Radyo 7 Programcıları İÜ'deydi

İstanbul Üniversitesi SBMYO Muhasebe ve Vergi Uygulamaları Program Başkanı Dr. Metin Demiray’ın ortaya attığı bir fikirdi: gruplar oluşturulacak ve her grup bir proje yapacaktı. Birbirinden farklı projeler türetildi. İşte o projelerden bir tanesi; Radyo 7 programcılarının katılımıyla sahne gösterileri ve şiir dinletisi… 

Proje gruplarından bir tanesi Radyo 7 programcılarını okula davet etmeyi ve bizlere şiir dinletisi sunmayı düşünmüşler. İyi de düşünmüşler… Zira içine şiir bulaşmış her şey ilgi alanımdadır…

Bizim kafadarlar Radyo 7 yollarına heyecanla düşerler. Olumsuz yanıt alma, oradan mutsuz dönme ihtimalleri de vardır çünkü. Ancak ne olsa beğenirsiniz? Sanki kırk yıllık bir ahbaplık varmış gibi dostça bir karşılama ve elbette mutlu yüz ifadeleriyle geri dönüş…

Sonuç olarak:

Radyo 7 programcılarından Mehmet Ercan, Barış Cem Kaya, Ahmet Selim ve Radyo 7 ekibi kalkıp okula; bizlere güzel birkaç saat yaşatmak için geldiler. Ses sistemine kadar yanlarında getirmeleri, işin teknik boyutlarını dahi üstlenmeleri de ayrı bir olay. Böylesi bir cana yakınlık, böylesi bir anlayış çok sık görülmez…

Program başladı. Ayrı bir iştahla dinledim. Şiire olan düşkünlüğümün yanı sıra, radyo programcılığına duyduğum sempatiden dolayı olsa gerek baştan sona iştahımı hiç yitirmeden hemde…





Barış Cem Kaya çıktı ilk önce amfimizde ki mütevazi sahneye… Eğlenceli sohbeti, esprileriyle yüzümüzü gülümsettiği gibi seslendirdiği şiirlerle mest etti adeta. Şiire olan tutkum kat be kat arttı diyebilirim. Harika bir yorum. Harika şiirler…

Diyorum ki uzun soluklu terk etme/sen bu şehri
Zira Beşiktaş sahilleri siliniyor haritadan yokluğunu düşününce
...
(Bkz: buraya

Sonra mikrofonu Mehmet Ercan devraldı. Sempatik… Güler yüzlü… Eğlenceli… Hayatından trajik sahneleri anlatırken düşündürdü beni! Güldürdü de… Azmin ne kadar kuvvetli bir güç olduğunu hissettim. Ve her şeye rağmen gülebilmenin ne kadar güzel bir şey olduğunu… Messenger’da ördek resminden kurtulup kendi fotoğraflarını koysun diye bol bol fotoğraflarını da çektik zira her objektife hiç üşenmeden poz verdi tüm sempatikliğiyle.

Ve sahne de… Ahmet Selim. Bilen bilir zaten. Tek kişilik orkestra mı desek? Gitarı, doğal enstrümanı (Bkz: buraya) ve yorumu ile müzikle dolu anlar…

Sonuç olarak çok güzel birkaç saat geçirdik.

Gösteri sonrası kapanış konuşmasında sergiledikleri sıcak tavırları dahi yeterliydi yüzlerin gülümsemesine…

Bol alkışlı bir gün oldu. Bol bol alkışladık. Hepsini ayrı ayrı…

Hepsine teşekkürler gönderiyoruz buradan da; bu projeyi hayata geçiren arkadaşlarıma da teşekkürler. Zahmetlerine fazlasıyla değdi bence…




Proje Ekibi
Meryem Sena Sarışahin
Özge Yılmaz
Duygu Dinçsoy
Kübra Gümüş

Kaybedenler Kulübü Üzerine
Biraz Film İzledim | 1
Kaybedenler Kulübü

 


Spoiler İçerir!
(Filmi izlemeden okumanız tavsiye edilmez. Zira spoiler var abi...)


Tedirginlikle sunulmuş muhteşem bir film: Kaybedenler Kulübü!

Geçtiğimiz günlerde adından oldukça fazla bahsettiren bir film.  Film hakkında argo, cinsel içerikli vs. eleştirilerle önyargı oluşturmak doğru değil. Film bunu hak etmiyor. Son zamanların en cesur ve en gerçek filmiydi bu.

Alternatif kitaplar basan bir yayınevinin sahibi olan Kaan ile Kadıköy’de bar işleten, çok sıkı bir plak ve efemera koleksiyoneri olan Mete, 90’lı yılların ikinci yarısında, sanki bir yerde oturmuş konuşuyorlarmış ve kimsenin bundan haberi yokmuş gibi bir radyo programı yapmaya başlarlar. Yaptıkları program zaman içinde hem onların hem de dinleyenlerin hayatını değiştirecektir.

Gerçek bir hikayenin beyaz perdeye aktarılması hep ilginç gelmiştir bana. Bu filmde oldukça ilginçti. Filmi izledikten sonra etkilenmemek mümkün değil. Eğer filmde ki söz konusu ‘duygulara’ yabancıysanız; hikayede ki derin yalnızlığı, kaybetmişliği hissettikten sonra bir kasvet bulutu tepeniz deymiş gibi hissediyorsunuz. Ve film bittiğinde o bulut her yanınıza çöküyor adeta...

Yok ben zaten o ‘duyguları’ iyi bilirim. Ben yalnızım, ben kaybetmişim vs. diyorsanız (bkz: ben); işte o zaman daha kötü bir son bekliyor sizi. Filmi izlerken, filmin içinde buluyorsunuz kendinizi bir anda. Sanki bir Mete’siniz, bir Kaan’sınız ya da Kaybedenler Kulübü programının dinleyicilerinden, o manevi kulübün bir ferdisiniz. Sanki sinemaya aktarılan hikaye sizin hikayenizmiş, sizden izler taşıyormuş gibi… Buraya kadar sorun yok. Zevkle izliyorsunuz/yaşıyorsunuz filmi. Ancak filmin o sahnesinde; Kaan Çaydamlı’nın ‘Önümüzde ki Salı gecesi ve bundan sonra ki gecelerde sizlerle birlikte olamıycaz. Kaybedenler Kulübünün bu gece ki ve tüm nüshaları sona erdi.’ repliğiyle finalini yaptığı sahne de sizde bitiyorsunuz. Oturduğunuz koltuk da öylece kalıyorsunuz. Yapacak hiçbir şey yok. Eğer duygusal bir yapınız varsa ağlamak isteyebilirsiniz. Finali takip eden ilk bir saat bu duygular böyle devam ediyor. Her şey o kadar boş geliyor ki; hiçbir şey yapmak istemiyorsunuz...


...


Kaybedenler Kulübü; Nejat İşler’in belki de en iyi performansını sunduğu proje olmuş bence. Canlandırdığı karakter öyle yakışmış ki üzerine; sanki rol yapmıyordu!

Oyunculuğunu çok başarılı bulduğum Yiğit Özşener’de yine harika bir oyunculuk dersi vermiş. Adam kendini her projesinde belli ediyor.

Ahu Türkpençe muhteşemdi (oyunculuk olarak yani). :)

Özetle muhteşem bir ekiple, ilginç bir hayat hikayesi, harika bir filme dönüşmüş. Tolga Örnek çok kaliteli bir filme imza atmış. Ekip film; tedirginlikle izlenesi bir film sunmuş bizlere...

...

Filmden sonra nasıl olduğunuzu soranlara ‘standart’ deme isteği duyabilirsiniz. Bir boşvermişlik havasına bürünebilirsiniz. Filmi izlemeyenler daha fazla ertelememeli diye düşünüyorum.

Her neyse;

Bu yazıyı montana çetesine, şehrin kötü çocuklarına, tıp dünyasında büyük bir çalkantı yaratan son günlerin en gündemde konusu erol egemen sendromuna,  tüm kötü ruhlara armağan ederek bitirelim bizde…

Bu arada ‘kim bu erol egemen ya?’ diyesim var!









---
Bir Feyz Hikayesi


     Metrodan içeriye girip karşımda ki boş koltuğa oturdum. Metroya girdiğimde yanından geçtiğim, şimdiyse tam karşısında oturduğum kişiye bakıyordum hala… İlk okulda okuma yazma öğrenirken okutturulan o incecik kitaplardan birini okumaya çalışıyordu. Yirmi – yirmi beş yaşlarındaydı… Evet, evet o Ali’nin saçma sapan maceralarının anlatıldığı kitaplardan bahsediyorum… Önce şaşırdım; her insan eline bir dergi, bir gazete, bir kitapçık vesaire geçtiğinde bir göz atar ya, öyle sandım… Ama harfleri parmaklarıyla takip edip, üç beş cümleden ibaret olan her sayfayı dakikalarca uğraşarak geçtiğini görünce anladım… Normal şartlarda gülme isteği falan duymam gerekiyordu herhalde ama duymadım. Bu ayakta alkışlanacak bir şeydi… İzledim… Okumaya çalışmasını, ineceği durağa geldiğinde kitapçığını özenle elinde ki poşete koyuşunu seyrettim.

     Belli ki yeni okuma – yazma öğreniyordu. Bunda da ne var diyebilirsiniz! Bence, burada çok şey var… Günümüzde bir şekilde eğitim alamayan, okuma yazma öğrenemeyen insanlar; kendilerine bunu asla öğrenemeyeceklerini öğretiyorlar, bir çaresizliğe, imkansızlığa kendilerini alıştırıyorlar. Bunu kabullenerek yaşıyorlar… Sessizce başlarını öne eğip, okuma - yazma bilmiyorum diyorlar utanarak…

     İşte o yüzden bence, burada çok şey var… Kendisini bu olumsuzluğu yaşamak zorundaymış gibi hissetmeyip, bunu bir yaşam biçimi ya da kaderin bir cilvesi olarak görmeyip, önemli olan bir yerlerden başlayabilmektir gerçeğini fark ettiği için okuma – yazma öğrenmeye çalışan onun, bu yazının kahramanın örnek olması gereken çok kişi var… Sadece okuma – yazma bilmeyenlere değil üstelik her konuda, her kese… Çünkü hayatın gerçeği bu değil mi? Bir şeyi bilmiyorsak, asla öğrenemeyeceğimize inandırırız kendimizi. Bu aksi mümkün olmayan bir gerçekmiş gibi kendimize bunu aşılar dururuz. Oysa ne kadar anlamsızdır bu tutum! İnsan istedikten sonra her şey mümkündür!

     Bu kadarla da sınırlı değil… Beni daha çok şaşırtan olay; bunu hiç çekinmeden bir metronun ortasında yapmasıydı. O kadar insanın içinde… Oysa bizler; ya birisi bir şey derse, ya benimle dalga geçerlerse diye birçok davranışımızı başkasına göre belirlemiyor muyuz?

     O, bu yazının kahramanı yani; bana da örnek oldu, ışık tuttu. Belki o bu yazıyı hiç okumayacak, okusa da bu yazıya can verenin kendisi olduğunu hiç bilmeyecek… Fakat bir çok kişiye örnek olacaktır.

     Hadi…

     Hamle sırası sizde…

     O isimsiz kahramana teşekkürler…

Peşlerinden gidecek cesaretiniz varsa, bütün rüyalar gerçek olabilir.
Walt Disney






---
Yanılsama I

Öyle insanlar var ki şu hayatta!
Ne oldukları, ne yapmaya çalıştıkları belirsiz;
Nerede bir art niyet, nerede bir kötü düşünce varsa
Altlarından el sallıyorlar...
Bir keresinde görmezden geliyorsunuz, ikinciyi yapıyorlar...
İkinci kez görmezden geliyorsunuz, üçüncüyü...
Sonu gelmiyor hiç.
Çünkü utanç duygusunu ceplerinde taşıyorlar,
Yüzlerinde arsız bir ifade var her daim...
Gurur...
Gururdan bi haberler!
-
İnsan bazen taşmamak için tutuyor kendini...
Ama nereye kadar?
Çıkıp karşılarına;
Hey sen! Eğer değer görmeyi hakediyorsan yanımda kal.
Haketmiyorsan olabildiğince uzakta!
Ama sakın ikisinin arasında kalıp,
Beni aptal yerine koymak gibi bir aptallık yapma!

diyesim geliyor...

Ama sonra beni frenliyor bir düşünce.
Diyorum ki;
Anlama seviyesi sıfır olanlara neyi, nasıl anlatabilirsin ki?
Sen kitap yaz istersen, o okumayı bilmedikten sonra neye yarar?
Sonra tekrar susuyorum...
Onlar;
Benden daha aptal durumundayken beni aptal yerine koymaya kalkıyorlar...
Bende perdenin diğer tarafından kahkaha dolusu gülücükler yolluyorum...

21.05.2011
Konuk Yazarlık & Konuk Yazarlar
Bumerang - Yazarkafe