için. Ama yalan yok harika iki kitap okudum. Açlık Oyunları'ndan sonra Ateşi Yakalamak'ı da geçte olsa okudum. Sırada Alaycı Kuş var.

Fantastik roman severlerin kesinlikle okuması gereken bir seriden söz ediyoruz. İkinci kitapta işler iyice karıştı. Üçüncü kitapta neler olacak merakla bekliyorum.

Kitap Hakkında
Ateşi Yakalamak / Suzanne Collins
408 Sayfa

Arka Kapak
Capitol mutsuz, huzursuzluk artıyor. Ateşle dans eden kız bir kıvılcım yaktı, yerin altından yükselen isyan şimdi patlama noktasında!

Kıvılcımlar parlıyor, alevler yayılıyor ve capitol intikam istiyor.

Kitap hakkında detaylı bilgiye buradan; Beyaz Kitaplık tarafından düzenlenen okur testine buradan gidebilirsiniz.



Eyvah  Mim | 13 : İçinizde ki Ses
Beyaz Sayfa ve Deeptone bir mim göndermiş ve yine orjinal bir Beyaz Sayfa mimi... Yapalım.

---

"İçinde ki sesi dinler misin?" diye sormuş. "Ya da hiç tınlamıyor musun onu?" demiş.

Sorulur mu hiç? İçimde ki ses benden çok konuşuyor. Hele ben susuyorsam, o sessiz anlarım da içimde ki sesi duymalısınız. Bana nispet yapar gibi konuşup duruyor inadına. Hep laf laf... Tıpkı şu resimde ki kızın yaşadığı gibi ben susarken, içimden bir bağırışlar yükseliyor anlatamam.


Her işime karışması da ayrı bir mevzu. Bu ne muhalif bir iç sestir anlamıyorum. Bazen bazı konularda ki kararsız kalışımın, seçenekler arasında gidip gelip tercihimin arap saçına dönmesinin tek sorumlusu odur işte. 

Ben "Her şeye rağmen!" diyerek bazı şeylerin üzerini silerken mesela, bazı şeylerden vazgeçerken ya da kabullenirken bir durumu; hemen atlıyor lafa... Neymiş efendim sevilmeyi, değer görmeyi haketmiyormuş, onlar benim güvenimi kırmışlar, hayal kırıklıklarıyla tanıştırmışlar, bu ihanetlerin bir bedeli olmalıymış. Nasıl olur da geçmişe bir çizgi atabilirmişim? Kafam allak bullak oluyor sonra. Tamam haklıdır belki, belki biraz onu dinlemeliyim ama olmuyor işte. İçimde ki ses aptallıkları mı engellemeye çalışırken, çatışmadan doğan dumura uğrama durumundan dolayı daha aptalca davranışlar ortaya çıkıyor. Ve bu her konuda böyle...

Velhasıl içimde ki sesten şikayetciyim Beyaz Sayfa, şikayetimi bloglar aleminin Sessiz Prensesine iletmek istiyorum!

:)

---

Bir de şunu ipekböceği'nde gördüm. İyi gitti yazıyla...

Seyrüsefer
|  Konuk Yazar: Hazal Çetin  |

Seyrüsefer

Ağlamak ne kadar zor aslında
Kıymetini bilmez kimse
Ama gözyaşı insanın içini temizler

Her insan hüzünle örülüdür
Yanlış bilir herkes
Topraktan gelmez insan
Hüzünden gelir
Ne kadar kaçarsa kaçsın
Bir yerde kaygıyla karşılaşır
Ya da endişe ona çerme takar

Rivayet rivayetleri kovalar
“İnsan başına gelecekten kaçamaz”
Kimbilir belki de doğrudur
Ama insan insandan kaçabilir
Sadece yaşayacaklarından kaçamaz
Başka biriyle aynı şeyleri yaşar
Kişiler değişebilir ama yaşanacaklar değişmez
İnsanın kafası hep aynı yerde karışır
Hata yapar
Ama bakma sen hatalar da iyidir
İçinden çıkabilene!

Ağlamak zordur
Çünkü ilk önce içinin inanması lazım acına
İçinin kabullenememesi lazım önce
Çünkü eğer kabullenirse
En büyük acıyı çeker insan
Gözünden yaş gelmez
Ama içi kan ağlar
Kahrolur
İnsan bazen gerçek acıyı
Gözyaşları akmadan öğrenir
İşte insanı olgunlaştıran da odur.

Ey seyrüsefer!
Ömür!
Yol aldıkça
Alacaklıyız aslında!




Konuk Yazar: Hazal Çetin
Anneler de Mi Yalan Söyler?

Hani nerede mutluluk?
Bize de gülecek kader!
Nerede anne?
Oysa sen demiştin;
Bugünler de geçer diye...
Gözyaşları mutluluktan akacaktı
Şimdi ne oldu anne?

Ne zaman sitemler birikse dudaklarımda
Ve delirse yumruklarım da
Sen...
Yanaklarıma dokunur;
Engel olurdun isyanlarıma...
O günler; gelecek derdin...
Hâlâ gelmedi mi anne?

Umut etmeyi öğrettin de bana
Çaresiz beklemeyi,
Neden öğretmedin anne?
Geceler boğuyor beni
Her geçen geceye inat
Gökyüzüne sığınıyor düşlerim
Aya sığınıyor düşüncelerim

Umutlarımı ayda saklıyorum...
Ama bak anne!
Karanlık yalnız benim yüreğimde değil;
Onu da karartıyor;
Kara bulutlar...

Ve umudum;
İçten içe azalıyor anne...
Bu kaderin güleceğine de;
O günlerin geleceğine de...
Hayat yine mi yalan söylemiş bize?
Yine mi kaçırmışım mutluluğun ucunu?

Ama sen!
Hâlâ sabret diyorsun anne...
Hâlâ bomboş ümitler...
Anne yoksa...
Anneler de mi yalan söyler?




Yaşamak Kaçınılmazsa Tadını Çıkart!
Hayatı bir tecavüz sahnesi gibi düşün; yaşamak kaçınılmazsa tadını çıkartmaya bak! Budur felsefe...

Özünde yalnızsın her zaman. Bu hep böyle devam edecek, kandırma kendini ve kabullen. Yapacak bir şey yok. Sana ait zaman çizgisinin belli noktalarında karşına çıkacak karakterler, zaman zaman yalnız olmadığını düşündürecek elbet sana. Bir bütünmüş gibi hissedeceksin. Ama inan bana kalıcı değil bu. Onlar da gidecek; geldikleri gibi ani ve sessiz.

Bir bisiklet gezisi say bunu. Yemyeşil ağaçlar arasında uzadıkça uzayan bir yol ve yolun sonunda gün batıyor. Kızgın bir turuncuya doğru ilerliyorsun. Sen hızını arttırdıkça yalnızlığından (özünden) uzaklaştığını hissediyorsun. Etrafında bir kalabalık oluşuyor sanki. Daha da hızlanıyorsun, kalabalık da buna paralel artıyor. Gülümsüyorsun. Gülümsüyorsun, yani bunun anlamı yakın geçmişini unutuyorsun. Bu da artık hüzünlere karşı hazırlıksızsın demek oluyor. Sonra daha da hızlanıyorsun, kalabalık da artıyor... Sen gezinin keyfine doyamıyorsun. Sevinç, heyecan ve tarif edemediğin bir sürü duygunun doruğunda el

bırakma denemelerine başlıyorsun bisiklette. Yani güvenmeye başlıyorsun! Yüzünün hep güleceğine, etrafındaki kalabalığın sonsuza dek süreceğine, minicik bir taşın bisikletini tepetaklak ettiremeyeceğine o kadar eminsin ki; iki elini havaya kaldırdın hızla ilerlerken bisikletin. Ve anın sarhoşluğuyla gözlerini kapatıyorsun. Anın tadına doymak adına belki de... Sonrasını hayal ediyor, daha da güzelleşmesini bekliyorsun. Görüyor musun? Önce özüne sırtını döndün, etrafındaki mutlak geçici kalabalığı yücelttin, güvendin onlara. Sonra onları başköşene koydun ve şimdi onlardan beklentilerin de oldu. Kontrolü kaybettin yani.

Ve sonra; bisikletinin üzerinden uçarken etrafı kuşbakışı seyretmenin hazzını yaşayacaksın bir an. Ama kısa sürecek inan. Yükselişinden daha sert bir şekilde sert zemine çakıldığında her şey bitmiş olacak. Herkes gitmiş, ışıklar sönmüş ve renkler yeniden siyah ve beyaza bürünmüş... Son düşündüğün, hissettiğin, hatırladığın şey pişmanlık olacak. Ve şiddet dozajı abartılmış bir hüzün...

Ne bekliyordun? Gerçekten her şey senin istediğin gibi harika mı olacaktı? Yanındakiler, sana söyledikleri gibi ömür boyu yanında mı kalacaklardı?

Gerçek şu ki özünde yalnızsın her zaman. Doğarken, yaşarken ve ölürken. Zaman zaman yalnız olmadığını düşündüren kişiler sonra yok olacaklar. Hayatına girecekler, çıkacaklar... Her gidenin ardından bir yenisi gelecek ama hiçbiri kalıcı olmayacak. Kimisi karakter(sizliğ)inden ötürü yolda bırakacak seni ve gidecek. Kimisi elinde olmayan sebeplerden, istemeye istemeye, zaman çizgisi sonu gösterdiği için gidecek. Ama gerçek şu ki, gidecek!

* * *

Ana tema her daim yalnız olduğunu unutma ve hayatına giren iyi şeylerin geçici olduğunu hatırlayıp onlar gitmeden sen onları hayatından kışkışla değil!

Ana tema şu: Hayatı bir tecavüz sahnesi gibi düşün; yaşamak kaçınılmazsa tadını çıkartmaya bak. Ama bunu yaparken de tanık olacağın sahte gerçekliğin büyüsüne kapılıp özünü unutma.

Böylece insanlara kayıtsız şartsız güvenmek yerine, minicik bir temkine de yer verirsin ve bu güven kırıklıklarının seni yıkmasını engeller.

Böylece boşa hayaller kurmaz, hiçbir şeyden bir şey beklemez, beklentiler içine gömülmez ve ne emeklerle inşa ettiğin bir kale gibi yıkılan hayallerinin acısını tatmak zorunda kalmazsın.

Böylece hiçbir şeye, acıya, hüzne, kötü zamanlara ve belki (belki) ölüme bile hazırlıksız yakalanmazsın. Bu çok mu fantastik oldu?

Hepsi bu...


O Kitabı Yaşamıyorsanız; Okumuş Sayılmazsınız
Kitap Okumak Boşa Vakit Harcamak Mı Gerçekten?
Kitap okumaktan hiç haz etmeyen insanlar var. Tercih meselesi... Toplasanız zar zor 3-5 kitap okumuşlukları var sevmiyorlar kitapları. Dahası gereksiz ve boşa zaman kaybı olarak görenler de var. Tuhaf...

Oysa anlayarak ve hızlı okumanın, kendini yazarak ve konuşarak daha iyi ifade edebilmenin, diksiyonu düzeltmenin, kelime heybenizi doldurmanın ve bilgiyi artırmanın temelinde kitap okumak yok mudur? Okudukça tecrübe etmez mi insan? Bambaşka yaşamlara, olaylara konuk olmaz mı? En fantastik bir romanda bile yaşama, duygulara, bir olaya, insana ve insan ilişkilerine dair izler var. Kitap okuyarak tanık olunan her yaşam farklı bir tecrübedir. Ve bu tecrübeler kişinin düşüncelerini olgunlaştırır zamanla. Ve insanı da...

Hayata farklı bir pencereden bakabilme yollarından bir tanesidir. Ve belki de en güzelidir. İnsanlarla daha iyi ilişki kurabilirsiniz. Çünkü edinilen bu tecrübeler sonucu olgunlaşan birey; her şeyden önce düşünmeyi öğrenir. Her türlü davranışının öncesine 'düşünmeyi' koyduğunda zaten insanlar arası bir çok insani sorunun ortaya çıkışı engellenmiş olur. Sonra dinlemeyi de öğrenir, anlamayı... Zira bu önemli. Herkes birbirine anlayış gösterse, herkes anlayışta görmüş olur ve bireyler arası çatışmalara, anlaşmazlıklara bir darbe inmiş olur. Kitabın içinde ki uydurmaca gibi okuduğumuz öyküler bize insanı öğretir başlı başına. Kendimizi tanırız, karşımızdakini tanırız. En çok da buna ihtiyacımız var.

Empati... Olayları karşındakinin gözünden görebilme yeteneği diyorum ben; basit bir tanımla. Kitap okumak bu yeteneği geliştirmiyor mu sizce?

O Kitabı Yaşamıyorsanız; Okumuş Sayılmazsınız!
Ya da her şeyi bir kenara bırakın... Hiç bir faydası olmadığını farz edin.

Hafif yağmurlu bir sonbahar akşamı, pencerenin hemen yanında ki koltuğa oturup, yağmur tanelerinin camınıza dokunuşlarını dinleyerek alın bir kitabı elinize. Ama bir öğrencinin 'öğrenmek menfaati' için duygusuzca sayfalarını çevirdiği bir ders kitabı gibi değil; olayın içine girin... 

"Göteborg polisinden bir kadın memur, öğlen saat on iki buçukta, Salander'i Marcus Erlander'in odasına soktuğunda, Hans Faste, Lisbeth'le ilk defa yüz yüze" gelirken siz de o oda da olun... (1)

"Yayıma bir ok yerleştirip hızla döndüm ve sırılsıklam bir Gloss'un, gırtlağı parlak kırmızı bir çizgiyle yarılmış Wiress'ı yere yatırmış olduğunu gördüm. Okumun ucu, Gloss'un şakağında kayboldu." Katniss'in, Gloss'un şakağında kaybolan oku hemen önünüzden geçsin mesela...(2)

"Elini alışkın bir hareketle arka cebine götürdü. Fakat tam bu sırada Yusuf'un pek de dayanılacak gibi olmayan yumruğunu suratına yiyerek" yere yuvarlanırken de bizzat tanık olun mevzuya.(3)

Uzansanız o karakterlere dokunacakmışsınız ama arada ki incecik bir duvarla engelleniyormuşsunuz gibi yaşayın o anları. 

Eğer bunu bir kere tadarsanız. Artık hayatın en sıkıcı, yorucu anlarında, en bunaldığınız zamanlar da bir çıkış noktanız olduğunu hissedeceksiniz. Canınız çok sıkıldığında televizyona, bilgisayara koşmak yerine hemen köşenize çekilecek ve Lisbeth Salender'in bir sonra ki hamlesine tanık olmak için Lisbeth'in yanında ki yerinizi alacaksınız.

Özetlemek gerekirse; elinizde tuttuğunuz o yeni dünyayı yaşamıyorsanız, okumanızın bir anlamı yoktur.
Bir deneyin o halde. Ondan sonra 'kitap okumak' üzerine yeniden düşünün ve dile getirin bu yeni düşünceyi.


(1) Arı Kovanına Çomak Sokan Kız / Stieg Larsson | (2) Ateşi Yakalamak / Suzanne Collins  | (3) Kuyucaklı Yusuf / Sabahattin Ali




bu metin bu şartlar altında ölemem adlı e-kitabımda yer almaştır


Biraz Film İzledim | 8
Biraz Film İzledim | 8
Seçki

Bu yazı bünyesinde bir doz spoiler bulunabilir...

Son Ders: Aşk ve Üniversite
Bu filmi üç beş kez izlemiştim, geçenler de tekrar izledim. Fazla yorum yapmaya lüzum yok fazlasıyla beğendiğim bir film. Fazlaca aşk, dram, komedi... İzlemek zaman kaybı değil, izlemediyseniz kesinlikle şans vermelisiniz. Gerçi çok beğenip tavsiye ettiğiniz film / kitap vs. genelde olumsuz reaksiyonlar alır beğenilmez falan ama ben yine de öneriyorum bu filmi. Bende ki yeri ayrı olan, defalarca hiç sıkılmadan izleyip ilk izleyişimde ki hazzı alabildiğim nadide filmlerden. Kadrosu da hiç fena sayılmaz. Ferhan Şensoy, Durul Bazan, Ece Uslu, Ekin Türkmen, Kaan Urgancıoğlu ve dahası...

"sadece yapamadıklarımızdan pişman oluruz"


Mesajınız Var
Başrolün de Tom Hanks'in yer aldığı ve sevdiğim bir film olan "Mesajınız Var" filmi de tavsiye ettiğim filmler arasında. Eğlenceli bir film. Eski bir film olmasına güzel işlenmiş bir konu.



Leon: Profesyonel
Kadrosunda Jean Reno, Taxi serisinden tanıdığımız Samy Naceri ve şimdilerde beğendiğim aktrislerden biri olan Natalie Portman 14 yaşında ki hali yer alıyor. :)

Bir film sitesinde, bir izleyici bu film için şöyle bir yorum yapmış: "Kesinlikle eskimeyen ve eskimeyecek olan bir film"

Bu yeterli bir tanım sanırım. Kesinlikle izlenmeli.




Bunlara ek olarak son zamanlar da izlediğim (bazıları yeniden izlediklerim) filmler şöyle:
Yumruğun Efsanesi: Chen Zhen'in Dönüşü
Çakallarla Dans
Karanlıklar Ülkesi Serisi
Arog
Yahşi Batı



Bumerang - Yazarkafe