Bir Kitap: Martı


Bu kitabı yıllardır saklıyordum. Dolap altlarında bir yerlerde kayboluyordu. Bulup çıkartıyordum okuyacağım diye. Aradan zaman geçiyor, yine okuyamıyor ve yine kaybediyordum. Bir ay kadar önce yeniden elime geçti. Üstelik kitap kitap doğurmuş iki tane olmuş. :) Dedim ki bu bir işaret olmalı ve okudum...

Kitabın düzeyini bilmiyorum. Belki ilköğretim, belki ortaöğretim bilemiyorum ama ne olursa olsun bu kitabı okumak zorundaymışım gibi bir his vardı içimde işte...

Çok basit bir hikaye. Yer yer fazla abartılı. Ama vermeye çalıştığı mesaj güzel.

Hepimizin Martı Jonathan ve diğerleri gibi hayalleri var sonuçta...

İnanırsak olur...



Biraz Film İzledim | 6
Biraz Film İzledim | 6
Seçki


Evet, evet televizyonda başından sonundan ufak tefek sahneleri saymazsak ben bu seriyi yeni izledim. 'Yıllardır hangi mağaradaydın sen?' soruları çıkabilir ortaya, ama olmayınca olmuyor işte. İzlemek bir kısmet olmamıştı.

Oturup iki günde izledim seriyi. Ve sonuç: yorum yapmaya gerek var mı? Söylendiği, anlatıldığı kadar güzel bir seri izledim. Bu filmi tavsiye etmiyorum. Çünkü inanıyorum ki o mağarada yalnızdım... :)



Transformers 1 ve 2 yi izleyip de serinin son filmini izlememek olmazdı. Onu da gecikmeli olarak izledim. Güzel bir aksiyon filmi olmuş yine ama o kadar bence. Serinin ilk filminde ki tadı pek alamadım gibi geldi bana. Yani illa ki devamı çekilmek zorunda değildir bazı filmlerin.



Keanu Reeves, Robert Downey Jr. gibi kaliteli oyunculara sahip, acayip sıkıcı ama çok değişik bir film.



Bu filme de tıpkı matrix serisi gibi ucundan başından, youtube da ki kısa kliplerden falan aşinaydım. Ama oturup adam akıllı izleme fırsatı bulamamıştım. İzledim. Zaman zaman sıkıcı olsa da genel olarak güzel bir filmdi. Audrey Tautou'nun çok sempatik bir yüzü var. Filmi götüren de o bence. Ayrıca filmin müzikleri harika. Sürekli dinliyorum.



Simone, Al Pacino'dan harika bir oyunculuk performansı izlediğimiz bir başka film. Simone'nun bir simulasyon oluşunun anlaşılmaması biraz fazla abartılı ama film sonuçta ve bunun dışında değişik, güzel bir film.



Sırf Dan Brown oynuyor diye izlemeye başlamıştım bu filmi ama izledikçe Dan Brown'u unutup filme kaptırdım kendimi. Russell Crowe' un götürdüğü bir film olmuş. Zaman zaman ağırlaşsa, sıkıcılaşsa da genel olarak güzel bir filmdi. En azından merak unsuru filmin sonuna kadar taşınabilmiş.



Yorumlarında 'paralel evrenler' yazdığını görünce, konusuna falan bakmadan açıp izlediğim bir film. Aslında çok paralel evren muhabbeti yok bence. Biraz daha farklı yaklaşmışlar. Ama paralel evrenlerle bir alaka kurmadan izlendiğinde hızlı ilerleyen ve keyifle izlenen bir filmdi.





bu yazıyı birmilyonkalem.com üzerinden okumak için tıklayın.


Aşk Nedir?



Aşk nedir?
Ya da aşk gerçekten var mıdır?
Aylarca, yıllarca hatta bir ömür sürebilir mi aşk?
Aşkın planı var mıdır? Ne zaman nasıl yaşanacağını biz seçebilir miyiz?
Ya da doğru kişi gerçekten var mıdır yoksa her yeni gelen doğru, gittiğinde yanlış mı olacak daima?
Umut yok mu?
Ne kadar çok soru üretiyor zihnim.
Oysa ilk soruyu cevaplasa birileri, diğer bütün sorular da cevaplanacak zihnimi yormadan...

Ama yok?
Cevap yok?

Aşk nedir diyorum; bütün dünya sessizliğe bürünüyor, ışıklarım sönüyor, yüreğimde çığlık çığlığa özlemler birkaç saniyeliğine diniyor...

Sonra?

Ne olduğunu hala çözemediğim aşka özlem başlıyor tekrar; aydınlık ve dünya kalabalığı üstüme üstüme geliyor...

Aşk nedir?

Kim bilebilir ki? Herkese göre farklı bir tadı vardır, herkes farklı bir anlam yükler ona?
Ama tuhaftır ki; hissedilenler hep aynıdır...
Bence...
Bence aşk; bir kağıt parçasından yaptığımız gemiyi suya bırakıp ardından izlemek gibi bir şey...
İçinizdeki özlemin kimliği belirsiz sahibine, yüreğinizin dilinden dökülenleri yazarsınız o kağıda...
Heyecanla...
Sonra, o kağıttan bir gemi yapıp suya bırakırsınız...
Umutla...

Sonra?
İzlersiniz... Ne olacağından, o yolun aşk yüklü geminizi nereye götüreceğinden bir haber!
Sadece onun götürdüğü yere gidersiniz. Bir meçhullüğü kabulleniş sürecidir aşk!

Benim şiir yüklü gemimden hala haber alınamıyor, kim bilir, belki su alıp batmıştır.
Duygularımın yükü ağır gelmiştir belki.

Neyse işte...

Sahi aşk nedir?







Eyvah Mim | 9 - 10

Uzun süredir mim yapmamıştım. Nana ve Polly beni mimleyince bir 'ara' mahiyetinde bu mimleri yapmak istedim.

Birinci Mim:
Sevgili Nana'nın göndermiş olduğu mim üç adımdan oluşuyor.

1) Mimi bize gönderen kişiye teşekkür ediyormuşuz;
Heyy Nana, zatıalinize teşekkürü bir borç bilirim. :)

2) Hakkımız da 7 şey yazıyormuşuz;
- - 1 - Minicik bir şey dahi tüm neşemi kaçırmaya yeter.
- - 2 - Sürekli bir şeyler düşünüp, kurmaktan o anı yaşayamadığım çok olmuştur.
- - 3 - Belirsizlik ve ilgisizlik tahammülümü en çok zorlayan iki şeydir.
- - 4 - Eğer birini önemsiyorsam, hayattan kopup yalnızca ona odaklanmak gibi berbat bir huyum da vardır.
- - 5 - Sebepli sebepsiz sürekli yanaklarımın kızarması var birde umurumda değil aslında ama var.
- - 6 - Bir de yürümeyi çok seviyorum. Yürürken düşünmek gibisi yok...
- - 7 - Son olarak 4 yaşlarındayken mahallede ki bakkala gidip 'her gün 1' yumurta kırıp kaçardım, pişmanım :P

3) Beğendiğimiz 10 blogger arkadaşımızı mimliyormuşuz bizde;
- - 1 - Kural ihlali yapıyorum ve sadece Bengü'yü mimliyorum.

İkinci Mim:
Uzun zamandır ortalarda görünmeyen Pollyanna'dan gelmiş.  Bu mimde bir takım kurallar varmış.

Kurallar:
1- Bir Türkçe sözlük ediniyoruz önce :)
2- Sonra sözlükten istediğimiz bir harfe geliyoruz.
3- O harfin ilk kelimesinden itibaren kelimelere bakıyoruz.
4- Hakkında konuşmak istediğimiz kelimeleri not ediyoruz. En az 5 kelime.
5- Sonra seçtiğimiz bu kelimeler hakkında yazıyoruz.
6- Sonra izleyicileri de oyunun içine katıyoruz. Şöyle ki;
7- En sonda hangi harfle başladığı önemli değil; bir kelime ortaya atıyoruz ve izleyicilerin bu kelime ile ilgili yazıp, yazdıktan sonra da kendinden sonra gelecek yorumcuların devam edecekleri kelimeyi büyük harflerle belirtemelerini istiyoruz. Kelime dışından büyük harf kullanılmazsa daha güzel olur.
8- Son olarak da 5 kişiyi mimliyoruz.
9- Kullandığınız harfi başlıkta yazmanızı öneririm. Çünkü ilerde başka bir harf ile yeniden bu mimi yanıtlamanız mümkün.


Benim seçtiğim harf: K

Kabak: Bir çok sebzeyi olduğu gibi, kabağı da hiç sevmiyorum ben. Hem de tadını bile bilmememe rağmen; ne acayip...

Kabus: İnsanlar sadece uykularında kabus görmüyor. Tecrübeyle sabit.

Kader: Bir çok mutsuzluk yaşadık, bir çok mutsuzluk da yaşayacağız. Bu kader! Ve onu değiştiremiyoruz. Ne yazık ki...

Kadın: Mutluluğu da, mutsuzluğu da dorukta yaşayabileceğiniz yegane varlık.

Kafein: Şu aralar tek tükettiğim madde. :)

Bu kadar yeter.

İzleyiciler için KAOS kelimesini bırakıyorum.

Ve bu mim içinde Bengü'yü mimliyorum.

Nana ve Polly'e teşekkürler.






720 Saat Sonra; Nefes Alıyorum

Bir dost
Gitti

Yaklaşık olarak 720 saat geçti. Saniyelerin bana inat geçmediğine inanmıştım oysa ki ama ben farkına varamasam da zaman yine akıp geçti. Ben ki zamanın hiçbir şeye iyi gelmeyeceğini düşünen biri olarak, zamana bırakıldım ve geçen 720 saatin sonunda; evet iyiyim. Nefes alıyor bu hurda hala...

Her şey bir anda altüst olmuştu. Darmadağınık bir haldeydim. Bu gidiş öyle böyle bir gidiş değildi. Tüm duygularım, düşüncelerim, umutlarım, hayallerim herşey yerle yeksan olmuştu. O biçim... İçten çökertilmişti cumhuriyetim. Ee durum bu olunca ipini koparan deli danalar gibi bir oraya bir buraya savrulmuş zaten batışa geçen hayatı iyice batırmıştım. Bir güvenin yerle bir oluşunu seyredip, insanlara nasıl güvenebilirim artık? diye sorgularken, aynı zaman da bu kırgınlığı tamir edecek, içimde ki bir çare kalan çocuğa şefkat gösterecek birilerine güvenme arayışım da çok ironikti. Zaten bu ironi de; o yıkıp gidişin ardından bir reaksiyon sonucu meydana gelecek hatalar zincirimin minik bir halkasından başka bir şey değildi.

Öyle bir gidişti ki bu; arkadaşlıkları geç, dostlukların bile baki olmadığı üzerine atıp tuttuğum tüm teorileri haklı çıkartmıştı. Haklı olduğum için yerle bir olmuştum bende. Ne tuhaf...

Gidişi bir sonuçtu hiç şüphesiz ancak sonuçların nedeni olması gerekmez miydi? Yaptığım tek şey sorgulamak oldu. Saatlerce... Günlerce... Haftalarca... Bu gidişi haklı çıkartacak ufacık bir sebep bulabilmek için sorguladım durdum. Hiç bir sebep yoktu! Zaten öyle aniden olmuştu ki, o kadar kısa bir sürede vuku bulacak bir sebep de olamazdı.

Bu güven kırıklığımın yarattığı boşlukla altüst olan hayatım sonucu, mantığa dair belirtiler gösteremez olmuştum, duygusal bir ergen içime kaçmış gibiydi sanki, boğazımda bir yumru eksik olmuyordu. Saatler birbirini izliyor, kendimi sorgulamaya devam ediyor ama bu sonuç için bir sebep bulamıyordum. 

Yaklaşık 720 saat geçti.
Geçen zamanın sonunda uğradığım bu şokun etkisi az da olsa azalınca mantık belirtileri göstermiş olmalıyım. Sorgulamayı bıraktım. Bu gidişi kabullendim.

Artık sebebini öğrenmek istemiyorum. Çünkü giden, yalanlarıyla bir güven inşa etmek de ne kadar profesyonelse, bende o sahte güvene kanacak kadar profesyonel bir aptalım. Dinlersem bir kez daha inanırım. O yüzden sebebini artık umursamıyorum.

Gitmeyi seçen, gittiği yerde kalmalı bu saatten sonra. Bir nedeni olmaksızın gidenin, geri dönmek için de bir nedeni olmamalı. Hadi döndüğünü varsayalım; artık onu bir bekleyen olmadığını bilmeli.

İşin tuhaf tarafı her yazım da ya güvenden bahsediyorum, ya güvensizlikten.
İşin komik tarafı ya sarsılmaz bir güvenden bahsediyorum, ya da güven kırıklığıyla yerle bir oluştan.
İşin ironik tarafı da o sarsılmaz güvenin de, bu yerle  bir eden güven kırıklığının da kahramanı aynı! 
Yani bu aralar trajikomik bir oyun sahneleniyor hayatımda, fon da melankolik bir melodi. Ben de etkisiz bir seyirci gibiyim kendi tiyatromda...

Bir dost
Gitti

Ama 
Geçti

Ne garip! Bir insana vazgeçilmez olduğunu hissettirdiğiniz de, ilk vazgeçeceği kişi siz olursunuz...


bu metin bu şartlar altında ölemem adlı e-kitabımda yer almıştır

Bir Kitap: Uzayın Ötesi

Taşkın Tuna serilerini biliyorsunuz zaten artık. Son yazıların bir kısmında bahsetmiştim. Serinin ilk kitabı olan Uzayın Sırları için şuraya bir göz atabilirsiniz.

Uzayın Sırları

İlk kitap zihnime paralel evrenler konusunu sokmuştu. Üzerine yüksek doz 'Fringe' izleyince öğrendiklerimin bir kısmı pekişmiş, bir kısmı çelişmişti ve araştırmaya başlamıştım. Hatta anladığım kadarıyla da şurada yazmıştım.

İkinci kitap da güzel bir kitap. Bana göre ilk kitabın yanında biraz sönük kalmış ve bunun nedeni ilk kitaptan çok tekrar olması sanırım. Ama yine de güzeldi. Bu kitap da Evrim Teorisiyle ilgili kısımları okurken sürekli bir sırıtma modu hakimdi bende.

Bir kaç alıntı:

"Maymunların pek çok çeşidi çay, kahve ve alkollü içkilerden bizim aldığımız zevki almaktadır. Bu olgular sinir sistemlerindeki ortaklığı göstermez de neyi gösterir?"

İnsan içki içince sarhoş olur, maymun da içki içince sarhoş olur. O halde insan maymunun torunudur.

---

Sibrnetik bilimine göre, yeryüzünde en güçlü canlı İNSAN olduğuna göre, bu güçlü varlıktan daha ÜSTÜN bir gücün varlğı KESİNDİ. Peki bu GÜÇLÜ varlık KİMDİ?

"Buldum" dedi bir bilimci! "Uçan Daireler!".

Oh! Bazı bilimciler derin bir nefes aldı. İşte sorun çözülmüştü.

Bu kitabı tavsiye etme gereği görmüyorum zaten ilk kitabı okursanız devamı gelecektir.

Bu da bu kadar olsun...




Bu yazıyı birmilyonkalem.com üzerinden de okuyabilirsiniz.


AŞK: Şımarık Bir Çocuk!
Söylemek istediklerim vardı bu aralar, Nana' da peçeteye yazılı isteğini bana iletince dedim ki yazayım; naçizane yazdım...

---
Aşk çokta iyi bir şey değil aslında. Aşık olmak demek, güpegündüz mantığından vazgeçmek demek!
Aşk öyle illet bir şey ki; burnu kaf dağında!
Sen aklını, mantığını bir kenara koyup en savunmasız halini ona sunmazsan asla gelip de yüreğine girmiyor. Tam bir teslimiyet istiyor yani...

Ayrıca çok da nazlıdır. Ona duygularınızı, ruhunuzu açtığınız anda yan etkileri başlar. Sabahları erken uyanmaya ama geç saatlere kadar yataktan çıkmamaya başlarsınız. Dünyanın tüm yükü üstünüzdeymiş gibi bir ağırlık yüreğinizi sıkıştırırken, saçma sapan hüzünler yüzünden suratınız da Küçük Emrah sureti daimi hale gelmeye başlar. Mideniz bile havalara girer, hiç bir yemeği kabul etmez. İki lokma yiyebilmek için bile onunla olmayı şart koşar. O gelir... Karnınız doyar yani...

Ya o olacak, ya da siz yerle bir olacaksınızdır. Kaçarı yok...

Dedim ya şımarık bir çocuk. En yaramaz bir çocuğun, şımarıklıkta son raddeye geldiğini düşünün; heh işte aşkı gördünüz!

Zordur yani. İnsanın eli kolu bağlanır, dili düğümlenir adeta. Nefesi kesilir, hayatı değişir. Zaman su gibi akıp geçer o varsa; her saniye bir saate döner ya da o yoksa...

Şimdi demeyin hiç; "madem öyle uzak dururuz, hiç bulaşmayız biz aşka" diye...

Size soruyor mu zannediyorsunuz. Görüş alanına girdiyseniz eğer bir anda onun tutsağı haline gelebilirsiniz. Öyle bir şey ki bu; gözlerinizi kapatırsınız açtığınız da bir özlem duymaya başlarsınız, usulca kulağınıza gelen melodiler olur, bir melankoli saunasında boğulurcasına ağlamaklı anlar geçirmeye başlarsınız. Bir madde bağımlılığı gibi; o olduğu anda her şey dinerken, ondan uzaklaştığınız anda delirmeye başlarsınız. Tek farkı bu maddeye damarlarınızdan değil yüreğinizden alırsınız ve ilk deneyimi o kendisi yapar. Size sormaz hiç "aşk lazım mı?" diye... Olunca anlarsınız...

Ee hadi diyelim ki oldu. Tüm bu sıkıntılar bitti mi? Elbette hayır! Çünkü aşk egoisttir. Hele ki karakteriniz de ya da karşınızdakinin karakterinde egoist bir yapı varsa ve aşk buna ilave oluyorsa bittiğiniz andır. Tam onsuzluğun sancısı geçti derken, egolar devreye girer ve "istiyorum" lar başlar. "Şunu yapmanı istiyorum!", "Şuraya gitmeni istemiyorum!", "Oraya bakmanı istemiyorum!", "Benimle gelmeni istiyorum!", "Hemen o otobüsten inip şuna binmeni istiyorum!", "Dışarı çıkmanı istemiyorum!" gibi... Bu "istiyorum" lar birer emirdir göründüğü üzere...

Bu kadar mı? Tabi ki hayır...

Aşk kıskançtır. Aşırı kıskançtır hem de... Karşındakiyle birlikte dozajı ayarlayamazsanız her şey yerle bir olur. Bırak biriyle konuşmasını, birine gülümsemesini, dokunmasını, düşünmesini bile kıskanırsın. Bunu aşk yaptırır...

He bencildir de aynı zamanda. Hep bir ilgi bekler, alaka bekler, hep beni düşünsün ister; ama hep o bir şeyler ister, hep o fedakarlık bekler, hep o tatmin edilmek ister, hep o mutlu olmak ister... Bir ilişkinin iki kişilik olduğunu unutur mesela... Belirsizlik ve ilgisizlikten hiç mi hiç haz etmez. Çoğu zaman da bu sebeplerden son bulur zaten.

Bu kadar mı kötü bu illet? Madem öyle hadi gönderelim gitsin diyemezsin! Girerken sana mı sordu ki çıkarken sorsun?

Esas mesele şu ki...
Tüm bunlara rağmen hepimiz aşk'a aşığız...
Neden diye düşündünüz mü hiç? Diyelim ki düşündünüz, bir neden bulabildiniz mi?
Hayır...

Dedim ya "aşkın bulunduğu ruh ve bedende mantık barınamaz". Ee soramazsın, sorsan bulamazsın haliyle...

Aşk bir başkadır...
Ne onunla olur, ne onsuz...
Ama aşk olsun isteriz hep...

İnsan oğlunun çetrefilli yaşantısında nedeni bulunamayan, gizemi çözülemeyen konulardan bir tanesidir bu işte...

Nereden geldik buraya?
---

Nana,
Aşk, tatmin edilmesi en zor egoist olgudur!
Bence...
Bumerang - Yazarkafe