Rolüm Gereği!
Fotoğraf: Erdi Karadeniz

Yaşam nedir? diye sorsalar bana, düşünmeden cevap veririm. Yaşam bir filmdir!

Tüm insanlar oyuncu kadrosunda yer alıyorlar bu filmde. Bu biraz farklı bir film, kabul. Bu filmin senaristi ve yönetmeni sürprizlerle dolu, ve mucizelerle... Seyircileri şaşırtma çabası da yok bu filmde, onların yerine oyuncular şaşırıyor her sahnede. Bir sonraki sahnede rolümüzün ne olduğundan habersiziz çünkü. Kamera her an kayıtta, sahnemiz geldiği an öğreniyoruz rolümüzü; sonra ya aşık oluyoruz, ya nefret ediyoruz; tercihler yapıyoruz... Ya da ölüyoruz mesela rolümüz gereği... Sürpriz.!.. Bu film sürprizlerle dolu gerçekten. Bir sonraki sahnenin bize ne getireceğinden haberimiz yok.

Kimi karakterler kötü, kimileri iyi... Rol gereği... Zaten bu filmde en iyi oyuncular, en iyi yardımcı oyuncular falan seçilmiyor mesela. Kriterleri ve ödülleri sabit bir ödül töreni yapılıyor; iyiler bir tarafa, kötüler bir tarafa... Bu kadar basit!

Bir sonraki sahnede ölme ihtimali yüzde kaç dersin? Sence ne tür kararlar alacağız gelecek sahnede? Hiç önemi yok bence... Çünkü iyi yanı da var bu işin. Bak bana, rolüm gereği sana aşık bir karakteri canlandırıyorum. Bana bahşedilen tüm maharetleri ortaya döküyorum seni en iyi şekilde sevebilmek adına. Performansımı beğeniyor musun?

Keşke diyorum bazen...
Keşke karakterlere, rollere müdahale edebilseydik... O zaman imkansızım olmazdın mesela. Olabildiğince uzak, olabildiğince imkansız bir hikayemiz olmazdı. İki adımdan daha yakınken ve bir ateş gibi korken aşk yüreğimde; seni senden habersiz sevmek zorunda olmazdım... Bakışlarım alev alev seni haykırırken inatla, dudaklarım kenetlenmezdi çaresiz. Ve ben böyle acımazdım içten içe, rolüm gereği...

Aşkı sorgulama. Deneylerle destekleyip ispat edilecek bir teori değil ki aşk! Aşk bir mucizedir. Bazen sorgulamadan inanmak gerekir. İnanç gerekir. Zaten aşk da inancın bir parçası değil mi?

Işıklı bir gülümseyiş yüzündeki; gülüyorsun, aydınlanıyor yüreğim... Gülümseyişlerin bana olsa, mutlu bile olabilirim!

Yaşam nedir? diye sorsalar bana, hiç düşünmeden cevap veririm. Yaşam bir filmdir! Mutlak bir sona giden, siyah beyaz bir dram filmi…


Ve Birazda Şiirimsi...
Fotoğraf: Erdi Karadeniz

Ben şiiri çok severim. Şiir okumayı, seslendirmeyi ve yazmaya çalışmayı...
Bu öyle büyük bir sevgi ki; orta okulda şiir(!)lerimi yazdığım ajandamı hala saklarım. Arada bir açıp okur, Cem Yılmaz gösterisi izliyormuşçasına sandalyeden düşe düşe gülerim. Müthiş şiirlerdir!

Şahsımın bu muhteşem şiirlerinde gizli bir aksiyon saklıdır aslında. Mesela dizeler arasında her an kapınız çalabilir, kapıyı açtığınızda sevgilinizin tabutuyla karşılaşabilirsiniz. (Lütfen bu örneği mantık çerçevesinde düşünmeyiniz. :) )

Tabi zaman geçti. Okuduk, öğrendik, geliştirdik kendimizi. Ve sonuç; hala becerebildiğim söylenemez. Tamam tabut falan ekleyip olayı fantastik boyutlara taşımıyorum ama yine de pek 'şiir' gibi olmuyor sanki. 

Zaten o yüzden yazdığım bu tuhaf şeylere 'şiirimsi' diyorum ben...

Anımsatmak adına; bir kaç şiirimsiyi bir araya topladım. :)

1) Ben Ne Kadar Kötüyüm?
2) Bu Gece Mutluluğumu Sahneliyorum
3) Aşk Her Tarafta
4) Bir Kaybediş Öyküsü
5) Anneler de mi Yalan Söyler?
6) Hüzünsel
7) Benden Uzaklaş/ma


Şimdi şiirimsi falan dedik, bari yazıyı güzel bir şiirle bitireyim de durumu toparlayalım. :)

Bazen Sorun Sende Değil Gerçekten!

Bazen sorun sende değil gerçekten!
Onda da değil...
Bende.

Çünkü yaşamı yönlendirecek bir kumanda yok elimde benim. Ben yönetmiyorum hayatı. Her şey istediğim gibi olmak zorunda değil; olmuyorda zaten.

Bazen, bir ışığa ihtiyaç duymama rağmen yüzüne bakmıyorum mesela. Gözlerimi kaçırıyorum. Kaçıyorum...
Ama inan bana bende sebebini bilmiyorum bunun. Sebepsiz yere araya mesafeler koyuyor olmamın hiç bir mantıklı açıklaması yok. İçimde ki geçimsiz insan çıkıyor ortaya işte.



Onların da suçu yok. Bir dokunan bin ah işitiyor şu günlerde. Çatacak yer arıyorum, çatıyorum. Olur olmadık zamanlar da, beklenmedik davranışlar sergiliyorum mesela. Durup dururken surat asıyorum. Huzursuzum. Huzursuzluğumu bir bakışla karşımdakine gönderiyorum. Sebepsiz hareketler silsilesi bitmiyor hiç. El uzatana sırtımı dönebiliyorum. Adımlarımı hızlandırıyorum bazen. Gittiğim yerin bir önemi yok o anda; uzaklaşmak istiyorum sadece. Hızlanıyorum... Hızlanıyorum... Düşüncesizce...

Bazen sorun kimse de olmuyor kısaca; tek sorunlu ben kalıyorum orta da...
İçimde ki geçimsiz ele geçiriyor ruhumu.
Çatacak yer arıyorum;
Çatıyorum...



bu metin bu şartlar altında ölemem adlı e-kitabımda yer almıştır
Yolun Açık Olsun
Canın yanıyor mu?
Benim gibi… 

Hissediyor musun acıyı;
Ve yalnızlığın berbatlığını?
Saç diplerinden
Yüreğine iner gibi... 

Ağlayabiliyor musun?
Gözyaşlarımın yarısı kadar
Süzülüyor mu yaşlar gözlerinden...

Alamadığım nefeslere inat;
Her nefesi çekebiliyor musun içine? 

Benim olmadığım her fotoğraf karesi;
Üzmüyor mu seni sahiden?
Hayatından kopup giden bir parça gibi;
Görmüyor musun artık beni... 

Şu fani dünyada hayatlarımızı yaşarken;
Beni hiç aramıyor musun şimdi...

Öyleyse
Açık olsun;
Yolun...


no image


Acaba bütün millet bir olup beni çileden çıkartmaya mı çalışıyor? Uzun zamandır dikkat ediyorum; ama yok inatla yapıyorlar sanki... Sanki apartman da sadece biz varmışız gibi gelen geçen neden bizim zile basıp duruyor anlamıyorum. Elektrikçi geliyor bizim zile basıyor, kurye geliyor bizim zile basıyor... Hani bazen bir yakınınızın yanına falan gidersiniz de yanlışlıkla bir başkasının ziline basarsınız ya, işte yanlışlıkla basanlar bile bizim zile basıyor. Bu ne boktan bir tesadüf!

Apartmanın danışmanı gibiyiz. Hani bir iş hanında ya da plaza da girişte danışma olur da, yönlendirir ya aynı öyle...

zrrrrrr...
- Kim O?
- Fatma'ya geldiydik biz...
- 2. zile basın lütfen!*

zrrrrrr...
- Kim O?
- Kemal evde mi?
- 5. zile basın lütfen!

Bazen sırf gıcıklık olsun diye açmıyosun kapıyı. Ama yok inatla basıyorlar zile. Lan git başka zile bas! Apartmandan sorumlu devlet bakanlığımı burası!?

Günde yirmi kez zil çalıyorsa bunun on beş keresi bizim için çalmıyor. Artık bunun altında bir şeyler aramaya ciddi ciddi başladım. Olmaz ki ya, bu kadar da yapılmaz ki... Bir dünya zil var orada, niye inatla bizim zil revaçta?

En son çare zilin üzerinde ki ismi silip büyük harflerle, okunur bir biçimde 'basılık değildir!' yazıcam. Sonuna da ünlem ekliycem; uzun uzadıya sığmayan küfürlerimin yerine...

P.S. 1: lütfen!* = yüksek dozda ağır küfürler topluluğu

P.S. 2: Yazı için görsel ararken gördüm, yalnız değilmişim. Adamlar benimkine benzer bir çareyi zaten bulmuşlarmış :) Bari o görseli koyayım.


Bir Teorim Var

Hep çevremdekileri tanımaya çalışıp durdum. Zaman geçti ve tam tanıdığımı sandığım an da; balon patladı...

Tamam 'Eureka! Eureka!" gibi ünlemler saçmıyorum etrafa ama bir şey buldum. Şöyle ki;

İnsanların karakterini zaman belirliyor olabilir. Çünkü;
"dost = arkadaş = düşman = şerefsiz = bir kaç yüzlü = sevgili = değerli = beş para etmez = bir hiç"
gibi zamana bağlı olarak değişen bir eşitlik söz konusu.

Yani "dost = düşman" bu doğru... Tek değişken zaman...

Örnekle; bir insan düşünelim ve A diyelim, bir insan daha düşünelim ve F diyelim. Bunları C şehrinde buluşturmıycam tabi ki... A kişisinin hayatına F kişisi girer. Sonra A kişisine göre F kişisi arkadaş olur. Sonra çok iyi arkadaş olur. Yetmez değerli olur, bir numara olur, dost olur... Bu esna da zaman hızla akıp gitmektedir. Aradan zaman geçer geçer (bu görecelidir kimi zaman az geçer kimi zaman çok) ve bir bakarsınız ki A kişisine göre F kişisi tekrar sıradan bir arkadaş rütbesine düşmüştür. Sonra bir kaç yüzlü. Sonra beş para etmez, değersiz, düşman... Görüldüğü üzere sadece zaman değişmiştir ve kişiler sabittir ancak karakterler de zaman değişkenine bağlı olarak değişmiştir.

Ya da bir aşka göz atalım ; A kişisi ile B kişisi bir aşka yelken açarlar. B kişisi A ya göre aşktır, sevgilidir... Zaman geçer geçer ilişkileri iyiden iyiye kuvvetlenir. Artık karakterler karı koca moduna dahi girilebilir o derece... Sonra geçen zamana bağlı olarak B kişisi A ya göre yalancı olur, bir kaç yüzlü olur, değersiz, beş para etmez olur. A kişisi B'ye ithafen söylemlerinde hep "yıllarımı boşa harcadın ulen" modundadır artık. Ve nihayetinde A'ya göre B bir hiç olur... Tabi bu durumlar A içinde geçerli; o da bir hiçtir B ye göre... Şunu da belirtelim; zamanın göreceli olduğunu ve kiminde az kiminde çok geçebileceğini söylemiştik. Bundan mütevellit arada zaman uzun geçtiği ve bu nedenle bu son evreye girmeden, o birinci mutlu kısmın devam ettiği durumlar ortaya çıkar. Ölene kadar aşk yaşamış olurlar. Ama şu bilinmelidir ki zaman onlara az daha müsade etseydi er ya da geç bahsi geçen ikinci evreye geçilecekti. Yani mutlu aşk vardır, mutlu son zamanın insafına bağlıdır.  Çünkü her şeyin bir şeyi vardır. Bir sonu...

Bu teori son zamanlarda başıma gelenler ve bunun sonucunda yakın çevremi gözlemem sonucunda ortaya çıktı. Daha dün kardeşim rütbesine atadığım insanın, dün karakterinde ki, davranışlarında ki bozulmaları görünce hüzün dolu bir halde teorimi yazıya dökmeye karar verdim. Malesef öyle... Ben de değil sadece; her insanın yakın çevresinde kişinin arkasından iş çeviren, kuyu kazan, dedikodu yapan ve rütbesinin dost olduğunu gördüğümüz karakterler vardır. Bir de adı Feriha olması gereken çok insan var...

Yazık.
He herkes sorunlu da ben mi iyiyim diye de sordum kendime!
Hayır tabi ki; sorun onlar da değil bende...


no image

Can sıkıntısı çoğu zaman 'yapacak hiç bişey yok abi' narasıyla izah edilse de fark ettim ki yapacak çok şey olması da büyük bir sorun. Bak mesela şu aralar acayip bi can sıkıntısı sendromundan müzdaribim. Önümde bilgisayar; bilgisayar da da o blog senin bu blog benim gezinip duruyorum. Okuyorum. Üstüne facebook, twitter zamazingoları da var... Sonra hemen kolumun altında iki kitap duruyor; P*ç Güveysinden Hallice ve Uzayın Ötesi... Akabinde Fringe dizisini izliyorum bu aralar; o var... Autodesk Maya'ya da sardım fotorealistik mimari çizimler yapmak için yırtınıyorum. İlk denemem bitmek üzere...

Şuraya gelmeye çalışıyorum. Şu aralar bu kadar boş olan vakitlerimi değerlendirebileceğim o kadar aktivite olduğu için boş vakitlerimi gayet boş değerlendiriyorum. Hiç bir şey yapmıyorum. Can sıkıntısı daim kalıyor. Böyle ironinin kafasını yani...

Neyse...

İzmir Dokuz Eylül üniversitesi çıkmıştı ve ben naptım? Gitmedim... Ayın 10-13 arası 2. tercihler alıncakmış. Bu arada başlayanlar bir aydır ders görmekte. Tercihler alındıktan yaklaşık 2-3 hafta sonra sonuçları açıklarlar. Bu arada elemanlar 2 aydır ders görmektedirler. Sonuçlar açıklanır ve üç beş kişi bir yere yerleşir. Kayıt işlemi falan derken yine bir kaç hafta geçer. Sonuç okula kayıt yaptırmanla vizelerden kaldığın gerçeği öğrenmen bir olur. Pehh...

Dizüstü edebiyat mevzu çok hoş bir oluşum. Hoşuna gidiyor insanın. Tabi ben kitapları almakta biraz geciktim. Geçen gün aldım iki kitabı aldım; P*ç Güveysinden Hallice ve 1 Kadın 2 Salak... Diğerlerini de bir an önce okuyup seriyi tamamlamalıyım ki yeni kitaplar çıkar çıkmaz alıp okumaya başlayabileyim. P*ç Güveysinden Hallice bitmek üzere ve bazı bazı 'hahah demek bunu yaşayan bi ben diilmişim' demek çok güzel ya... Beğendim.

Ne zamandır da nargile içmemiştim ben. Şukufeyle gittim bu özleme de bir son verdim. İyi geldi...

Gidiyorum
Yine gelicem...






Eğer Gidersen
Eğer gidersen 
Kahrolacağım! 

Eğer gidersen; 
Bir ateş yanacak yüreğimde 
Bir ateş yanacak bu şehirde 
Terk ettiğin İstanbul’u alevler saracak 
Bir ateş yanacak bastığın her yerde 
Adım attığın 
Gülüşünü bıraktığın 
Her yer yanacak benimle birlikte...

Karşısına geçip saatlerce izlediğin Kız Kulesi’ni 
Avuçlarına alıp okşadığın o mis kokulu çiçekleri 
Bir sevdayı paylaştığımız o çay bahçesini 
Kıyılarına aşk bıraktığın sahilleri 
Senli tüm şiirlerimin kaynağı vapurları 
Simidini paylaştığın o beyaz martıları 
Birlikte geçirdiğimiz bütün zamanları 
Ve geride bırakacağın tüm anıları 
Bir bir yakacaksın gidersen… 

Eğer gidersen 
Aşk, girmeyecek kimsenin yüreğine bir daha
Ve bir daha yeryüzüne
Ne bir Mecnun gelecek 
Ne bir Leyla 
Ne bir sen geleceksin bir daha 
Ne de bir ben… 
Aşkı da yakacaksın gidersen 
Sevdayı da… 

Gideceksin! 
Gittiğin gün birlikte yürüdüğümüz yollarda yürüyeceğim 
Birlikte seyrettiğimiz denizi 
Güzelim Kız Kulesi’ni izleyeceğim son kez 
Sanki yanımda sen varmışsın gibi… 

Sonra infazı kesinleşen yüreğimi alıp 
Bırakacağım kendimi ateşlere 
Tutuksuz düşlerimi emanet edip zamana 
Kahroluşların tutsağında kalacağım…
Sen; 
Gideceksin evet... 
Ben o gün; 
Beyaz bayrağını çoktan çekmiş bir karakteri canlandırıyor olacağım
Ve kendi ellerimle pranga vuracağım yüreğime!
Yüreğim tutuklu 
Yüreğim suçlu 
Yüreğim seni sevdiği için böylesine 
Ve çaresiz bağlandığı için senin gibisine 
Cezası kahrolmak, ömür boyu…



Bumerang - Yazarkafe