Can Sıkıntısı Bülteni - 1


Bunu gelen iki istek üzerine yapıyorum. Bu blogun ilk bülteni bu ama son olmayabilir; bilemiyorum. Sonuçta pusulası bozuk bir ruh haline sahibim ben. Ne yöne gideceğim, ne yapacağım önceden tahmin edilmez!

Neyse...

Çok sıcak bir yaz geçiriyoruz. Ama yazın ne kadar sıcak olduğunu an itibariyle ancak anlamış durumdayım. Karşımda dönmekten yorulmuş bir fırıldak var ama sıcak üflüyor mübarek. Kapı, pencere de açık. Işığı, televizyonu da kapattım ortamı daha fazla sıcağa boğmasın diye ama; nafile...

Kendimi bildim bileli şiire merakım var. Ve Fatih'de merak salmış olacak ki şiir istedi. Favorilerimi dinlettim. Arabada dinlemek için CD yapacak, mp3 indiriyor şu anda. Yapma diyorum ama dinlemedi. Abi yasak mp3 indirmek. Hazır nostalji de yapmışken favori bir kaç şiir Ahmet Selçuk İlkan'dan;

Milyon Kere Ayten

Aysel

Gözlerin Kal Diyor

Allah Kahretsin

Kahve Gözlüm

...


Olimpos'a saatler kaldı.


Tuba var birde. Tavla oynadık. Tavlayı öğrettim biraz ona. 3-2 aldım oyunu. Mars yaptım he söylemezsem olmaz. (Tavla konusunda hassas; ağlar, küser, kızar; aman!) Önemli değil ya... Önemli olan oynamaktı. Onunla oynamak. Keyifliydi. Şimdi düşündüm de her akşam bir el tavla oynamalı onunla. Tavla bahane olmalı; maksat...
Maksat da muhabbet...

Önceki yazım çok beğenildi. Ben sevindim. Ben planlamadan yazınca daha mı iyi oluyor sanki... Bir anda geldi yazdım, yayınladım... Kontrol bile etmedim. Ama beğenildi. Teşekkür ettim ben de hepsine :)

Bu kadar...

Birinci bülten bitti.

...
The Love


The Love
(Aşk)


Hızla ilerleyen, birbirini takip eden araçların sesi, tavan yapan heyecanın etkisi olarak yürekten çıkan sesi bastırıyor ve bu da işine geliyordu Harun'un. Yan yana yürüdükleri için, göz göze değillerdi. Gözlerini kaçırmak zorunda da değildi o yüzden. Kızaran yanaklarını saklamak için başı hafif eğik yürüyordu; o kadar...

Mecidiyeköy'ün* yaz yağmuruyla ıslanan kalabalık kaldırımlarında, kalabalığın aksine yürüyorlardı, ılık esen bir rüzgar eşliğinde. Güzel bir akşamdı ve nöbeti aydınlık devralmadan içinde ki fırtınanın dışarı çıkmasına izin vermek istiyordu. Güneş yepyeni bir güne yeni bir aşkla doğ malıydı.

Ama cesaretini bir türlü toplayamıyordu işte.

Saniyeler geçti...
Dakikalar...

Havadan sudan, saçma sapan muhabbetler havada uçuşuyordu. Ama Harun hala dilinin altında ki aşkı çıkartamıyordu. Mine anlamıştı aslında ama klasik bir kız tavrıyla Harun'dan bekliyordu işte.

Cevahir'in* önüne geldiklerinde incecik yağan yağmurun altında ıslanmışlardı iyiden iyiye. Islak bedenlerin içinde gizli iki kalp yangını ve iki aptal! Otobüs durağına sığındılar ıslanmamak için. Ve işte o anda birbirlerinden köşe bucak kaçan gözler bir anda birbirlerine bakınca film koptu. O anda oldu her şey. Afallayan ruh halinin eseri olarak saçmaladılar, konudan konuya atladılar ama olmadı. Hem daha ne kadar kaçabilirlerdi ki?

Yıldırımlar çakan yüreğini bastırmaya çalışıyordu Mine aslında konuşurken ama aşkın kaçacak yeri kalmamıştı daha fazla. O akşam sessiz sedasız bitip gitmemeliydi. Zira yeni gün yeni aşkla doğacaktı.

- Saçlarım hakkında yorum yapmadın. Nasıl olmuş? dedi yine afacan bir çocuk sevimliliğiyle Mine. Ama Harun'un yüreğini gizlemeye mecali kalmamıştı artık. Yüreğinde ki duygular o kadar yoğun bir hal almıştı ki; aşkın saçılmasını engellemek imkansızdı.

- Güzel de; ben yine gülüşüne takıldım. Çünkü gülüşün bir insana gülmek ne kadar yakışır sorusunun cevabı gibi bir şey dedi.

İki aptal aşık sessiz kaldı bir süre. Mine duyduklarına inanamıyor. Harun söylediklerine... Toparlamaya çalıştı elbette:

- Neyse. Saçların çok güzel olmuş böyle de. Eski hali de güzeldi ama. Yani hepsi yakışıyor aslında. Yani... Demek istediğim...

Olmadı. Toparlanacak gibi değildi artık etrafa saçlan aşk parçacıkları. Bir yürek dolusu zerre; toplanabilir mi hiç? Kaçmanın anlamı yoktu artık. Harun:

- Seviyorum.
- Ne?
- Seviyorum. Seni işte...

Saniyeler yine birbirini izledi sonra baktılar birbirlerine öylece... Bu kez sessizliği bozma sırası Mine' deydi. Naz yapmazsa olmazdı sonuçta.

- Nereden biliyorsun?
- Anlamadım?
- Sevdiğini nereden biliyorsun? Ne değişti ki?

Şaşırmadı aslında Harun. Mine yine yaramaz çocuk rolünü oynuyordu. Ona da çok yakışıyordu. Daha da şirin görünüyordu Harun'a...

- Biliyorum. Çünkü artık seni hiç bir duyumla hissetmiyorum. Sen soyutlandın sanki bir anda ve ben seni hissedemiyorum. Sana dokununca kalbime elektrik vermiş gibi oluyorum. Öyle delice atıyor ki korkutuyor beni. Seni görünce de aynı... Kokunu duyduğumda hele; ölüyorum zannediyorum. Anlayacağın sen artık duyularıma değil yüreğime hitap ediyorsun; o dokunabiliyor sana, o hissedebiliyor seni... Yani ben... Seviyorum seni...

Bakıştılar. Gülümsediler. İki aptal aşık! sarıldılar sonra. Mecidiyeköy'ün ıslak kaldırımlarında. Kalabalığa inat, kalabalığın tam ortasında...

Ve sonunda üç elma düşmedi; kimsenin kafasına. Onlar mutluluğa ererken biz kerevetine de çıkmadık. Mutlu sonla biten klasik bir masal değildi bu. Hatta bu masal da değildi zaten.

Gerçek şu ki; Aşk Nedir? sorusu her bireyin aklına takılmıştır muhakkak. İşte Aşk budur!

Duyularınızın kapsama alanından çıkmışsa; ve siz ona dokunduğunuz da yüreğinizin okşandığını hissediyorsanız. Kokusunu içine çektiğiniz de o, yüreğinize doluyorsa; sesini duyduğunuz da yüreğiniz bayram yerine dönüyorsa; onu gördüğünüzde ılık bir rüzgarın ortasında, sımsıcak bir temmuz akşamında, sahilde çalınan bir gitarın telinde kayboluyorsanız; ve çalan müziğin armonisi oysa sizin için; Aşk budur!

Aşk Nisan yağmurunda ıslanmak gibidir işte.

Bu da şarkı olsun; damardan alın: Nisan Yağmurları


*Mecidiyeköy: İstanbul'da bir semt.
*Cevahir: Mecidiyeköy'de bir AVM




---
Bu yazıyı yazarport.com, edebiyatdefteri.com, birmilyonkalem.com ve yazarkafe üzerinden okumak için tıklayın.


Çek Bakalım! 1. Bölüm

Eee son model bir sinema sever olunca insan ve bunun yanında 'kısa film' türüne de ayrı bir ilgi alaka barındırınca bünyesinde bu tür yarışmaları takip ediyor, iple çekiyor.

ATV ekranlarında yayınlanmaya başlayan Çek Bakalım 1. bölümünde ki kısa filmleri izledim. Bir kaç tanesi daha önce de izlemiştim zaten. Ama yine de keyifle izledim.

Biz de katılmayı düşünmüştük ama henüz buna hazır olmadığımız kanaatiyle vazgeçmiştik. Ama bizim "Bir Yalnızlık Hali'nin" yalnız olmadığını gördüm!

Bununla birlikte beğendim de yani. Hatta benim listem şöyle;






Son olarak gelecek bölümleri sabırsızlıkla beklerken; tüm katılımcılara başarılar dileyelim. 








---





Bir Meltem Gibi
Es üzerime
Deniz değilim ama
Sen es yine de

Saçlarım dağılsın
Ürpersin tenim
Buğulu gözlerim
Raks etsin gözlerinle
Ve gecenin bağrında aşk!
Sarsın bizi...

Sen es üzerime
Deniz değilim ama
Sen es yine de
Çünkü adın;
Rastladığım an
Bir rüzgar gibi esip
Saçlarımı dağıtan
Huzur ve mutluluğun adıdır
Dışımdaki sükunetle
İçimdeki haykırışın ortasında
Duy beni...

Es üzerime
Deniz değilim ama
Sen es yine de
Çünkü
Bir meltem eser ve
Çağlayan duygularımla
Dalgalara kafa tutabilirim...

Sen yeter ki es
Deniz değilim;
Deniz gözlerimde benim...


Bi' Büyük Mutluluk!

Yeni Rakı'nın düzenlediği bi' büyük organizasyonlardan bi' büyük blog'a katılmış ve ehl-i keyf kazanmıştım. İlk elliye girip Türkiye'nin ilk en büyük açık hava gazinosuna katılmak, boğazda meze ve müziğin tadını çıkartmak isterdim. Kısmet değilmiş :)

Az önce ehl-i keyf elime ulaştı. Güzel bir hatıra işte...



Şöyle yazmışlar bir de; "Yazmak mutluluktur, yazdığını paylaşmak bi' büyük mutluluk!"

Organizasyonda emeği geçenlere bi' büyük teşekkür!


İlgili linkler:



no image

Perakende Söktöründe İşveren, İşçi ve Tüketici Üçgeni

Yaklaşık beş altı aydır bu sektörde çalıştığım için parmak izi gibi her biri birbirinden farklı, binlerce tüketiciyi gözlemleme fırsatı bulmuştum. Ve daha ilk çalışmaya başladığım zamanlarda başıma gelen trajikomik bir olay üzerine bunları kaleme almayı düşünüyordum. Sonra baktım ki bu trajikomik olay ve diyaloglar bitmek tükenmek bilmiyor, her gün bir yenisine tanık oluyoruz bekledim birikmesini. Ve geçen hafta konuyu mizahi bir dille ele alan bir eleştiri yazmaya başladım. İçeriğinde söz konusu olay ve diyaloglar yer alırken, günümüzde 'müşteri' varlığının türünü irdelemeye çalışıyordum.

Fakat dün Esra Sarıoğlu'nun 'Sınırsız İade Bir Hak mıdır?' yazısını okuduktan sonra konuyu daha geniş ve ciddi bir yazıyla ele almaya ve işin mizahi boyutunu ek olarak vermeye karar verdim.


Türü Belirlenemeyen Varlık 'Tüketici'

Sektörün geldiği son nokta tüketicinin evrim geçirmesine yol açtı. Her ticari işletmenin daha fazla kar istemesi ve bu hedefe yönelik çözümler geliştirmesi çok doğal bir tutumdur. Ancak tüketiciye tanınan ayrıcalıklar tüketicilerde davranış değişikliklerine neden oldu. Tüketiciler bir mağazaya girdiğinde kendisini aynada ki dev sanıyor olacak ki; çalışanlara karşı ezici, küçümseyici bir tutum sergilemeye başlıyorlar. Kişinin karakteri ne boyutta olursa olsun içeri girerken üzerine yeni nesil tüketici kostümünü giyip başlıyor saçmalamaya. Ne kadar mide bulandırıcı bir tutumdur!

Ben de tüketiciyim. Sektörde ki firmaların bana ayrıcalıklar sağlaması oldukça güzel elbette. Teşvik edici bir şey... Bir üründe sorun çıktığında sorgusuz sualsiz iade edebilmek, her hangi bir sorunla karşılaşıldığında her konuda destek alabilmek gibi ayrıcalıklar... Ama bu nokta da tüketicinin bir saçmalama çabası var işte. İnsanın doğasında mı var bu iyiliği suistimal anlamıyorum.

Ben bir tüketiciyim. Ama söz konusu, yeni nesil tüketici modelini düşününce utanıyor insan. Müşteri daima haklıdır gibi suyu çıkarılan bir politikanın eseri olarak; fiyatı yüksek bulan tüketici personeli azarlıyor, fiyat düştüğünde 'sen kötü ürün mü satıyorsun bana' diye azarı yine personel işitiyor. Oysa bir mağazaya gittiğinizde ürünün fiyatını belirleyen mağaza personeli değildir ki. Hatta o mağazanın müdürü bile değildir çoğu yerde! Ama anlatamıyorsunuz. İzah etmeye kalkarsanız ukalasınız. Karşınızda ki bencil ve narsist insan örneğinin zihninde tek bir gerçek var; müşteriyim, o halde haklıyım!

Eskiden bakkallar falan vardı. Adama 'bu niye bu kadar pahalı?' diye sormak cesaretini gösterebilirseniz; 'işine geliyorsa al yoksa aç dükkanın önünü' gibi tak diye verilmiş cevapla sesinizi kesiyordunuz. İşte bu yeni nesil bencil tüketici potansiyeline o bakkal amcalar gerekli. Bu işin başka yolu yok...


İşçi: Stres Atmaya Birebir!

Perakende sektörünün günümüz haline işçi çerçevesinden bakacak olursanız; tüketici ve işveren tarafında sağlı sollu ezilen bir toplulukla karşılaşıyorsunuz. Fiyatı beğenmeyen tüketici, ürünü beğenmeyen tüketici, sevgilisinden ayrılan tüketici, canı sıkılan tüketici, ruh hali ne olursa olsun tüketici hep işçiyi azarlamaya, işçiye sözlü saldırılar yapmaya odaklanmış durumda. Tüketici gözünde işçiye zerre saygı yok inanın!

Bu çerçeveye işvereni de dahil edelim. Karını yükseltmek için tüketiciyi kendine çekmesi gereken işveren, yeni yollar üretiyor. Tüketiciye haklar sağlanıyor. Ancak tüketiciye sağlanan bu ayrıcalıklar işletme için maddi ve manevi külfet doğuruyor haliyle. İşte bu noktada işverenler yeni bir yol daha üretiyor. Bu külfetin yükleyebildikleri kadarını da işçinin omuzlarına yüklüyorlar. İşte biraz da bunun eseridir tüketicinin sanki muhatap işçiymiş gibi gelip her konuda işçiye yüklenmesi.

Bu kadar da değil. Suç biraz da işçide. İşçi fedakar davranıyor fazla mesai yapıyor. Mesaiye erken başlayıp, geç bitiriyor. En özel, en gerekli anlar da bile aman mağduriyet olmasın diye izin istemeyip üzerine fazladan fazladan çalışıyor. Sineye çekme alışkanlığı olan işçi modeli hep sakin ve sükunetli bir portre çizdiği için alışılmış çaresizliğin eseri olarak hep susmaya mahkum ediyor kendini.

İşçi mesaisine beş dakika geç başlarsa kıyameti koparıyor işveren. Hele izin istese bir de! Personeline adam akıllı kıyafet dağıtmadan, kıyafette çeki düzen bekleyen işveren modelleri dahi var. Bunu bekleyebiliyorlar çünkü işçi anlayış gösterip buna da katlanıyor. Fedakar ya işçimiz; doymuyor aptallığına...

Sonuç olarak işçinin iyi niyetini su istimal eden, emeğini sömüren işveren, tüketiciye ayrıcalık tanıyacağım diye bir de işçiyi peşkeş çekiyor; tüketiciler de tüketiyor gerçekten insanı!

Her zaman astın üste saygı göstermesi gibi bir inanış var. Saçma... Saygı denen şey evrensel bir gerçektir. Saygı gösteren sayı görür. Ama işveren ve tüketicilerimiz saygı göstermeden işçilerin kendilerini saymalarını sağlıyorlar.

Bu bir denge meselesi aslında. Bu dengeyi daha doğrusu dengesizliği sağlayan işverendir. Kendi menfaatleri uğruna bile bile yapar. Yücelen tüketiciyle ezilen işçinin farkları, işveren cebine katlanarak giren kar demektir çünkü.




Anektod:
Yeni nesil tüketici; henüz türü belirlenemeyen bir varlık türüdür.
Zihniyeti bozan bu tüketici hastalığının bulaşıcı olup olmadığının kesin tespiti yapılamamakla birlikte, her insan potansiyel bir yeni nesil tüketicidir.


Yasaklamak Yasak!

Malum internetin ölüm tarihini her gün biraz daha yaklaşırken, benim gibiler halimiz ne olacak diye düşünmeye devam ediyor. Çok fazla söyleyecek bir şey yok bu konuda. Daha doğrusu söyleyecek o kadar çok şey var ki; sükunet daha hayırlı sanki!

Başıboş Saçmalıklarım hep yazıdan ibaret değil. Bu nüsha da bir kaç video ve bilgi derlemesi yapmayı planlıyorum.

Öncelikle bu konuda daha fazla bilgiye ihtiyaç duyanlar var. Hala olanların farkında olmadıklarına göre kesin var! Bir kaç link vereyim. 


Bu nüshaya başlamada ki en esas amacım da bu konuda beğendiğim hoşuma giden bir kaç videoyu sizlerle paylaşmaktır.

1. Bu Modem İnternete Girmeyecekse Size Mi Girecek?





2. 22 Ağustos İnternet Sansürüne En Komik Eleştiri





3. Pit10' dan da bir parça. Sözleri 22 Ağustos' da yasaklanacak kelimelerden oluşmuştur.





Çok fazla konuşmamalıyım. Kelimelerim yasaklı!



Anektod:
Neymiş; "İnternetimiz islami usullere göre kesilmekteymiş" !




Türk Milleti Sağolsun; Siz Değil!


Hiç şaşkın değilim!

Yine yeni ama aynı haber. On üç şehit...

Yine yeni ama aynı can sıkıntısı bizlerde. Çünkü Türk Evlatları orada can verirken canımız acıyor bizimde...

Üstelik bu kez benimde bir yakınım Diyarbakır'da vatani görevini yapmaktaydı. Endişe iki kat yani...

Peki ya sonuç?

Hepsi bu kadar...

On üç Türk Evladı şehit oldu; biz üzüldük...
Ana haber bültenleri son dakika olarak verdi; üzüldük...
Başbakan konuştu; daha çok üzüldük...
Cumhurbaşkanı konuştu; yine üzüldük...
Falanca - filanca konuştu; üzüldük...

Sonra
TV'ler normal yayın akışına devam etti; üzülmeye devam ettik...
Beş para etmez insan müsvetteleri nefes almaya devam etti; bizde üzülmeye devam ettik...
Konuşanlar konuşmaya devam etti; üzüldük yine...

Senaryo hep aynı;
On üç tane Türk Evladı şehit düşüp toprağa yatarken;
Birileri 'yan gelip yatmaya' devam ediyor
Biz de hala üzülüyoruz...

Hiç şaşkın değilim o yüzden!

Allah
Dağdan inip askerime kurşun sıkanı, şehit edeni ıslah etsin!
Ama Allah;
Askerimi şehit edenler dağdan inerken kırmızı halılar döşeyenleri de ıslah etsin!

Amin.


Günün Muhasebesi

Bugün ne öğrendim?
Bazıların uzaktan sevmeyi bilmeliymiş insan!
Ne çok yakın, ne çok uzak; takip mesafesini korumak gerekliymiş...



Bazıları Yüzeysel İşte; Aşk'tan Bir Haber

Bazı insanlar tanıyorum. Hayretle izlediğim insanlar... İyiler, güzeller... Sohbetleri güzel. Onlarla vakit geçirmek güzel. Her şey güzel de; bu ne ya? Ne kadar bol mavi boncukları var? Dağıt dağıt bitiremedikleri. Mevcut tüm isimlerden koleksiyon mu yapmayı hedefliyorlar bilemiyorum. Anladım tek eşliliğe karşılar da, bu kadarı fazla değil mi?

Bir tanesine iyi geceler dileyip bir tanesiyle yola çıkarken, başka bir kaç tanesiyle mesajlaşıp yolda da bir başkasıyla buluşabiliyorlar. İzlerken başım dönüyor. Hani şu bahçıvan uşağa, uşak aşçıya, sonra hepsi aşçıya gibi bir hikaye vardı… Öyle işte...

Ve bunun adına aşk diyorlar bir de! Ben mi geri kafalı kaldım bilemiyorum?

Bence, o yanındayken tir tir titremeli yüreğin ve gözlerine baktığın zaman durmalı; dokunduğunda, tüm duyuların hayata dair hiçbir şeyi algılamaksızın sadece onu hissetmeli; tek bildiğin isim oymuş gibi, düşmemeli zihninden; yokluğu kışın, varlığı yazın olmalı; güneşin de o olmalı, yağmurun da o... O diyorum... O tekildir. Bir tanedir...

İşte bazıları yüzeyseldir. Aşk oyundur onlara göre. Bir gövde gösterisi gibi… Aynı anda üçünü beşini idare ettikleri için, biriyle olan ilişki durumu yoka düşer düşmez bir diğeriyle var olması hiç şaşırtıcı gelmez. Evet, bazıları yüzeyseldir. Aşktan bihaber!

Hayat tarzı tabii; ne denilebilir ki?

Eyvah Mim | 1


Çok uzun zamandır blog takip eden, bol bol okuyan ama blog yazmaya yeni başlamış biri olarak ilk kez mimlenmek güzel. Gözlerim yaşlı şu an :)

Deep bir mim başlatmış ve Mia Wallace'de mimlemiş beni sağolsun :) İyi oldu bu, bu iyi oldu...

Mim konusu: Evinizde yangın çıksa ve tek bir eşya kurtarmak zorunda kalsanız neyi kurtarırsınız?


Bir elimde bilgisayar, bir elimde pantolon atarım kendimi sokağa. Pantolon; cüzdanımı, telefonumu ceplerinde barındırmakta. Cüzdanımda paracıklarımı ve diğer gerekli şeyleri... Laptop'ı yazmaya bile gerek yok; benim için önemli tüm bilgi ve belgelere ev sahipliği yapmakta. Pantolonum ve bilgisayarım kalırsa bende çıkmam yani o kadar :p :)

Mimlediklerim:
Elif Ayvaz, limbolin, Senorita
Unutmam Kolay Olsun
Onu;
Yıllardır içimden atmaya çalışıp,
Daha da bağlandığım biri gibi karşıladım. 
Yabancı değildi.
Sanki hep vardı.

Ansızın çalan telefonumun yükselen sesiyle,
Yükselmişti umutlarım da...
Üstelik gerçekti!
Hayallerimdekiler gibi; hayal ürünüm değil...
Bakışı,
Gülüşü,
Gerçek!

Peki ya sonra?
Ansızın gelişine alışamadan;
Geldiği gibi gidişiyle kaldım!
Yalnızım yine;
Her zamanki gibi...

Yanılsamalardan nefret ediyorum!
Tanıdım derken;
Uğradığım bu hayal kırıklıkları yok mu?
Ne berbat bir durum...
Ama önemli değil...
Ben yine toparlarım bu hurdayı...
Yine yoluna girer her şey;
Ansızın yıkılana kadar yeniden...

Bir mesajım var sadece;
Gitmesin demiyorum; gitsin...
Daha uzağa gitsin...
Çok fazla gitsin benden...
Gitsin ki;
Dönüşü zor
Unutmam kolay olsun onu...




Assassin's Creed II




Assassin's Creed II (çok sık oyun oynamayan biri olarak) son zamanlarda oynadığım en iyi oyundu. Uzun zaman önce oynadım aslında ama bugün yazma gereği duydum. Oyun çok kaliteli bence; grafikler, sesler, hikaye, kurgu vs. Ama bu yazıyı yazmamın esas nedeni oyunun gerçekliğiydi. Son zamanlarda gelişen teknolojiyle oyunlar, oyunlarda ki karakterler vs. gerçeğe o kadar yakın oluyor ki şaşıyor insan gerçekten. Oyunu keyifle oynayıp bitirdikten sonra (yaklaşık 5-6 ay belki daha fazla) başrollerini Angelina Jolia ve Johnny Depp' in oynadığı The Tourist filmini izlerken film deki mekanları anımsamaya başladım. Dejavu...

Yanımdakilere "ben burayı biliyorum yaa" deyince bir bakışla karşılık aldım
"Ya şurayı da biliyorum" deyince bakış daha da sertleşti, sustum...
Ama cidden biliyordum...

Jeton düştü tabi sonunda. Biliyordum çünkü Assassin's Creed II o kadar gerçekciydi ki aynı mekanları filmde görünce hemen hatırladım tabi...

O gün çok beğendiğim oyunun yapımcılarına bir kez daha saygı duymuştum...

Aradan daha da uzun zaman geçti. Dün televizyon da ayna programına denk geldim. Ve evet abimiz kalkmış gitmiş Venedik'e...

Dedim ki "ben burayı biliyorum" annem ters ters baktı...
"İşte şurayı da biliyorum" dediğimde babam baktı bu kez; bakışında "ben de Paris'ten yeni geldim" edası vardı...

İşte oyun böyle gerçekciydi.

Söz konusu mekan İtalya'nın Venedik şehri...

Gidip görüp "Veni, Vidi, Vici" demek istediğim bir kaç şehirden ilkidir Venedik.

Kısmetse inşallah...

Aşağıda ki resimde ki meydan; Venedik'in en ünlü meydanlarından... Oyunda orda ki dükler sarayının ve diğerlerinin tepesine falan da tırmanıyosunuz... Güzel yani :)





Anektod
Venedik!
Güzel ya...

Biyografik Bi'şeyler
Bu biyografi sayfasını en son 2013 Kasım'ında güncellediğimden mütevellit epey eski havadisler yer alıyordu.

O yüzden burayı güncellemenin zamanı gelmiş diye düşündüm fakat beceremedim...

O yüzden siz bu okuduklarınızı bir biyografik bi'şeyler güncellemesi sayın, ben bir ara esaslı güncellemeyi yaparım...



O Kitap: İsim - Şehir - Hayvan


Son zamanlar da okuduğum; okurken keyif aldığım ve aynı zamanda öğrendiğim bir kitap: İsim Şehir Hayvan...

Gerçekler; o kadar keskin bir dille ortaya konmuş ki hayran kaldım. Yılmaz Özdil, köşe yazılarını takip ettiğim bir kaç yazardan biridir. Her yazısında olduğu gibi bu kitabı da merakla okudum. Bir sonra ki sayfayı iple çekerek... 

Okunulası bir kitap tek kelimeyle.

İçeriğinden bir kaç örnek verecektim; ee direk şu yazımı göstereyim...

İyi okumalar...



Ayrılık Kaç Sahneden İbaret?
Her aşığın korkulu rüyası ayrılık! Öyleyse neden ayrılmak bu kadar kolay bir olay? Onca yaşanmışlıklar, yelkenleri bir açıp bir daha hiç indirmek istemeyişler mutluluk denizinde. Bir dolap gibi ona dair, aşka dair her zerreyi doldurmak yüreğinize...

Peki ya neden sevilecek insanı zor bulduğumuz şu devirde ve onca güzel şeyi yaşayabilmenin ne kadar büyük bir şans olduğunu bile bile, her aşk filminin adı ayrılık olan son bölümünü vakit kaybetmeden oynuyoruz?

Söyleyin! Onca mutluluğu yaşamak için kimi zaman yıllarca sabırla ve ümitle bekleyen biz insanlar; neden ayrılığa gelince bu kadar sabırsız davranıyoruz? Sebebi ne bu ani vazgeçişlerin? Nedir bu felaket? Söyleyin! Ayrılık kaç sahneden ibaret?

Sevmeyi ve sevilmeyi bilen birini bulabilmek bu kadar zor, bin bir ümitle çıkılan aşk yolunda gerçek mutluluğu bulmak daha da zor; milyonlarca insan arasında tüm bu zorlukları geçebilmişseniz siz; siz şanssınız... Bu şansı tadını çıkara çıkara kullanmak varken neden bu kadar kolay vazgeçebiliyorsunuz ki?

Mutluluk yalnızca sevmek ya da sevilmek değildir; biraz sevmek, biraz sevilmek, biraz emek, biraz da fedakar bir seven olabilmek gerek...

Bizim aşkımız hiç bitmez, hiç bitmeyecek diyerek avutmayın sakın kendinizi! Öyle ya, herkese göre aşkı hiç bitmeyecek, ya da hiç bitmemesi gerek…

Ama unutmayın her zorluk fedakarlık ister; sizinki de isteyecek... Ve nihayetinde filmin o son bölümünde bulabilirsiniz kendinizi. O halde, hadi! Kendinize gelmenizin tam vakti… Şimdi elinize telefonu alın, her şeye bedel olabilecek ve kırgınlıkları telafi edebilecek o iki kelimeyi yazın.

Neyi bekliyorsunuz hâlâ?


Depresif Günce 2

Bunun müziği: http://fizy.com/#s/1jdj7i


Gidişat hep iyi olurken gidilen yer nasıl hep kötü çıkabiliyor? Garip gerçekten...
Bizim ülkenin hali gibi durmak yok yola devam; ama gittiğimiz yolun şatafatına aldanmamalı varılacak yer iyi değil!

Neyse
Sıkıntılar baki bende, bir değişiklik lazım da, değişecek o kadar çok şey var ki; hangi birini...



Artık bir tatil yapmalı, kafa dağıtmalı, deniz görmeli, nefes almı...

Biraz fotoğraf çekmek istiyorum, yazmak istediklerimi toparlamak, yapmak istediklerim için adım atabilmek; sonra mezun olmalı artık... Son 3...

Eylül inşallah; bu trende rayına girecek. Bir tren iki rayın ortasından gider mi? Gidiyor işte...

Düzelecek...
İyi şeyler olacak...
Her şey güzel olacak...

Tabii yersek...



--
Bumerang - Yazarkafe