Bir Kitap: Martı


Bu kitabı yıllardır saklıyordum. Dolap altlarında bir yerlerde kayboluyordu. Bulup çıkartıyordum okuyacağım diye. Aradan zaman geçiyor, yine okuyamıyor ve yine kaybediyordum. Bir ay kadar önce yeniden elime geçti. Üstelik kitap kitap doğurmuş iki tane olmuş. :) Dedim ki bu bir işaret olmalı ve okudum...

Kitabın düzeyini bilmiyorum. Belki ilköğretim, belki ortaöğretim bilemiyorum ama ne olursa olsun bu kitabı okumak zorundaymışım gibi bir his vardı içimde işte...

Çok basit bir hikaye. Yer yer fazla abartılı. Ama vermeye çalıştığı mesaj güzel.

Hepimizin Martı Jonathan ve diğerleri gibi hayalleri var sonuçta...

İnanırsak olur...



Biraz Film İzledim | 6
Biraz Film İzledim | 6
Seçki


Evet, evet televizyonda başından sonundan ufak tefek sahneleri saymazsak ben bu seriyi yeni izledim. 'Yıllardır hangi mağaradaydın sen?' soruları çıkabilir ortaya, ama olmayınca olmuyor işte. İzlemek bir kısmet olmamıştı.

Oturup iki günde izledim seriyi. Ve sonuç: yorum yapmaya gerek var mı? Söylendiği, anlatıldığı kadar güzel bir seri izledim. Bu filmi tavsiye etmiyorum. Çünkü inanıyorum ki o mağarada yalnızdım... :)



Transformers 1 ve 2 yi izleyip de serinin son filmini izlememek olmazdı. Onu da gecikmeli olarak izledim. Güzel bir aksiyon filmi olmuş yine ama o kadar bence. Serinin ilk filminde ki tadı pek alamadım gibi geldi bana. Yani illa ki devamı çekilmek zorunda değildir bazı filmlerin.



Keanu Reeves, Robert Downey Jr. gibi kaliteli oyunculara sahip, acayip sıkıcı ama çok değişik bir film.



Bu filme de tıpkı matrix serisi gibi ucundan başından, youtube da ki kısa kliplerden falan aşinaydım. Ama oturup adam akıllı izleme fırsatı bulamamıştım. İzledim. Zaman zaman sıkıcı olsa da genel olarak güzel bir filmdi. Audrey Tautou'nun çok sempatik bir yüzü var. Filmi götüren de o bence. Ayrıca filmin müzikleri harika. Sürekli dinliyorum.



Simone, Al Pacino'dan harika bir oyunculuk performansı izlediğimiz bir başka film. Simone'nun bir simulasyon oluşunun anlaşılmaması biraz fazla abartılı ama film sonuçta ve bunun dışında değişik, güzel bir film.



Sırf Dan Brown oynuyor diye izlemeye başlamıştım bu filmi ama izledikçe Dan Brown'u unutup filme kaptırdım kendimi. Russell Crowe' un götürdüğü bir film olmuş. Zaman zaman ağırlaşsa, sıkıcılaşsa da genel olarak güzel bir filmdi. En azından merak unsuru filmin sonuna kadar taşınabilmiş.



Yorumlarında 'paralel evrenler' yazdığını görünce, konusuna falan bakmadan açıp izlediğim bir film. Aslında çok paralel evren muhabbeti yok bence. Biraz daha farklı yaklaşmışlar. Ama paralel evrenlerle bir alaka kurmadan izlendiğinde hızlı ilerleyen ve keyifle izlenen bir filmdi.





bu yazıyı birmilyonkalem.com üzerinden okumak için tıklayın.


Aşk Nedir?



Aşk nedir?
Ya da aşk gerçekten var mıdır?
Aylarca, yıllarca hatta bir ömür sürebilir mi aşk?
Aşkın planı var mıdır? Ne zaman nasıl yaşanacağını biz seçebilir miyiz?
Ya da doğru kişi gerçekten var mıdır yoksa her yeni gelen doğru, gittiğinde yanlış mı olacak daima?
Umut yok mu?
Ne kadar çok soru üretiyor zihnim.
Oysa ilk soruyu cevaplasa birileri, diğer bütün sorular da cevaplanacak zihnimi yormadan...

Ama yok?
Cevap yok?

Aşk nedir diyorum; bütün dünya sessizliğe bürünüyor, ışıklarım sönüyor, yüreğimde çığlık çığlığa özlemler birkaç saniyeliğine diniyor...

Sonra?

Ne olduğunu hala çözemediğim aşka özlem başlıyor tekrar; aydınlık ve dünya kalabalığı üstüme üstüme geliyor...

Aşk nedir?

Kim bilebilir ki? Herkese göre farklı bir tadı vardır, herkes farklı bir anlam yükler ona?
Ama tuhaftır ki; hissedilenler hep aynıdır...
Bence...
Bence aşk; bir kağıt parçasından yaptığımız gemiyi suya bırakıp ardından izlemek gibi bir şey...
İçinizdeki özlemin kimliği belirsiz sahibine, yüreğinizin dilinden dökülenleri yazarsınız o kağıda...
Heyecanla...
Sonra, o kağıttan bir gemi yapıp suya bırakırsınız...
Umutla...

Sonra?
İzlersiniz... Ne olacağından, o yolun aşk yüklü geminizi nereye götüreceğinden bir haber!
Sadece onun götürdüğü yere gidersiniz. Bir meçhullüğü kabulleniş sürecidir aşk!

Benim şiir yüklü gemimden hala haber alınamıyor, kim bilir, belki su alıp batmıştır.
Duygularımın yükü ağır gelmiştir belki.

Neyse işte...

Sahi aşk nedir?







Eyvah Mim | 9 - 10

Uzun süredir mim yapmamıştım. Nana ve Polly beni mimleyince bir 'ara' mahiyetinde bu mimleri yapmak istedim.

Birinci Mim:
Sevgili Nana'nın göndermiş olduğu mim üç adımdan oluşuyor.

1) Mimi bize gönderen kişiye teşekkür ediyormuşuz;
Heyy Nana, zatıalinize teşekkürü bir borç bilirim. :)

2) Hakkımız da 7 şey yazıyormuşuz;
- - 1 - Minicik bir şey dahi tüm neşemi kaçırmaya yeter.
- - 2 - Sürekli bir şeyler düşünüp, kurmaktan o anı yaşayamadığım çok olmuştur.
- - 3 - Belirsizlik ve ilgisizlik tahammülümü en çok zorlayan iki şeydir.
- - 4 - Eğer birini önemsiyorsam, hayattan kopup yalnızca ona odaklanmak gibi berbat bir huyum da vardır.
- - 5 - Sebepli sebepsiz sürekli yanaklarımın kızarması var birde umurumda değil aslında ama var.
- - 6 - Bir de yürümeyi çok seviyorum. Yürürken düşünmek gibisi yok...
- - 7 - Son olarak 4 yaşlarındayken mahallede ki bakkala gidip 'her gün 1' yumurta kırıp kaçardım, pişmanım :P

3) Beğendiğimiz 10 blogger arkadaşımızı mimliyormuşuz bizde;
- - 1 - Kural ihlali yapıyorum ve sadece Bengü'yü mimliyorum.

İkinci Mim:
Uzun zamandır ortalarda görünmeyen Pollyanna'dan gelmiş.  Bu mimde bir takım kurallar varmış.

Kurallar:
1- Bir Türkçe sözlük ediniyoruz önce :)
2- Sonra sözlükten istediğimiz bir harfe geliyoruz.
3- O harfin ilk kelimesinden itibaren kelimelere bakıyoruz.
4- Hakkında konuşmak istediğimiz kelimeleri not ediyoruz. En az 5 kelime.
5- Sonra seçtiğimiz bu kelimeler hakkında yazıyoruz.
6- Sonra izleyicileri de oyunun içine katıyoruz. Şöyle ki;
7- En sonda hangi harfle başladığı önemli değil; bir kelime ortaya atıyoruz ve izleyicilerin bu kelime ile ilgili yazıp, yazdıktan sonra da kendinden sonra gelecek yorumcuların devam edecekleri kelimeyi büyük harflerle belirtemelerini istiyoruz. Kelime dışından büyük harf kullanılmazsa daha güzel olur.
8- Son olarak da 5 kişiyi mimliyoruz.
9- Kullandığınız harfi başlıkta yazmanızı öneririm. Çünkü ilerde başka bir harf ile yeniden bu mimi yanıtlamanız mümkün.


Benim seçtiğim harf: K

Kabak: Bir çok sebzeyi olduğu gibi, kabağı da hiç sevmiyorum ben. Hem de tadını bile bilmememe rağmen; ne acayip...

Kabus: İnsanlar sadece uykularında kabus görmüyor. Tecrübeyle sabit.

Kader: Bir çok mutsuzluk yaşadık, bir çok mutsuzluk da yaşayacağız. Bu kader! Ve onu değiştiremiyoruz. Ne yazık ki...

Kadın: Mutluluğu da, mutsuzluğu da dorukta yaşayabileceğiniz yegane varlık.

Kafein: Şu aralar tek tükettiğim madde. :)

Bu kadar yeter.

İzleyiciler için KAOS kelimesini bırakıyorum.

Ve bu mim içinde Bengü'yü mimliyorum.

Nana ve Polly'e teşekkürler.






720 Saat Sonra; Nefes Alıyorum

Bir dost
Gitti

Yaklaşık olarak 720 saat geçti. Saniyelerin bana inat geçmediğine inanmıştım oysa ki ama ben farkına varamasam da zaman yine akıp geçti. Ben ki zamanın hiçbir şeye iyi gelmeyeceğini düşünen biri olarak, zamana bırakıldım ve geçen 720 saatin sonunda; evet iyiyim. Nefes alıyor bu hurda hala...

Her şey bir anda altüst olmuştu. Darmadağınık bir haldeydim. Bu gidiş öyle böyle bir gidiş değildi. Tüm duygularım, düşüncelerim, umutlarım, hayallerim herşey yerle yeksan olmuştu. O biçim... İçten çökertilmişti cumhuriyetim. Ee durum bu olunca ipini koparan deli danalar gibi bir oraya bir buraya savrulmuş zaten batışa geçen hayatı iyice batırmıştım. Bir güvenin yerle bir oluşunu seyredip, insanlara nasıl güvenebilirim artık? diye sorgularken, aynı zaman da bu kırgınlığı tamir edecek, içimde ki bir çare kalan çocuğa şefkat gösterecek birilerine güvenme arayışım da çok ironikti. Zaten bu ironi de; o yıkıp gidişin ardından bir reaksiyon sonucu meydana gelecek hatalar zincirimin minik bir halkasından başka bir şey değildi.

Öyle bir gidişti ki bu; arkadaşlıkları geç, dostlukların bile baki olmadığı üzerine atıp tuttuğum tüm teorileri haklı çıkartmıştı. Haklı olduğum için yerle bir olmuştum bende. Ne tuhaf...

Gidişi bir sonuçtu hiç şüphesiz ancak sonuçların nedeni olması gerekmez miydi? Yaptığım tek şey sorgulamak oldu. Saatlerce... Günlerce... Haftalarca... Bu gidişi haklı çıkartacak ufacık bir sebep bulabilmek için sorguladım durdum. Hiç bir sebep yoktu! Zaten öyle aniden olmuştu ki, o kadar kısa bir sürede vuku bulacak bir sebep de olamazdı.

Bu güven kırıklığımın yarattığı boşlukla altüst olan hayatım sonucu, mantığa dair belirtiler gösteremez olmuştum, duygusal bir ergen içime kaçmış gibiydi sanki, boğazımda bir yumru eksik olmuyordu. Saatler birbirini izliyor, kendimi sorgulamaya devam ediyor ama bu sonuç için bir sebep bulamıyordum. 

Yaklaşık 720 saat geçti.
Geçen zamanın sonunda uğradığım bu şokun etkisi az da olsa azalınca mantık belirtileri göstermiş olmalıyım. Sorgulamayı bıraktım. Bu gidişi kabullendim.

Artık sebebini öğrenmek istemiyorum. Çünkü giden, yalanlarıyla bir güven inşa etmek de ne kadar profesyonelse, bende o sahte güvene kanacak kadar profesyonel bir aptalım. Dinlersem bir kez daha inanırım. O yüzden sebebini artık umursamıyorum.

Gitmeyi seçen, gittiği yerde kalmalı bu saatten sonra. Bir nedeni olmaksızın gidenin, geri dönmek için de bir nedeni olmamalı. Hadi döndüğünü varsayalım; artık onu bir bekleyen olmadığını bilmeli.

İşin tuhaf tarafı her yazım da ya güvenden bahsediyorum, ya güvensizlikten.
İşin komik tarafı ya sarsılmaz bir güvenden bahsediyorum, ya da güven kırıklığıyla yerle bir oluştan.
İşin ironik tarafı da o sarsılmaz güvenin de, bu yerle  bir eden güven kırıklığının da kahramanı aynı! 
Yani bu aralar trajikomik bir oyun sahneleniyor hayatımda, fon da melankolik bir melodi. Ben de etkisiz bir seyirci gibiyim kendi tiyatromda...

Bir dost
Gitti

Ama 
Geçti

Ne garip! Bir insana vazgeçilmez olduğunu hissettirdiğiniz de, ilk vazgeçeceği kişi siz olursunuz...


bu metin bu şartlar altında ölemem adlı e-kitabımda yer almıştır

Bir Kitap: Uzayın Ötesi

Taşkın Tuna serilerini biliyorsunuz zaten artık. Son yazıların bir kısmında bahsetmiştim. Serinin ilk kitabı olan Uzayın Sırları için şuraya bir göz atabilirsiniz.

Uzayın Sırları

İlk kitap zihnime paralel evrenler konusunu sokmuştu. Üzerine yüksek doz 'Fringe' izleyince öğrendiklerimin bir kısmı pekişmiş, bir kısmı çelişmişti ve araştırmaya başlamıştım. Hatta anladığım kadarıyla da şurada yazmıştım.

İkinci kitap da güzel bir kitap. Bana göre ilk kitabın yanında biraz sönük kalmış ve bunun nedeni ilk kitaptan çok tekrar olması sanırım. Ama yine de güzeldi. Bu kitap da Evrim Teorisiyle ilgili kısımları okurken sürekli bir sırıtma modu hakimdi bende.

Bir kaç alıntı:

"Maymunların pek çok çeşidi çay, kahve ve alkollü içkilerden bizim aldığımız zevki almaktadır. Bu olgular sinir sistemlerindeki ortaklığı göstermez de neyi gösterir?"

İnsan içki içince sarhoş olur, maymun da içki içince sarhoş olur. O halde insan maymunun torunudur.

---

Sibrnetik bilimine göre, yeryüzünde en güçlü canlı İNSAN olduğuna göre, bu güçlü varlıktan daha ÜSTÜN bir gücün varlğı KESİNDİ. Peki bu GÜÇLÜ varlık KİMDİ?

"Buldum" dedi bir bilimci! "Uçan Daireler!".

Oh! Bazı bilimciler derin bir nefes aldı. İşte sorun çözülmüştü.

Bu kitabı tavsiye etme gereği görmüyorum zaten ilk kitabı okursanız devamı gelecektir.

Bu da bu kadar olsun...




Bu yazıyı birmilyonkalem.com üzerinden de okuyabilirsiniz.


AŞK: Şımarık Bir Çocuk!
Söylemek istediklerim vardı bu aralar, Nana' da peçeteye yazılı isteğini bana iletince dedim ki yazayım; naçizane yazdım...

---
Aşk çokta iyi bir şey değil aslında. Aşık olmak demek, güpegündüz mantığından vazgeçmek demek!
Aşk öyle illet bir şey ki; burnu kaf dağında!
Sen aklını, mantığını bir kenara koyup en savunmasız halini ona sunmazsan asla gelip de yüreğine girmiyor. Tam bir teslimiyet istiyor yani...

Ayrıca çok da nazlıdır. Ona duygularınızı, ruhunuzu açtığınız anda yan etkileri başlar. Sabahları erken uyanmaya ama geç saatlere kadar yataktan çıkmamaya başlarsınız. Dünyanın tüm yükü üstünüzdeymiş gibi bir ağırlık yüreğinizi sıkıştırırken, saçma sapan hüzünler yüzünden suratınız da Küçük Emrah sureti daimi hale gelmeye başlar. Mideniz bile havalara girer, hiç bir yemeği kabul etmez. İki lokma yiyebilmek için bile onunla olmayı şart koşar. O gelir... Karnınız doyar yani...

Ya o olacak, ya da siz yerle bir olacaksınızdır. Kaçarı yok...

Dedim ya şımarık bir çocuk. En yaramaz bir çocuğun, şımarıklıkta son raddeye geldiğini düşünün; heh işte aşkı gördünüz!

Zordur yani. İnsanın eli kolu bağlanır, dili düğümlenir adeta. Nefesi kesilir, hayatı değişir. Zaman su gibi akıp geçer o varsa; her saniye bir saate döner ya da o yoksa...

Şimdi demeyin hiç; "madem öyle uzak dururuz, hiç bulaşmayız biz aşka" diye...

Size soruyor mu zannediyorsunuz. Görüş alanına girdiyseniz eğer bir anda onun tutsağı haline gelebilirsiniz. Öyle bir şey ki bu; gözlerinizi kapatırsınız açtığınız da bir özlem duymaya başlarsınız, usulca kulağınıza gelen melodiler olur, bir melankoli saunasında boğulurcasına ağlamaklı anlar geçirmeye başlarsınız. Bir madde bağımlılığı gibi; o olduğu anda her şey dinerken, ondan uzaklaştığınız anda delirmeye başlarsınız. Tek farkı bu maddeye damarlarınızdan değil yüreğinizden alırsınız ve ilk deneyimi o kendisi yapar. Size sormaz hiç "aşk lazım mı?" diye... Olunca anlarsınız...

Ee hadi diyelim ki oldu. Tüm bu sıkıntılar bitti mi? Elbette hayır! Çünkü aşk egoisttir. Hele ki karakteriniz de ya da karşınızdakinin karakterinde egoist bir yapı varsa ve aşk buna ilave oluyorsa bittiğiniz andır. Tam onsuzluğun sancısı geçti derken, egolar devreye girer ve "istiyorum" lar başlar. "Şunu yapmanı istiyorum!", "Şuraya gitmeni istemiyorum!", "Oraya bakmanı istemiyorum!", "Benimle gelmeni istiyorum!", "Hemen o otobüsten inip şuna binmeni istiyorum!", "Dışarı çıkmanı istemiyorum!" gibi... Bu "istiyorum" lar birer emirdir göründüğü üzere...

Bu kadar mı? Tabi ki hayır...

Aşk kıskançtır. Aşırı kıskançtır hem de... Karşındakiyle birlikte dozajı ayarlayamazsanız her şey yerle bir olur. Bırak biriyle konuşmasını, birine gülümsemesini, dokunmasını, düşünmesini bile kıskanırsın. Bunu aşk yaptırır...

He bencildir de aynı zamanda. Hep bir ilgi bekler, alaka bekler, hep beni düşünsün ister; ama hep o bir şeyler ister, hep o fedakarlık bekler, hep o tatmin edilmek ister, hep o mutlu olmak ister... Bir ilişkinin iki kişilik olduğunu unutur mesela... Belirsizlik ve ilgisizlikten hiç mi hiç haz etmez. Çoğu zaman da bu sebeplerden son bulur zaten.

Bu kadar mı kötü bu illet? Madem öyle hadi gönderelim gitsin diyemezsin! Girerken sana mı sordu ki çıkarken sorsun?

Esas mesele şu ki...
Tüm bunlara rağmen hepimiz aşk'a aşığız...
Neden diye düşündünüz mü hiç? Diyelim ki düşündünüz, bir neden bulabildiniz mi?
Hayır...

Dedim ya "aşkın bulunduğu ruh ve bedende mantık barınamaz". Ee soramazsın, sorsan bulamazsın haliyle...

Aşk bir başkadır...
Ne onunla olur, ne onsuz...
Ama aşk olsun isteriz hep...

İnsan oğlunun çetrefilli yaşantısında nedeni bulunamayan, gizemi çözülemeyen konulardan bir tanesidir bu işte...

Nereden geldik buraya?
---

Nana,
Aşk, tatmin edilmesi en zor egoist olgudur!
Bence...
Bazen Sadece Seversin!


Bazen sadece seversin
Bir nedeni yoktur...

Aşk anormaldir
İronidir biraz
Ölesiye seversin belki ama
Öylesinedir işte…
Nedensizdir...

Bir anda
Kramplar girer midene
Bir anda tüm duyguların;
Yerle bir...
Bir hissizlik ruhuna hakimken
Hiçbir şey yapmak gelmez;
İçinden...
Bir anda
Hayat tersine döner
Toparlamaya çalışmak
Bir bataklıkta çırpınmak gibidir
Çırpındıkça daha çok bulaşır üzerine
Her yanın
Aşk olur...
Sonra bir an düşünürsün
Neler oluyor diye
Etrafa bakarsın
İnsanlara bakarsın
Kendine bakarsın
Hiçbir neden bulamazsın!

Bir nedeni yoktur işte!
Bazen sadece seversin…


Sadece 'Öğretmen'lerin Günü!


Yine bir 24 Kasım günü
Öğretmenler Günü

Hatırlıyorum!
Daha ilk öğretim yılların da, daha bir çocukken bize öğretmenlikten fazlasını yapan, Hasan öğretmeni, Filiz öğretmeni, İlker öğretmeni, Aysel öğretmeni vs.

Hatırlıyorum!
Lise yıllarımda, bizim için bir öğretmenden fazlası olup, bize öğrettikleri dersle sınırlı olmayan, hayatı öğreten Mahir Öğretmeni, Yasemin Öğretmeni, Deniz Öğretmeni, Demet Öğretmeni, Dilek Öğretmeni, Gülnihal Öğretmeni vs.

Hatırlıyorum!
Öğrencilerini aşağılayan, hakaretler savuran, şiddet uygulayanları, tüm egolarını öğrenciler üzerinden tatmin etmeye çalışanları, bir başkasının yanında melek kesilip, öğrencilerle baş başa kalınca gerçek yüzünü gösterenleri...

O yüzden bütün öğretmenlerimin öğretmenler gününü kutlamıyorum!

Sadece gerçekten öğretmen diyebileceğim, öyle hatırladığım tüm öğretmenlerime saygı ve sevgi dileklerimi gönderiyor, ve öğretmenler gününü kutluyorum.

Diğerlerine söylenecek söz yok.

Bugün her yerde 'atanamayan öretmenleri' okuyorsak; bunun tek sebebi beş para etmez, insanlıklarından şüphe duyulması gerekenlerin öğretmen olarak göreve atanmasıdır.

Bunlar bir elenebilse, her soru çözüp sınavı kazanan öğretmen yapılmasa bu atanamama sorunu da olmaz zaten.

O yüzden sadece o öğretmenlerimin ve onlar gibi 'öğretmen' olabilen tüm öğretmenlerin gününü kutluyorum.


Ses cikartan arkadaslarimizin kafasini tahtaya vurarak doven lisedeki matematik ogretmeni,ogretmenler gunu vesilesiyle Allah belani versin






O Kadar Basit Değil!
Bir düş kırıklığı değil bu
O kadar basit değil!

Kaburgalarım kırılmış gibi 
Ezilmiş gibi tüm kemiklerim 
Karanlığın içinden 
İki koca el 
Sıkıyor gibi zerrelerimi 
Dokunsan yani 
Hani dokunsan; 
Kırılacak gibiyim...

Bir güven kırılması değil sadece 
O kadar basite indirgeme!

Bir güvenin yok olması bu 
Hiç olmamış gibi hatta

Her insan 
Bir insana güvenir 
Ve her insanın güvenini 
Bir insan yerle bir edebilir 
Buna yabancı değilim 
Sadece 
En tepedeydin işte 
Yara aldıkça
Omzuna yaslandığımdın sen 
Ve omzuna yaslanacağım; 
Hiç kimse yok 
Yaralayan sensen eğer… 
En tepedeydin işte 
Hani dokunsan 
Düşecek gibiyim 
Parmaklarım tutuyor 
Hayatın kenarından

Bu basit bir gidiş değil 
Gölgen bile siliniyor yeryüzümde 
O derece

İçimde beliren bir Pollyanna 
İyi niyet aşılasa da bana 
Mazeretlerin olduğuna inandırsa da 
Gerçeği duyduğumda yanılıp 
Yanıldığım için mutlu olacağımı sansa da 
Gerçek o kadar şiddetli ki bu kez!

Hani farz etsem şu an 
Ve dönsen geri; 
Yüzüme bakacak yüzün mü var sanki?

Bir düş kırıklığı değil bu 
O kadar basit değil! 
Bu basit bir gidiş değil; 
Haklı çıkarttın tüm teorilerimi!



Blogger Yedek Almak
İnterneti daha güvenli! hale getirmek için uygulanan sansürler ve kapımızda ki filtrelerin bir sonucu olarak, blogların yedeğini almak farz oldu.

Dün Aslı da bunu sorunca şurada bir anlatayım da sevap kazanayım istedim. (Zira çok ihtiyaç var :)

Öncelikle blogger.com a giriyoruz.



Blogger a girdikten sonra resimlerde göründüğü üzere önce Ayarları, sonra açılan sayfadan blogu dışarı aktarı tıklıyoruz. Gelecek sayfada ki blogu yükleyi tıklıyorsunuz ve blogunuzun içeriği ile ilgili xml dosyası bilgisayarınız iniyor bu kadar.



Bir Kitap: P*ç Güveysinden Hallice | 1 Kadın 2 Salak
(1 Kasım'da yazmıştım da, kalmış öyle. Bugün yayına aldım :))

Dizüstü edebiyat düşünce olarak güzel bir oluşum. Dizüstü edebiyat serisinden okuduğum iki kitap var şimdilik.

Kitapların edebi bir yanı yok. Okunup geçilecek türden kitaplar. Keyifli vakit geçirmek ve bazı sayfalar da 'evet, bunu yaşayan bir ben değilmişim' düşüncesiyle suratınız ortasına bir tebessüm yapışması dışında çok fazla bir beklentiye girilmeden okunması gereken kitaplar. Bunun dışında bir şey katmıyor haliyle.

İlave olarak ben de olumlu bir reaksiyon daha gösterdi bu kitaplar; birinci tekil şahısla anlatılan hikayelerden pek hoşlanmazdım. O yüzden okumakta zorlanırdım, psikolojik olarak, bu halde okusam da pek bir şey anlamazdım. Bu kitapları okumak iyi geldi. Bu sıkıntıyı yenmiş oldum.

İlk fırsatta diğer dizüstü edebiyat kitaplarını da okuyacağım inşallah.

Öyle işte...

Kitaplar:


Paralel Evrenler Teorisi Üzerine
bu yazıya yapılan yorumlar; bir kaza tıklaması sonucu silinmiştir.

Başlarken
Uzayın Sırları isimli kitaptan bahsetmiştim. Şu an Taşkın Tuna'nın üç kitaptan oluşan serisinin ikinci kitabını okuyorum (Uzayın Ötesi). Bitmek üzere. İlk kitabı okurken paralel evrenlere takılıp kalmıştım. İkinci kitapta da bu ilgi alaka devam ediyor. Ve tüm bunlar aklımı kurcalarken bir yandan da 'Fringe' izliyorum. Bu konuya kafamı takmamın bir başka nedeni de bu belki de.

Taşkın Tuna'nın bu kitaplarını okuyacaklara kesin tavsiyedir bu diziyi izlemeleri. Çünkü kimi yerde okuduklarınızı idrak etmenize yardımcı olurken, kimi yerde okuduklarınızla çelişip, aklınızı karıştırıp araştırmanıza ve öğrenmenize vesile oluyor.
(Ki amaçları bir kenara bırakırsak dizi güzel dizi).

Paralel Evren konusu fazlasıyla ilgimi çekip beni meşgul edince okuduklarımı, izlediklerimi bir araya toplamaya karar verdim. 

Paralel Evren Nedir?

Şu yazımda aslında bu noktadan yola çıkmıştım. İnsan için neredeyse her an; bir 'karar anı'dır. Bir karar veririz, bir seçim yaparız. Ve bu yaptığımız seçime göre önümüzde zincirleme bir 'gelecek' tepkimesi baş gösterir. Bu önümüze çıkan onlarca, yüzlerce yeni yol demektir. Sonra yeni bir seçim daha yaparız, farklı bir gelecek belirir bu kez önümüzde. Tabi ki ileriyi göremediğimizden bunun farkında olamıyoruz ama en basit tabirle bir sonra ki adımda var olacak yolları meydana getiren bir önce ki adımda seçip yürüdüğümüz yoldur...

Şimdi bir yol ayrımında, bir karar anında sizden bir kaç tane olduğunu düşünün. Siz önünüzde ki seçeneklerden birini seçtiniz, diğer siz, diğer seçeneği seçti. Siz üniversite tercihleri yaparken Ekonomi seçtiniz, paralel evrenlerden birinde ki siz Öğretmenlik okuyor belki de... Ya da okulu bırakmıştır kim bilir? Siz 'karar anı'nda ekonomi seçtiğiniz de önünüzde tercihinizle şekillenen yeni bir gelecek, yeni yollar oluştu. Diğer siz diğer tercihlerden birini yaptığında da onun önünde başka yollar, başak bir hayat şekillendi. Tıpkı şu resimde ki gibi yani...


Ya da bazen bir anı yaşadığımız da o anı daha önce de yaşadığımız hissine kapılırız; de ja vu... Peki ya birbiriyle iç içe, eş zamanlı ilerleyen evrenlerin birbiriyle etkileşimi sonucunda diğer biz'in anıları canlanmış olamaz mı? Araştırmacı yazar Ahmet Hulusi şöyle diyor;

"Beynin veritabanının derûnunda "çok boyutlu tek kare resim" vardır! Burada geçmiş ve gelecek kavramı bulunmaz. Dejavu’nun kökeninde bu derinlikle iletişim yatar. Holografik gerçeklikbunun temelini anlatır."(1)

İslam'a Göre Paralel Evrenler

"Bu evren içinde yaşayan canlıların diğer bir evrende yaşamaları mümkün olamıyorsa, öteki evrenlerin yaratılış amacı ne olabilir? Bu soruya İslam kaynaklı verilerin çoktan cevap verdiğini görüyoruz. İslami verilere göre, içinde bulundğumuz bu evrenin ismi MILK veya NASUT olarak belirtilmiştir. Bu evrenin ötesinde MELEKUT, LAHUT ve CEBERRUT alemleri (paralel evrenleri) vardır."(2)

Kur'an da yer alan ayetlere ve hadislere bakıldığında da bizim içinde olduğumuz alem dışında başka alemlerin de var olduğu belirtilmektedir.

"Şu halde hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve alemlerin Rabbi Allah'ındır." (Casiye Suresi, 36)
Evrenimiz ve Paralel Evrenler Arasında Geçiş

Bilim insanlarının hayretle çözmeye çalıştıkları bir başka mevzu da kara delikler (black holes). İşte evrenimiz ve öteki evrenler arasında ki geçiş konusunda kara deliklerin bir tünel görevi gördüğü düşünülmekte. Evrenimizde ki kara deliklerin diğer ucundaysa ak delikler (white holes) olduğu düşünülmekte. İşte bu tünel gördüğümüz evrenle göremediğimiz evrenler arasında ki bir nevi köprü rolünü üstleniyor.

Yine İslam'a göre de "semanın görünmez kapılarından" bahsedilir. Kur'an-ı Kerim'de bahsi geçen "sema", günümüz de uzay-zaman olarak nitelendirilmektedir ve buna göre; bu "semanın görünmez kapıları" için evrenimizin ve göremediğimiz diğer evrenlerin arasında ki bir geçiş kapısı olduğunu düşünebilir.

Paralel Evren Teorisi ve Karşıt Görüşler

Elbette Big Bang Teorisi, Paralel Evrenler Teorisi, Her Şeyin Teorisi (M Teorisi)...
Hepsi birer teoridir ve hala tartışılmakta araştırılmaktadır. Ve her zaman olduğu gibi karşıt görüşler de vardır.
Paralel Evrenler ya da Çoklu Evren düşüncelerinin fantastik birer hayal ürünü olduğunu, yaratılış gerçeğini gizleme, ört pas etme çabası olarak nitelendirenler de var.

Bana Göre Paralel Evrenler

Paralel Evrenlerin varlığını düşünmek merak uyandıran bir şey. Şu anda bir başka evrende ki paralel ben!, ben bu yazıyı yazarken belki de bambaşka bir işle meşguldür. Kim bilir?

Sonuçta bir teori ve bilim insanlarının üzerinde çalıştığı, tartıştığı teoriler için yorum yapacak bilgi birikime sahip değilim. Paralel evren var mıdır? Yok mudur? Şu an için cevapsız; ancak varsayımlarla cevaplanabilecek bir sorudur.

Ama paralel evrenlerin evrenimizin tam zıttı, evrenimize zıt boyutta olduğunu düşünürsek; tıpkı madde ve anti madde gibi yani... Paralel evrenler ve evrenler arasında çok büyük farklılıklar olması gerekiyor. Bu da paralel evrenler olabilir ancak bizden bir tane daha olamayacağı anlamına geliyor bence. En "düz" mantıkla; evrenimizde ki X kişisi Y yi seçip evlenir ve Z doğar. Paralel evrendeki X ise A yı seçer ve çocuğu olmaz. Ya da A'dan D adında bir çocuğu olur. Başka bir evrende X in A ile birlikte Z yi ortaya çıkartma ihtimali oldukça düşüktür. :)

Belki bir çok evren var. Hepsinde bir hayat var. Ama her evrende bizden bir tane daha olmamalı.

Alıntı:
2: Uzayın Ötesi / Taşkın Tuna

Kaynak:
1: Uzayın Sırları / Taşkın Tuna
2: Uzayın Ötesi / Taşkın Tuna
3: ahmethulusi.org
4: kuranvebilim.com


birmilyonkalem.com ve yazarkafe.com üzerinden okumak için tıklayın.
Biraz Film İzledim | 5
Biraz Film İzledim | 5
Seçki


İzlediğim filmlerden sonra buraya notlar alıyorum. Sonra üç beş film olduğunda yayınlıyorum. Ancak biraz film izledim 3 için hazırladığım post bir yanlışlık / aptallık eseri silinince bunu bir işaret olarak düşündüm (yeniden yazmak zor geldi daha doğrusu) ve bu yazıyı kısa tutmaya karar verdim.

Son bir aydır film izleyemiyordum. Bir şeyler izleyecek vaktim olduğunda Fringe dizisini izliyordum.
(Fringe, gerçekten güzel bir dizi.)
Ve uzun bir aradan sonra dün, sessizliğimi bozdum ve sinemanın yolunu tuttum.


Başrolünü Justin Timberlake (Will Salas) ve Amanda Seyfried'in (Sylvia Weis)paylaştığı Zamana Karşı filmini izledim.


(Spoiler Olabilir, Önce filmi izlemeniz tavsiyedir.)

İnsanlar arasında 'zamanı iyi değerlendirmek gerektiği' söylenir durur. Ama hep laftadır bu. İşte filmde tam bu noktayı ele almışlar ve üzerine biraz da zenginden alıp fakire veren Zorro modeli serpiştirmişler. Bence güzel bir konu yakalamışlar. Güzel bir düşünce ancak iyi değerlendirilmemiş.

Kesinlikle izlemekten keyif alacağınız, sizi düşündürecek bir film. Daha iyi olabilirdi sadece.

Mesela son sahne de;
"8. bölge düştü! 10. bölge düştü!" gibi bir replik var; o olmasa film resmen yarım, amaçsız kalacak gibi. Hani o replik girince tam olmasa da biraz oturuyor. Sona kadar sürdürülen konu ele alınınca, sonu daha çarpıcı olabilirmiş diye düşündüm ben. Zira film bittiğinde Şukufe'nin ilk yorumu: "Işıklar yanınca bittiğini anladım, bari 'The End' yazsalarmış sonuna ya" oldu. Haklıydı. :)

Bana göre eksi yanları şöyle;
Will, Sylvia'yı kaçırdığında, trafikte bir kovalamaca başlıyor, aksiyon dorukta izliyorsunuz. Sonra peşlerinde ki polisi atlattıklarında yol bir anda bomboş kalıyor. Trafiğe ne oldu arkadaş?

Araç bilmem kaç takla atıyor. Güzelim araba heba oluyor. Ama başrollerimiz sağ sağlim çıkıyorlar, gidiyorlar. İşin ilginç tarafı arabanın üstü de açık!

Sylvia'nın aranan biri olmasına rağmen, peşlerinde zaman tutucular olmasına rağmen ve üç beş dakikalık bir zamana bile muhtaç durumdayken her an topuklular ve eteği mini elbiselerle oradan oraya koşturması da ilginç!

Ama dediğim gibi izlenebilir bir film. Kötü değil.

Onları ve bizi düşündüm filmi izlerken. Kolumuzda hayatımızın sona ereceği anı gösteren bir saat olsa, sona yaklaştıkça insan kafayı yer her halde. İyi yanı 'ecel' sizin elinizde. Başkasından zaman alabiliyorsunuz mesela. Öyle bir dünya da hiçbir şair, ömrümü ömrüne eklerim gibi bir dize yazmaz, çünkü bu mümkün orada.

Ama bir de işin öbür tarafından bakalım. Bizim de kolumuzda bir saat var ama biz görmüyoruz. Vakit dolduğunda kimseye 'abi fazla 5 dakikan var mı ya' diyemiyoruz. O yüzden zamanı iyi değerlendirmek bizim için çok daha önemli. Ne kadar zamanınız var bilmiyorsunuz sonuçta. Ya yarınınız yoksa, değil mi?

Ben on üzerinden yedi verdim.

Bu kadar...






Koskoca Duygular Yükledim Minik Mesafelere!
(Hüzünsel ii)

Derler ki;
Dünya küçük...
İstanbul da küçük öyleyse...
Mesafeler küçük...

Buradaki küçüklüğün göreceli olduğunu biliyordum elbette; 
Ama görecelerin bu kadar büyüyebileceğini ummuyordum. 
Bir nefes kadar yakınımdayken; 
Sen... 
Aramızdaki sonsuz! 
Sonsuz uçurumların farkına vardığımda anladım; 
Mesafelerin ne kadar büyük olduğunu... 
İnsanların minik addettiği mesafelere, 
Uçsuz bucaksız, 
Sonu olmaksızın, 
İçimde biriken duyguları koyduğumda; 
Düşüncelerimi doldurduğumda; 
Özlemlerimi, 
Sevinçlerimi, 
Hüzünlerimi yaydığımda; 
Her yer ‘sen’ dolmuştu bir anda! 
İstanbul sen... 
Yurdum sen... 
Dünyam sen... 
Bir sen!
Ama bir sen yoktun işte... 
Aramızdaki bir nefeslik mesafeye inat; 
Olabildiğince uzak bir yerindeydin evrenimin...

Tek bir atom çekirdeğinden ibaret insan! 
Bir tutam proton, 
Bir tutam elektron 
Ve biraz da nötron... 
Artılarımız var, eksilerimiz var ve; 
Nötr bir çaresizlikle değiştiremediğimiz, 
Doğuştan bize bahşedilen özelliklerimiz var. 
Artılarımız ve eksilerimiz bizim elimizde; 
Ancak! 
Ceremesini neden ben çekiyorum; 
Yanına yakışmıyorsam? 
Gözlerim istediğin gibi bakmıyor mu? 
Sözlerim mi sana göre değil; 
Yüreğim mi yoksa? 
Suç benim madem, assınlar o halde; 
Tenim tenine uymuyorsa... 

Bilmiyorum; 
Kaç proton fazlan var benden? 
Ya da kaç elektron fazlam var ki;
Seni benden iten? 
Ama ben sensizken; 
Bir atom yeri inliyor adeta, 
Çığlıklarım yürekten... 
İçimde koskocaman minik mesafeler; 
Parçalanmak üzereyken ben; 
Tüm moleküllerim isyankar; 
Patladı patlayacak senin için ve; 
Aramızdaki koskoca minik mesafede; 
Her şey sen olacak bana inat; 
Yine…

Aldırma 
Ağır darbe almış bir yürek hali 
Ve dağılmış düşünce depremlerim 
Fazlasıyla saçma olabilir; 
Muhakkak...

Mantığını zorlama! 
Zaten beni anlasan; 
Molekül düzeyinde parçalanmazdım!
Demiştim ki; 
Bir çift mavinin esaretidir bu! 
Söylenecek başka bir şey yok! 
Okyanus gibi; 
Baktıkça boğuyor gözleri beni... 
İşte aynen öyle...

Abartılı bir imkansızlık halidir; 
Bu aşkın!




no image

Her insanın hayatında keşkeler vardır az da olsa. Pişmanlıklar vardır; ki insan doğası gereği pişmanlıklara gebe bana göre... Hatalar insanın olmazsa olmazıdır. Zira tecrübe, biriken hataların toplamıdır bir anlamda.

Yanlış zamanda yanlış yerde oluyoruz bazen, yanlış insanlar çıkıyor karşımıza, yanlış insanları seçiyor, onlara güveniyoruz bazen. Yol ayrımlarında yanlış yollar seçiyoruz ve bazen olmamamız gereken yollar da yürüyoruz. Boyumuzdan büyük işlere kalkışıyoruz bazen. Hepi topu insanız sonuçta. Bazen zamanın akıp gittiğini unutuyoruz, hatta bazen onu durdurabileceğimize, geri alabileceğimize falan inandırıyoruz kendimizi... Yani saniye başına binlerce hata düşüyor aslında.
...

Gelin görün ki pişmanlıklarıma pişmanlık gözüyle bakamıyorum. Keşkeler dilimin ucunda ama söyleyemiyorum; bir şey engelliyor beni. Saniye başına düşen hata sayımı hesaplayamayacak kadar çok hata yaptım ve yapıyorum. Ama geçmişe döndüğümde pişmanlık duyamama gibi bir sorun var (genel olarak).

Geçmişe göz attığım da yanlış insanlar görüyorum; hatalı kararlarım sonucu hayatıma giren, hayat sınırlarımda geçirdikleri her saniyenin benim için yeni bir hata olduğu insanlar... Anılarım da ve geleceğim de kalıcı ve hatırı sayılı hasar bırakan insanlar. Dönüp bakıyorum onlara; pişman olmuyorum!

Bu çelişkiyi uzun süre çözmeye çalıştım. Bir zaman sonra taşlar yerine oturmaya başladı ama o kadar karmaşıktı ki yalın, anlaşılır bir şekilde nasıl özetlerim bilemiyordum.

Geçmişte yaşadığım o hatalar, hayatımda büyük değişikliklere, büyük kayıplara yol açmışlardı. Ama diğer yandan sütten ağzı yanan misali, biriken hatalarım tecrübeye dönüşmüş, önümü daha iyi görür bir hale gelmiştim. İşte bu yüzden hatalı kararlarım sonucu hayatımı altüst eden, anılarımı kana bulayan o yüzlere pişmanlık gözüyle bakamıyordum. Onların bana kazandırdıkları tecrübeydi sonuçta önümde ki tünele ışık tutan!

Ben zihnimi kemiren bu karmaşayı çözdüm.

Çözdüm ama karmaşık düşünceleri yalın ve anlaşılır bir şekilde nasıl anlatabilirdim ki?

...

İşte tam bunu düşünmeye başlamıştım ki; düşünmeme gerek olmadığını fark ettim. Bunu benden önce birisi zaten yapmıştı...


Bugünkü aklım olsaydı, dün yaptıklarımı yapmazdım!

Ama dün yaptıklarımı yapmasaydım, bugünkü aklım olmazdı!
(Yunus Özyavuz-!-)

İşte bütün mesele...







birmilyonkalem.com üzerinden okumak için tıklayın.




Bir Kitap: Açlık Oyunları

Yine üç kitaptan oluşan bir serinin ilk kitabı; Açlık Oyunları...

Açık konuşmak gerekirse bu kitaba başlamak ümitsiz bir başlangıçtı...

Birinci tekil şahısla yazılan hikayeler bana hep itici geliyordu. Sanırım bu bende ki yıllanmış önyargının sonucuydu. O yüzden kitap seçerken buna dikkat eder çok okumak istediğim kitapları bu sebepten ötürü almaz, okuyamazdım. Ne kadar anormal bir durum olduğunun farkındayım ama söz konusu ben olunca; kime göre anormal sorusunu irdelemek gerekiyor... :)

Neyse...
Kitaba başladıktan sonra 'bu kez olcak, bu kez okuycam' gibi otozorlamalarla itekleye itekleye yüz sayfa kadar okudum. Ama içimden gelmiyordu. Yazdığım can sıkıntısı bültenlerinden birinde de bu kitaptan bahsetmiştim ve şöyle bir ifade kullanmıştım; "Hikaye aklıma survivor'ı getiriyor. Sanki arka sayfadan Acun çıkıp şimdi reklamlar falan diycek..."
Aynen öyle bir durum vardı. Kitaba odaklanamıyordum.

Sonra Dizüstü Edebiyat serisinin iki kitabını aldım. Normalde okuduğum bir kitabı yarıda bırakmayı sevmem, bırakmamaya çalışırım ama baktım durum vahim, daha fazla zorlamamaya karar verdim. Açlık oyunlarını yarıda bırakıp aldığım iki Dizüstü Edebiyat kitabını okumaya başladım. Bu kitaplarla ilgili yorumlarımı bir başka yazıda yapacağım için burada belirtmiyorum ancak olay şu ki; bu kitapların bende tek etkisi birinci tekil şahıslı anlatıma karşı tutumumun biraz yumuşaması oldu. Ve iki kitabı bitir bitirmez Açlık Oyunları'nı tekrar aldım elime. Sonuç bir solukta okudum bitti. Gerçekten güzel bir kitapmış meğer. :)

...
Arka kapaktan;
'Bu kitaba o kadar bağımlı kaldım ki, yemeğe çıktığımda bile kitabı yanımda taşıdım ve masanın altında okumaya devam ettim. Hikayesi beni birçok gece uykusuz bıraktı çünkü bitirdiğimde bile, yatakta bu kitabı düşünmeye devam ettim. Açlık Oyunları kesinlikle büyüleyici.'
—Stephenie Meyer

'Elimden bir türlü bırakamadım… Bağımlısı oldum.'
—Stephen King

Kazanmak ün ve talih, kaybetmek ise kesin ölüm anlamına gelir. Bu oyunun galibinin karnı doyacak, kaybeden ise ölümle tanışacak. Açlık oyunları başlasın!

...
Taşkın Tuna'nın kitaplarını okuyorum şu anda. Onlar biter bitmez serinin ikinci kitabı Ateşi Yakalamak'ı okuyacağım.

Fantastik kitaplar hoşunuza gidiyorsa kesinlikle tavsiyedir. 

Ayrıca Açlık Oyunlar'ı 2012'de beyazperde de! Bekliyoruz...




Bu yazıyı
birmilyonkalem.com ve yazarkafe.com
üzerinden okumak için tıklayın.





Bir Kitap: Uzayın Sırları

Üç kitaptan oluşan bir serinin ilk kitabı: Uzayın Sırları...

Fizikçi bir arkadaşımın (Rasül Demirci) önerisiyle okumaya başladığım kitapta, sürükleyici bir roman okurcasına bir sonraki sayfayı iple çekiyorsunuz. Kitaba başladığınız andan itibaren "Dinsiz bilim kör, bilimsiz din topaldır." gerçeğiyle, Taşkın Tuna'nın muhteşem üslubu eşliğinde iç içe geçmiş bilim gerçeklerinin içine dalıyorsunuz. Uzayı keşfetmiyorsunuz sadece, insanı keşfediyorsunuz... Fizik sarıyor her yanınızı...

Fizik dendiğinde karma karışık, anlamakta güçlük çektiğimiz şeyler gelir gözümüzün önüne. Kitabı okumaya başladığınız da, içeriye nasıl girdiğinizi anlamaksızın bir anda kendinizi fiziğin tam ortasında buluyorsunuz. Taşkın Tuna yalın, anlaşılır ve samimi üslubuyla önceleri karmaşık gelen konuları en anlaşılır haliyle sunuyor okurlara. Fizik, bilim, evren, din ve birçok konunun içine dalıp gidiyorsunuz. Merak o kadar doruğa ulaşıyor ki; bir süre sonra kitabı okumakla yetinmiyor, araştırmaya da başlıyorsunuz.


Kendinizi bir anda evreni keşfederken, atom altı parçacıklarla tanışırken buluyorsunuz.

Bu kitap bir bilim kitabı değil. Bir fizik kitabı da değil. Bir roman ya da dini bir kitap da değil. Ya da bir genel kültür, tarih, araştırma kitabı da değil. Bu kitap hepsinin harmanlanmasıyla ortaya çıkmış bir eserdir. Sadece astronomiye meraklı olanlar değil; insanı tanımak, evreni tanımak isteyen herkesin okuması gereken bir kitap. Kitabı okuyarak kaybedeceğiniz hiç bir şey yok ama kazanacak çok şey var. En kötü(!) ihtimalle genel kültürünüz gelişiyor.

Dünyamızı aydınlatan, eşsiz kaynağımız güneşin ışıkları dünyaya sekiz dakika da ulaşıyor. Gördüğünüz ışık aslında güneşten sekiz dakika önce çıkan ışık!

Ya da sevdiğinizle birlikte bir teras da olduğunuzu düşünün. Geceyi aydınlatan ay ışığı ve yıldızlar... Hafif bir rüzgar... Ne kadar romantik... Bir yıldız seçiyorsunuz beraber, en parlak olanını, ışığını en çok beğendiğinizi. Bilmiyorsunuz ki baktığınız yıldızın ışığı aslında (misalen) dört buçuk yıl önce o yıldızdan çıkıp size o anda ulaşan ışık. Yani baktığınız anda gördüğünüz yıldızın ışığı, o yıldızın dört buçuk yıl öncesini gösteriyor size. O yıldızın baktığınız anda ki ışığını görebilmek için, aynı yıldıza dört buçuk yıl sonra bakmanız gerekecek!

Ya da düşünün. Kız arkadaşınızı arayıp ona, yıldızlardan Seni Seviyorum mesajını gönderdiğinizi söylediniz. Böyle bir şeyin gerçek olma ihtimali olsaydı; o öpücük ona en erken dört buçuk yıl sonra gidecekti. :) Ne kadar ilginç öyle değil mi?

Bir kuasar yıldızını düşünelim. Dünyamıza yaklaşık 10 milyar ışık yılı uzaklıkta. Bugün o yıldıza baktığınızda onun taa 10 milyar ışık yılı önceki ışığını görüyorsunuz! Dünyanın yaklaşık 4,5 milyar yıllık bir yaşı olduğunu da düşünürseniz. Gördüğünüz ışık daha bizim dünyamız bile ortada yokken yıldızdan yayılmaya başlamıştı.

İşte böyle...

Karadelikler... Anlatması bile güç...

Daha bir çok ilgi çeken, bugüne kadar yanlış ya da eksik öğrendiğimiz konu var kitapta.

Sadece uzaya, evrene vs. ilgi duyanlar değil herkesin sıkılmadan okuyabileceği bir kitap bana göre.




Bu yazıyı
birmilyonkalem.com ve yazarkafe.com
üzerinden okumak için tıklayın.




Rolüm Gereği!
Fotoğraf: Erdi Karadeniz

Yaşam nedir? diye sorsalar bana, düşünmeden cevap veririm. Yaşam bir filmdir!

Tüm insanlar oyuncu kadrosunda yer alıyorlar bu filmde. Bu biraz farklı bir film, kabul. Bu filmin senaristi ve yönetmeni sürprizlerle dolu, ve mucizelerle... Seyircileri şaşırtma çabası da yok bu filmde, onların yerine oyuncular şaşırıyor her sahnede. Bir sonraki sahnede rolümüzün ne olduğundan habersiziz çünkü. Kamera her an kayıtta, sahnemiz geldiği an öğreniyoruz rolümüzü; sonra ya aşık oluyoruz, ya nefret ediyoruz; tercihler yapıyoruz... Ya da ölüyoruz mesela rolümüz gereği... Sürpriz.!.. Bu film sürprizlerle dolu gerçekten. Bir sonraki sahnenin bize ne getireceğinden haberimiz yok.

Kimi karakterler kötü, kimileri iyi... Rol gereği... Zaten bu filmde en iyi oyuncular, en iyi yardımcı oyuncular falan seçilmiyor mesela. Kriterleri ve ödülleri sabit bir ödül töreni yapılıyor; iyiler bir tarafa, kötüler bir tarafa... Bu kadar basit!

Bir sonraki sahnede ölme ihtimali yüzde kaç dersin? Sence ne tür kararlar alacağız gelecek sahnede? Hiç önemi yok bence... Çünkü iyi yanı da var bu işin. Bak bana, rolüm gereği sana aşık bir karakteri canlandırıyorum. Bana bahşedilen tüm maharetleri ortaya döküyorum seni en iyi şekilde sevebilmek adına. Performansımı beğeniyor musun?

Keşke diyorum bazen...
Keşke karakterlere, rollere müdahale edebilseydik... O zaman imkansızım olmazdın mesela. Olabildiğince uzak, olabildiğince imkansız bir hikayemiz olmazdı. İki adımdan daha yakınken ve bir ateş gibi korken aşk yüreğimde; seni senden habersiz sevmek zorunda olmazdım... Bakışlarım alev alev seni haykırırken inatla, dudaklarım kenetlenmezdi çaresiz. Ve ben böyle acımazdım içten içe, rolüm gereği...

Aşkı sorgulama. Deneylerle destekleyip ispat edilecek bir teori değil ki aşk! Aşk bir mucizedir. Bazen sorgulamadan inanmak gerekir. İnanç gerekir. Zaten aşk da inancın bir parçası değil mi?

Işıklı bir gülümseyiş yüzündeki; gülüyorsun, aydınlanıyor yüreğim... Gülümseyişlerin bana olsa, mutlu bile olabilirim!

Yaşam nedir? diye sorsalar bana, hiç düşünmeden cevap veririm. Yaşam bir filmdir! Mutlak bir sona giden, siyah beyaz bir dram filmi…


Ve Birazda Şiirimsi...
Fotoğraf: Erdi Karadeniz

Ben şiiri çok severim. Şiir okumayı, seslendirmeyi ve yazmaya çalışmayı...
Bu öyle büyük bir sevgi ki; orta okulda şiir(!)lerimi yazdığım ajandamı hala saklarım. Arada bir açıp okur, Cem Yılmaz gösterisi izliyormuşçasına sandalyeden düşe düşe gülerim. Müthiş şiirlerdir!

Şahsımın bu muhteşem şiirlerinde gizli bir aksiyon saklıdır aslında. Mesela dizeler arasında her an kapınız çalabilir, kapıyı açtığınızda sevgilinizin tabutuyla karşılaşabilirsiniz. (Lütfen bu örneği mantık çerçevesinde düşünmeyiniz. :) )

Tabi zaman geçti. Okuduk, öğrendik, geliştirdik kendimizi. Ve sonuç; hala becerebildiğim söylenemez. Tamam tabut falan ekleyip olayı fantastik boyutlara taşımıyorum ama yine de pek 'şiir' gibi olmuyor sanki. 

Zaten o yüzden yazdığım bu tuhaf şeylere 'şiirimsi' diyorum ben...

Anımsatmak adına; bir kaç şiirimsiyi bir araya topladım. :)

1) Ben Ne Kadar Kötüyüm?
2) Bu Gece Mutluluğumu Sahneliyorum
3) Aşk Her Tarafta
4) Bir Kaybediş Öyküsü
5) Anneler de mi Yalan Söyler?
6) Hüzünsel
7) Benden Uzaklaş/ma


Şimdi şiirimsi falan dedik, bari yazıyı güzel bir şiirle bitireyim de durumu toparlayalım. :)

Bazen Sorun Sende Değil Gerçekten!

Bazen sorun sende değil gerçekten!
Onda da değil...
Bende.

Çünkü yaşamı yönlendirecek bir kumanda yok elimde benim. Ben yönetmiyorum hayatı. Her şey istediğim gibi olmak zorunda değil; olmuyorda zaten.

Bazen, bir ışığa ihtiyaç duymama rağmen yüzüne bakmıyorum mesela. Gözlerimi kaçırıyorum. Kaçıyorum...
Ama inan bana bende sebebini bilmiyorum bunun. Sebepsiz yere araya mesafeler koyuyor olmamın hiç bir mantıklı açıklaması yok. İçimde ki geçimsiz insan çıkıyor ortaya işte.



Onların da suçu yok. Bir dokunan bin ah işitiyor şu günlerde. Çatacak yer arıyorum, çatıyorum. Olur olmadık zamanlar da, beklenmedik davranışlar sergiliyorum mesela. Durup dururken surat asıyorum. Huzursuzum. Huzursuzluğumu bir bakışla karşımdakine gönderiyorum. Sebepsiz hareketler silsilesi bitmiyor hiç. El uzatana sırtımı dönebiliyorum. Adımlarımı hızlandırıyorum bazen. Gittiğim yerin bir önemi yok o anda; uzaklaşmak istiyorum sadece. Hızlanıyorum... Hızlanıyorum... Düşüncesizce...

Bazen sorun kimse de olmuyor kısaca; tek sorunlu ben kalıyorum orta da...
İçimde ki geçimsiz ele geçiriyor ruhumu.
Çatacak yer arıyorum;
Çatıyorum...



bu metin bu şartlar altında ölemem adlı e-kitabımda yer almıştır
Yolun Açık Olsun
Canın yanıyor mu?
Benim gibi… 

Hissediyor musun acıyı;
Ve yalnızlığın berbatlığını?
Saç diplerinden
Yüreğine iner gibi... 

Ağlayabiliyor musun?
Gözyaşlarımın yarısı kadar
Süzülüyor mu yaşlar gözlerinden...

Alamadığım nefeslere inat;
Her nefesi çekebiliyor musun içine? 

Benim olmadığım her fotoğraf karesi;
Üzmüyor mu seni sahiden?
Hayatından kopup giden bir parça gibi;
Görmüyor musun artık beni... 

Şu fani dünyada hayatlarımızı yaşarken;
Beni hiç aramıyor musun şimdi...

Öyleyse
Açık olsun;
Yolun...


no image


Acaba bütün millet bir olup beni çileden çıkartmaya mı çalışıyor? Uzun zamandır dikkat ediyorum; ama yok inatla yapıyorlar sanki... Sanki apartman da sadece biz varmışız gibi gelen geçen neden bizim zile basıp duruyor anlamıyorum. Elektrikçi geliyor bizim zile basıyor, kurye geliyor bizim zile basıyor... Hani bazen bir yakınınızın yanına falan gidersiniz de yanlışlıkla bir başkasının ziline basarsınız ya, işte yanlışlıkla basanlar bile bizim zile basıyor. Bu ne boktan bir tesadüf!

Apartmanın danışmanı gibiyiz. Hani bir iş hanında ya da plaza da girişte danışma olur da, yönlendirir ya aynı öyle...

zrrrrrr...
- Kim O?
- Fatma'ya geldiydik biz...
- 2. zile basın lütfen!*

zrrrrrr...
- Kim O?
- Kemal evde mi?
- 5. zile basın lütfen!

Bazen sırf gıcıklık olsun diye açmıyosun kapıyı. Ama yok inatla basıyorlar zile. Lan git başka zile bas! Apartmandan sorumlu devlet bakanlığımı burası!?

Günde yirmi kez zil çalıyorsa bunun on beş keresi bizim için çalmıyor. Artık bunun altında bir şeyler aramaya ciddi ciddi başladım. Olmaz ki ya, bu kadar da yapılmaz ki... Bir dünya zil var orada, niye inatla bizim zil revaçta?

En son çare zilin üzerinde ki ismi silip büyük harflerle, okunur bir biçimde 'basılık değildir!' yazıcam. Sonuna da ünlem ekliycem; uzun uzadıya sığmayan küfürlerimin yerine...

P.S. 1: lütfen!* = yüksek dozda ağır küfürler topluluğu

P.S. 2: Yazı için görsel ararken gördüm, yalnız değilmişim. Adamlar benimkine benzer bir çareyi zaten bulmuşlarmış :) Bari o görseli koyayım.


Bir Teorim Var

Hep çevremdekileri tanımaya çalışıp durdum. Zaman geçti ve tam tanıdığımı sandığım an da; balon patladı...

Tamam 'Eureka! Eureka!" gibi ünlemler saçmıyorum etrafa ama bir şey buldum. Şöyle ki;

İnsanların karakterini zaman belirliyor olabilir. Çünkü;
"dost = arkadaş = düşman = şerefsiz = bir kaç yüzlü = sevgili = değerli = beş para etmez = bir hiç"
gibi zamana bağlı olarak değişen bir eşitlik söz konusu.

Yani "dost = düşman" bu doğru... Tek değişken zaman...

Örnekle; bir insan düşünelim ve A diyelim, bir insan daha düşünelim ve F diyelim. Bunları C şehrinde buluşturmıycam tabi ki... A kişisinin hayatına F kişisi girer. Sonra A kişisine göre F kişisi arkadaş olur. Sonra çok iyi arkadaş olur. Yetmez değerli olur, bir numara olur, dost olur... Bu esna da zaman hızla akıp gitmektedir. Aradan zaman geçer geçer (bu görecelidir kimi zaman az geçer kimi zaman çok) ve bir bakarsınız ki A kişisine göre F kişisi tekrar sıradan bir arkadaş rütbesine düşmüştür. Sonra bir kaç yüzlü. Sonra beş para etmez, değersiz, düşman... Görüldüğü üzere sadece zaman değişmiştir ve kişiler sabittir ancak karakterler de zaman değişkenine bağlı olarak değişmiştir.

Ya da bir aşka göz atalım ; A kişisi ile B kişisi bir aşka yelken açarlar. B kişisi A ya göre aşktır, sevgilidir... Zaman geçer geçer ilişkileri iyiden iyiye kuvvetlenir. Artık karakterler karı koca moduna dahi girilebilir o derece... Sonra geçen zamana bağlı olarak B kişisi A ya göre yalancı olur, bir kaç yüzlü olur, değersiz, beş para etmez olur. A kişisi B'ye ithafen söylemlerinde hep "yıllarımı boşa harcadın ulen" modundadır artık. Ve nihayetinde A'ya göre B bir hiç olur... Tabi bu durumlar A içinde geçerli; o da bir hiçtir B ye göre... Şunu da belirtelim; zamanın göreceli olduğunu ve kiminde az kiminde çok geçebileceğini söylemiştik. Bundan mütevellit arada zaman uzun geçtiği ve bu nedenle bu son evreye girmeden, o birinci mutlu kısmın devam ettiği durumlar ortaya çıkar. Ölene kadar aşk yaşamış olurlar. Ama şu bilinmelidir ki zaman onlara az daha müsade etseydi er ya da geç bahsi geçen ikinci evreye geçilecekti. Yani mutlu aşk vardır, mutlu son zamanın insafına bağlıdır.  Çünkü her şeyin bir şeyi vardır. Bir sonu...

Bu teori son zamanlarda başıma gelenler ve bunun sonucunda yakın çevremi gözlemem sonucunda ortaya çıktı. Daha dün kardeşim rütbesine atadığım insanın, dün karakterinde ki, davranışlarında ki bozulmaları görünce hüzün dolu bir halde teorimi yazıya dökmeye karar verdim. Malesef öyle... Ben de değil sadece; her insanın yakın çevresinde kişinin arkasından iş çeviren, kuyu kazan, dedikodu yapan ve rütbesinin dost olduğunu gördüğümüz karakterler vardır. Bir de adı Feriha olması gereken çok insan var...

Yazık.
He herkes sorunlu da ben mi iyiyim diye de sordum kendime!
Hayır tabi ki; sorun onlar da değil bende...


no image

Can sıkıntısı çoğu zaman 'yapacak hiç bişey yok abi' narasıyla izah edilse de fark ettim ki yapacak çok şey olması da büyük bir sorun. Bak mesela şu aralar acayip bi can sıkıntısı sendromundan müzdaribim. Önümde bilgisayar; bilgisayar da da o blog senin bu blog benim gezinip duruyorum. Okuyorum. Üstüne facebook, twitter zamazingoları da var... Sonra hemen kolumun altında iki kitap duruyor; P*ç Güveysinden Hallice ve Uzayın Ötesi... Akabinde Fringe dizisini izliyorum bu aralar; o var... Autodesk Maya'ya da sardım fotorealistik mimari çizimler yapmak için yırtınıyorum. İlk denemem bitmek üzere...

Şuraya gelmeye çalışıyorum. Şu aralar bu kadar boş olan vakitlerimi değerlendirebileceğim o kadar aktivite olduğu için boş vakitlerimi gayet boş değerlendiriyorum. Hiç bir şey yapmıyorum. Can sıkıntısı daim kalıyor. Böyle ironinin kafasını yani...

Neyse...

İzmir Dokuz Eylül üniversitesi çıkmıştı ve ben naptım? Gitmedim... Ayın 10-13 arası 2. tercihler alıncakmış. Bu arada başlayanlar bir aydır ders görmekte. Tercihler alındıktan yaklaşık 2-3 hafta sonra sonuçları açıklarlar. Bu arada elemanlar 2 aydır ders görmektedirler. Sonuçlar açıklanır ve üç beş kişi bir yere yerleşir. Kayıt işlemi falan derken yine bir kaç hafta geçer. Sonuç okula kayıt yaptırmanla vizelerden kaldığın gerçeği öğrenmen bir olur. Pehh...

Dizüstü edebiyat mevzu çok hoş bir oluşum. Hoşuna gidiyor insanın. Tabi ben kitapları almakta biraz geciktim. Geçen gün aldım iki kitabı aldım; P*ç Güveysinden Hallice ve 1 Kadın 2 Salak... Diğerlerini de bir an önce okuyup seriyi tamamlamalıyım ki yeni kitaplar çıkar çıkmaz alıp okumaya başlayabileyim. P*ç Güveysinden Hallice bitmek üzere ve bazı bazı 'hahah demek bunu yaşayan bi ben diilmişim' demek çok güzel ya... Beğendim.

Ne zamandır da nargile içmemiştim ben. Şukufeyle gittim bu özleme de bir son verdim. İyi geldi...

Gidiyorum
Yine gelicem...






Eğer Gidersen
Eğer gidersen 
Kahrolacağım! 

Eğer gidersen; 
Bir ateş yanacak yüreğimde 
Bir ateş yanacak bu şehirde 
Terk ettiğin İstanbul’u alevler saracak 
Bir ateş yanacak bastığın her yerde 
Adım attığın 
Gülüşünü bıraktığın 
Her yer yanacak benimle birlikte...

Karşısına geçip saatlerce izlediğin Kız Kulesi’ni 
Avuçlarına alıp okşadığın o mis kokulu çiçekleri 
Bir sevdayı paylaştığımız o çay bahçesini 
Kıyılarına aşk bıraktığın sahilleri 
Senli tüm şiirlerimin kaynağı vapurları 
Simidini paylaştığın o beyaz martıları 
Birlikte geçirdiğimiz bütün zamanları 
Ve geride bırakacağın tüm anıları 
Bir bir yakacaksın gidersen… 

Eğer gidersen 
Aşk, girmeyecek kimsenin yüreğine bir daha
Ve bir daha yeryüzüne
Ne bir Mecnun gelecek 
Ne bir Leyla 
Ne bir sen geleceksin bir daha 
Ne de bir ben… 
Aşkı da yakacaksın gidersen 
Sevdayı da… 

Gideceksin! 
Gittiğin gün birlikte yürüdüğümüz yollarda yürüyeceğim 
Birlikte seyrettiğimiz denizi 
Güzelim Kız Kulesi’ni izleyeceğim son kez 
Sanki yanımda sen varmışsın gibi… 

Sonra infazı kesinleşen yüreğimi alıp 
Bırakacağım kendimi ateşlere 
Tutuksuz düşlerimi emanet edip zamana 
Kahroluşların tutsağında kalacağım…
Sen; 
Gideceksin evet... 
Ben o gün; 
Beyaz bayrağını çoktan çekmiş bir karakteri canlandırıyor olacağım
Ve kendi ellerimle pranga vuracağım yüreğime!
Yüreğim tutuklu 
Yüreğim suçlu 
Yüreğim seni sevdiği için böylesine 
Ve çaresiz bağlandığı için senin gibisine 
Cezası kahrolmak, ömür boyu…



Oysa Hedefleri Olmalı İnsanın!
Derler ki...
İnsanın hedefleri olmalıymış. İleride, nerede olmak istiyorsa, hangi işi yapmak istiyorsa, nerede ne okumak istiyorsa mesela... Önceden hedeflemeliymiş...

Çok duydum. Falancı üniversitenin resmini duvarına asıp, hedefine inanıp, o üniversiteyi kazananları...
Hedefleri olan insanlara karşı büyük bir saygım var. Hep imrendim onlara...
Çünkü hedeflerine ulaşmaktan çok daha önemli bir şey var; bir hedefe sahip olmak!
Bu çok önemli bir şey... Çünkü hedef inancın bir kolu gibidir bana göre. Geleceğe dair düşündüklerimizin hedef olabilmesi için önce inanmak gerekiyor. Yoksa hiç inanmadan, hiç ihtimali olmadan 'abi ben doktor olcam yaa' demenin bir anlamı yok...

Benim hiç hedefim olmadı.

Önceleri hep hedefleri olan biri gibi davranmaya çalıştım. Rol yaptım. İleri yönelik planlarım sorulduğunda on yıl sonra nerede, ne yapıyor olacağımdan emin mişim gibi, tereddütsüz yanıtladım. Belli başlı hedefleri, ve bu hedeflere yetecek kadar inancı olan biri gibi...

Kendime hedefler belirlemeye çalıştım. Denedim. Ama değişken ruh halimin en kötü yanı olsa gerek; inandığım, sabit bir hedefim hiç olmadı. Her zaman yapmak istediğim bir çok şey oldu, bir çok yerde olmak istedim. Sabitlenemedim...

Belki bu yüzden on yıl sonra iki üniversite bitirmiş, boş vakitlerini fotoğraf çekerek değerlendiren, her fırsatta her duyguyu kaleme alan bir seyyar simit satıcısı olabilirim. :)

Bunun farkına vardığımda. Daha doğrusu bu gerçeği kabul ettiğimde, içim buruldu. Hani 'başından kaynar sular dökülmesi' olayı gibi, tuhaflaştım bir an. Ama garip olan; rahatladım aynı zamanda. İleriye yönelik hedefim sorulduğunda rol yapma gereği duymadan bir hedefim yok dedim mesela; ilk kez...

Bu mevzunun en kötü noktası bu olsa gerek.
Hiç hedefim olmadı. Hiç bir hedefim yok. Ve belki hiç bir hedefim hiç bir zaman olmayacak.
Ama buna alıştım.
Kabullenmiş durumdayım.
Bu berbat bir şey ama aynı zamanda rahatlatıcı...

Hiç bir hedefe bağlı kalmamak gibi bir hedefim var sanırım; istem dışı belirleyip inandığım.

Garip...

Oysa hedefleri olmalı insanın; gerçek... Ve o hedeflere yetecek inancı...



Bu yazıyı
üzerinden okumak için tıklayın





Gülüşünde Sakla Beni!
Gülüşünde sakla beni!
Tüm bağlantım kesilsin karanlıkla
Anne şefkati gibi;
Sarsın benliğimi kokun...
Ben çok da güçlü değilim ki;
Nasıl baş ederim yaşamakla?
Kaderi değiştiremiyorum
Zamanı durduramıyorum
Depremler var zihnimde
Karşı koyamıyorum
Yüreğim savaş yeri
Üstüme çöken karanlık
Ve yitirdiğim umutlarımın sonucu bir mutsuzluk!
Teslim olduğum…

Ne olur...
Yanımda ol yeter!
O zaman biter bu koca yalnızlık.
Ne olur...
Sırt çevirme bana!
Sakla gülümseyişlerinde beni
Başka da bir şey istemem.

Umutsuzluk çöker omuzlarıma;
Zamanla…
Kabullenişler başlar kaybedişleri
Düşlerim çığlık çığlığa son bulabilir
Ve hayat!
Hayat beni de yorabilir sonunda...

Şakaklarımı sıkar mutsuzluk
Çöldeki serap gibidir mutluluk;
Ona koşmaktan yorulurum.

Güç vermez olur hayallerim
Sonra…
Onlar da görünmez olur.

Sonsuz sanırken aydınlığı
Bir gün
Bir anda
Karanlığa boğulabilirim.
Ne olur...
Yanımda ol yeter!
O zaman biter bu karanlık.
Sırt çevirme bana!
Sakla gülümseyişlerinde beni
Başka da bir şey istemem.

Kimse bakmasın sana
Ve bakışların dokunmasın benden başkasına
Görmesinler onlar;
Bir beni sarsın gülüşün
Seni düşünmelerinden bile kıskanabilirim
Ve evet!
O kadar da bencil olabilirim;
Senin için...

Gülüşünde sakla beni!
Sadece...


Her şey iyi gidiyorsa, mutlaka bir terslik vardır!
Astroloji önemli bir şey. Ciddi bir saygıyı hak ediyor. Önceleri hiç inanmazdım ama şimdi en azından bir göz gezdiriyorum ne diyor diye... Tamam bazı siteleri tenzih ediyorum. Onlar ayrı bir vaka. Belli cümleler var her gün onları yazıyorlar.
Mesela:

"Karşınıza biri çıkacak ama o da en az sizin kadar otoriter biri. Mutlu olmak için fedakar olmalısınız"

"Para durumunuz gayet iyi. Yatırımlarınızı iyi yapın"

"..."

Hayır, karşınıza biri çıkacak falan derken siz hala yalnızlığınızla başbaşasınızdır. Ya da para durumunuz gayet iyi derken en çulsuz dönemlerinizdir belki de ama mesele bu değil. Mesele bunlar gibi sabit bir kaç cümle var. Haftanın farklı günlerine yaymışlar. Her pazartesi biri, Her perşembe diğeri... Enteresan gerçekten...

Günlük burçlara inanmamak ama takip edilecekse de adam akıllı yerlerden takip etmek gerekmekte bence...

---

Astrolojiye göre Kova burcu Boğa burcuyla hayatta anlaşamazmış. İşte benim astrolojiye olan saygım buradan kaynaklanıyor. Öyle bir ironi ki bu; çevrem boğa kadınlarıyla dolu. Bknz: Annem, kardeşim... Ve anlaşmak çok problemli olabiliyor.

İlk kez lise üçte bunun farkına vardığım zaman astrolojiyle alay ettiğim için utanmış ve saygı göstermeye başlamıştım. Bir öğretmenim vardı. 2-3 yıl boyunca hafta da en çok onunla ders işlediğimiz için ve aynı zaman da sınıf öğretmenliğimizi yaptığı için kendisinin yeri ayrıydı bizim için. Severdik, sayardık, değer verirdik. Hep önemliydi. Hala da öyle... Eğitim hayatım boyunca tanıdığım onlarca eğitimci arasında belki de en önemlisiydi. Ama gelin görün ki hep bir uyuşmazlık söz konusuydu. Her an yanlış anlaşılabilme ihtimali...

Boğa burcu arkadaşlarımla da öyle... Frekanslarımız hiç denk düşmez birbirimizle.

Annem ve kardeşim de var boğa burcu.

Boğa burcu aşk tecrübemde var...

Sonuç olarak astroloji önemli bir olay. Cidden. Sen ki kova burcusun, anlaşamazsın boğayla derken bir bildiği var adamların. Bizim 'anlaşma' anlayışımız farklı bir kere..."Her an yanlış anlaşılma sendromu" diye bir hastalık duydunuz mu? Ben bunu 20,5 yıldır yaşıyorum işte... Teşhisimi de kendim koydum.

Şimdi şunu belirtmeliyim esasen yazının sonunda anlatmak istediğim şeyle bunların bir alakası yok. Yani boğa burçlarına bir gıcıklığım yok benim. Evet farklı tellerden çalıyor olabiliriz ama çevrem boğa burcu kaynarken (üstelik en yakınlarım) gıcık kapamam herhalde...

Kova burcunun anlaşamadığı başka burçlar da var ama çevremde boğalar kadar sık değiller o yüzden boğa örneklerini verdim.

Esas mesele şu ki; ben ulen madem öyle, bundan sonra yeni tanıştığım kişilerin ilk önce burçlarını öğrenicem ve ona göre davranıcam demiştim. Bunu yaptım. Yeni tanıdığım kişilerde ilk öğrenmek istediğim nokta hep burcu olmaya başladı. Mesela ilgi duyduğum bir hanım kızımıza sorduğum soru hep 'burcun ne?' oluyor artık...  Ve işin kötüsü hep aldığım cevap o anlaşamadığım burçlar oluyor...

---

İşte esas meseleye geldik.
Hayat hiç adil değil.
Geçen gün tesadüfen "Murphy Yasaları'na" rastladım.
Bazıları oldukça doğruydu!
Mesela bir kızdan hoşlanırsın, onunla çok iyi anlaşmaya başlarsın. Ama boğa burcudur. Ya da oğlak... Yada astrolojinin aramızda iyi bir aşk ilişkisi olamayacağını söylediği bir başka burç.
Kahretsin!

Murphy der ki:
"Ayakkabı ayağına tam olduysa; o ayakkabı çirkindir!"
ya da
"Her şey iyi gidiyorsa, mutlaka bir terslik vardır!"
ya da
"Bir şeyin olma olasılığı, isteme olasılığı ile ters orantılıdır!"

---



Sonuç olarak ne alaka? diyor olabilirsiniz.
Konu bütünlüğü olmayan bu yazıyı sorgulamayın. Başı başka oynuyor, sonu başka demeyin. Yazasım vardı yazdım. Başıboş Saçmalıklar köşesini bu yüzden açtım herhalde...

Arada bir saçmalamak lazım...

Anektod: 
Bir insanla herhangi bir ilişki kurmadan önce Rezzan Kiraz'a danışmamız gerektiğini artık biliyoruz.

Murphy Yasaları ve Eklemeli Versiyonu



Can Sıkıntısı Bülteni - 3

Uzun zamandır yeni yazılar ekleyemiyorum buraya. Yazdıklarımı eklemeden önce şöyle bir özet geçeyim istedim. Neler yapıyorum bu aralar:

Önlisans bitti. Mezun olmadan mezuniyet törenine katılıp mezun olamamak berbat olurdu herhalde. :)
Mezun oldum. Şimdi bunu lisansa tamamlamak var. DGS sonucunda öseyeme bana İzmir Dokuz Eylül'ü layık gördü. Ama kayıt yaptırmadım. N'olacak peki? Bilmiyorum; ikinci tercihleri yaparım olursa, olmazsa da AÖF...

Bu aralar şu iş bulma sitelerinden çıkmıyorum. Üç farklı iş bulma sitesinden sürekli başvurularda bulunuyor, bununla da kalmayıp her gördüğüm şirkete CV atıyorum. Ve iş bulamıyorum. Her şey yolunda yani! :)

Gittiğim bir iş görüşmesi berbat geçti. İkinci görüşmeye çağırdılar. İkinci görüşme de aday sayısı beşe düşmüştü ve mükemmel geçti. Ama üçüncü kez aramadılar. Bu nasıl bir ironidir anlamadım. Sanırım artık iş görüşmelerimin kötü geçmesi için çaba harcamalıyım!

Şu anda iki kitabı aynı anda okuyorum. Saçma ama öyle... Açlık Oyunlarına başladıktan sonra epey ara vermiştim. Bir yandan onu bitirmeye çalışırken, diğer yandan Cengiz Aytmatov'un Gün Olur Asra Bedel' ini okumaya başladım. Film izlemeye de devam. Bir de dizi izlemeye başladım. Şu an Spartacus ve Fringe'i izliyorum mesela....

Bir de; sanırım asosyalliğin dibine vurdum...

Hepsi bu
Daha ne olsun?
Şu şarkı olsun: Fizy.Com

Son olarak şunu da izlemekte yarar var!






Eyvah Mim | 7 - 8

Bu aralar buralara uğrayamıyorum fazla. İkinci mim de gelince bekletmeden ikisinde yapıyım istedim. Sevgili Polly'den çift mim aldım, yazıyorum şimdi.

Birinci Mim: Ölmeden önce yapacaklarım / yapmak istedikleim nelerdir?

- Bir Canon almak ve çok farklı fotoğraflar çekmeyi başarmak istiyorum. Evet istiyorum bunu...

- İzmir'de yaşamak istiyorum.

- Bir kitap yazmak istiyorum.

- Venedik'i görmek istiyorum.

İnsan bir çok şey istiyor aslında ama ilk aklıma gelenler bunlar :)

---

Görseli Polly'den (ç)aldım.

İkinci Mim: Blogger Dedikodusu

İlk düzenli okuduğunuz blog ve hissettikleriniz: Yazmaya başlamadan önce sadece okurdum. Çok okurdum. Ama ilk hangi blogu okudum hatırlamıyorum. Ama yeni dönemde yazmaya başladıktan sonra ilk olarak Aslısın, Limbolin, Mia ve Takıntılı Ergen'i okumaya başladım düzenli olarak. Takıntı Ergen iyi kızdı sonradan kapattı blogunu :P :)

Sanal alemden tanışıp görüştüğünüz bloggerlar: Yok henüz...

Blog dünyasına adım attığınızda,gökyüzündeki yıldız kadar parlak gelen,asla onun gibi olamam diye düşündüğünüz Blogger'lar: Aaa sanırım takip ettiğim tüm bloggerlar :)

Kendinize yakın bulduğunuz bloggerlar: Bengü; Limbolin, Kırmızı Başlıklı Pollyanna, Aslı

Moda blogları arasında en sevdiğiniz blog: Modafobik keyifli bir blogosfer :)

Yazılarını okurken keyiflendiğiniz bloggerler: Genel de keyif aldığım bloggerları takip ediyorum zaten ama Kırmızı Başlıklı Pollyanna, Aslı, Lütfücüğüm, Modafobik, Mia, Missbone, Bengü, Limbolin gibi isimler verebilirim. :)

Sürekli sayfasını açtığınız,okuyup yorum bırakmadan çıktığınız Blogger'lar: Cips Yiyemeyen Kız, Lazanya, Mel Jones, Silva Demirci, Fil Uçuşu, Dürr-i Yekta, Mrv. Natural, Lütfücüğüm, Defansif Matmazel, Aslısın, İnanırsakolurbence

'Blogger' dediğiniz an aklınıza ilk gelen isimleri yazıyoruz ,burda link vermiyoruz,aklınıza gelenleri patır patır yazıyoruz sadece. Bakalım kimler aklımıza yer etmiş ve nicklerini ezberlemişiz. Kopya çekenin ... neyse kopya çekmezsiniz siz nasıl olsa hayatımızda ki en samimi yer burası öyle değil mi?: inanırsakolurbence, bengü, limbolin, mia, lazanya, Kırmızı Başlıklı Pollyanna, cips yiyemeyen kız


Bu kadar...
Bu iki mim için mimlediklerim: Bengü, Aslı, Limbolin, Mia, Mrv. Natural



Biraz Film İzledim | 4
Biraz Film İzledim | 4
Seçki


Karayip korsanları serisinin en son filmini izledim. Johnny Depp bir çok filmini izleyen beğenen bir izleyiciyim. Bu adam gerçekten kaliteli bir oyuncu. Ama bir başka sevdiğim isim olan Penolope Cruz da dahil olunca projeye izlemek ayrı bir keyif oldu. Bazı sinema sitelerinde senaryonun serinin diğer filmlerine nazaran yetersiz kaldığını okumuştum. Tartışılır tabi ama ben keyif aldım. Bu filmde gayet güzel bir filmdi. Ama Orlondo Bloom' u aradım filmi izlerken.

Bir de o deniz kızı çok tatlıydı ya :)


Aksiyon filmi sevenlerin, arabalarla, yarışlarla ilgili filmleri sevenlerin vazgeçilmezidir herhalde. Diğerleri gibi sürükleyici bir yapım olmuş. Ama sanki bu en iyisiydi. Kadro da güzel: Vin Diesel, Eva Mendes, Dwayne Johnson, Paul Walker...


Fazla söze gerek yok. Önce ki yazı da söz etmiştim; Matt Damon filmleri güzeldir, severim. Hele The Bourne serisinin üçüncü filmi süperdir demiştim. Onu dedikten sonra tekrar izlemeden edemedim filmi. Yine izledim. Aksiyon filmi sevenler için tavsiye olabilir. Çok sürükleyici bir film.


Animasyon filmleri güzeldir. Bu da fena değildi. Müzikal film sevenler için keyifli bir film. Müzikler, karakterler falan... Ama müzikal türlerden hoşlanmıyorsanız zaman kaybı olabilir sizin için.


Bir başka favorim Natalie Portman!
Ama bu filmden çokta etkilenmedim. Bazı sahneleri güzeldi o kadar. Oyunculukları da beğendim. Ama duyumlarıma göre kitabı daha sürükleyiciymiş...

Bu seferlik bu kadar...
Bir sonraki listede görüşmek üzere...

Önceki liste için tıklayın...



Bumerang - Yazarkafe